Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Eylül '16

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
71
 

Aydınlar ve Atlar

Onurlu,  herhangi bir gruba dahil olmayan bir vatandaş ülkesi ve vatanı hakkında ne düşünebilir? Öncelikle aklı olan her insanın belli bir yaş ve tecrübeden sonra kendi aklıyla da kararlar verebilmesi lazım. Aydın iddiasında olan insanda ise çok daha fazla özellikler olması gerekir.

Aydın insan; süslü sözlerin arkasına sığınarak anlaşılmama sorunu yaşayan, anlaşılmayan sözcükleri kullanan insan olamaz. Aynı zamanda emperyalizmin uşaklığını yaparak kendini ocu, bucu gibi sıfatlar arkasına da saklanma gereği duymaz. Hayatın yalın gerçeklerini ıskalamaz, doğa yasalarına da yabancı olmaz, fizik, kimya ve matematik kurallarına da aşina olur. Kurallara aşina olması sözlerinin doğruluğunun kanıtlanabilir olmasına da özen gösterir. Bence Allah’a da inanır. İnanmasa da olabilir ancak, bu durumda ölümlü olduğunun gerçekten de bilincinde olması gerekir. Bu durumda bu dünyada bırakacağı şeylerden çok bu dünyaya hediye etmeye çalışacağı şeylere odaklanabilir. Değerlilerini değersizlerle takas etmez. Başkalarının kazandıkları ile doymayacak kadar da onurlu olabileceğini düşünüyorum. Bedenini şişirmektense ruhunu şişirmesi gerekir. Bu yüzden obez olma lüksü de yoktur. Düşünen insan ciddi enerji tüketen insan olacağından bedeni yağlı da olamaz. Neticede fazla kilolu olması belki de daha insancıl olmasına nedendir ancak, beden disiplini olmayanın, ruhsal disiplininin olması beklenmemelidir. Bilim adamı ise öldüreni değil, yaşatanı seçer. Doğa yasalarını çiğnemez. İnsanı, insana veya kulu kula köle edebilecek bir sistemi de savunmaması gerekir. Tüm insanların en azından bebekken eşit olduğunu savunur. Bense; birçok insanın seçimlerinin kendi seçimleri olduğunu zannetmiyorum. Bu dünyanın birçok ülkesinde aynen geçerli. Bilgi ve öğrenme araştırma arzusuyla dolu olması da şarttır. Ama gerçek dünyada bunların birçoğunun gerçekleşmesinin hayalden de öte şey olduğunu anlamamız lazım sanırım.

İnsanlar bazen nasıl bir ruh haliyle başkalarının emekleriyle krallıklar ilan edebildiklerine şaşırmamak mümkün değil. Ama bunu becerebilenler çok nadir insanlar olmuşlardır. Bir at çiftliği düşünün; at çiftliğindeki atların etrafını çevreleyen hektarlarca uçsuz bucaksız yeşilliklerle dolu bir alana kurulmuş bir çiftlik. Bu çiftlikteki atları kurtlardan ve yırtıcılardan koruyan devasa çitler bir gün fırtınada yıkılıyor ve atlar çiftliklerden ayrılırlar. Bir kısmını kurt kapar, bir kısmını da farklı farklı insanlar yakalar. Farklı insanlarca yakalanan atlar farklı derebeylerine veya devletlere satılıyorlar. Aniden derebeyleri arasında bir savaş çıkıyor. Derebeyleri adamlarına derhal atları hazırlamalarını emrediyor. Atlar savaş vaziyeti alıyorlar. Üstlerinde şövalyeler. Bir zamanlar aynı çiftlikte otlayan, çitler yıkıldığından beri atlar uzun zamandır ilk defa birbirleriyle karşılaştılar. Süvariler birbirlerinin üzerlerine atları sürdüler, atlar savaşın doğal tarafı oldular. Onlar artık at değil, savaş makinesiydi. Atlar kendi seçimleri olmadığı savaşın kurbanı oldular. Birçoğu öldü, bir kısmı yaralandı ayağa kalkamadı, onları da savaşçılar öldürdüler. Kural olarak yaralı atı vururlardı çünkü. Kim bilir o zamanın atları günümüzün insanlarıydı. Ne dersiniz?

Okuma günümüzde ayrı bir anlam ifade ediyor. Kanaatimce ezberletilmiş metinleri sebep sonuç ilişkisini anlamaksızın basitçe çıkar ilişkisiyle değerlendiren sonra da bunu görüş diye sunan insanlarız belki de. Hayatı bu anlamda ahlaksız tekliflerle, anlamlandırmaya çalışan insanlardan derinlik beklenemez. Bu yüzeysel iknadan başka bir şey olmasa da birçok insan yüzeysel ikna ve çıkarı görüş olarak sunmuyor mu? İşte o zaman ben bitiyorum, bayılıyorum bu tip insanlara. İnsanlar basittir. Bir lağım kokusuna rastladığında kendinden aynı koku hiç çıkmıyormuş gibi tiksinen insanların birçoğunun söz konusu lağımdan daha kötü kokular çıkarabildiğinden kimsenin şüphesi olmasın. Bu durumda kişinin aslında asla tuvalete gitmemesi gerekiyor. Ama bu kadar abur cubur yiyenin midesinden ne tür kokular geldiğini, ne tür kokuları dışarı çıkardıklarını sadece kendileri bilir. Çünkü herkes günde birkaç kez bu durumla baş başa kalıyor olmalı. Hatalar da böyle; kendini mükemmel gören insan karşısındakileri daha hatalı, ya da olduğundan kusursuz gördüğünden eminim. Bir kere gün yirmi dört saat; bu yirmi dört saatin en az on saati karşısındakinin yüzünü gören, kendi yüzünü ise sadece birkaç kez gören biri neden kendi hatasını başkasının hatasından daha fazla görsün ki? Buna herkes gibi ben de dâhilimdir…

Öğrenme, anlama ve anlaşılma gerçekte olduğundan zor bir kavram. O kadar medenileştiği iddia edilen bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen bizler, önce taraftar sonra insanız. Bu yüzden bertaraf olmamak için çoğu zaman taraf olurken medeniyeti kılık kıyafete, ezberde tutulabilen kelime ve terim sayısıyla alakalandırabiliyoruz. Bu bir anlamda aynaya bakıp kendi kendimize itiraf ettiğimiz, “bana bir yalan söyle” “beni öv” gibi sahte sözlerle kendi kendimizi şişiriyoruz. Kazananın yanında bulunmakla gurur duyar, kaybeden takım dahi olsa böyle bir takımın taraftarı olmaktan nefret ediyoruz. Altı üstü sporda dahi kazananın yanında mutlu olan biz insanlar güçlünün yanında güçlü hissediyor. Kurbağa gibi şişip, şişirilip patlıyoruz. En güçlünün yanında olacaksan Allah’a inanıyorsun, O’nun yanında ol. Ama olmaz, olamaz. O’na ulaşmanın önünde engel yoktur, ya da bizde akıl yoktur. Aracı tutmayın der, aracı tutarız. Aracılar bir nevi komisyoncudurlar, komisyoncular ise tüccardır, karı severler, senin nereye gittiğinden, ne kazandığından çok kendi kazançlarına odaklanırlar. Ama olsun! Biz rehber edindik bir kere…

Yapabilmeyi, faydalı olmayı, güzelleştirmeyi sağlamayan bir fikir yıkımı temin edebilir. Ezbere yapılan iş veya işler de kişiye kendisinden öncekiler kadar şanslı, kazançlı kılabilir. Çoğu zaman şartlar değiştiğinden başkasına iyi gelen ilaç olan şey, diğerleri için zehir dahi olabilir. Helakına neden olabilir. Olsun…

Yüzeysel öğrenme yoktur. Hiç kaleye giriyormuş gibi olursa hakem gol sayar mı? Asıl her coğrafyaya göre aynı olabilir de görüntüsü farklı olabilir. Görüntüsü farklı olan şey gerçekten farklı mıdır? Farklı görünse de aslı tabiatı aynıdır. Afrika aslanı et yer de Asya aslanı ot mu yer? Renkleri görünüşlerinden farklılık olması onun farklı olduğunu kanıtlamaz.

Bir zamanı, o zamanın şartlarında değerlendirmek olağandır. Ama sürekli aynı pencereden bakanlar, farklı şeyler görmeyi umut edebilirler. Buna rağmen bakmaktan bakmaya büyük farklar vardır. Avrupa’ya giden her Türk aynı şeyi görebilir mi? Neye baktığını bilmeyen taş görür, bina görür, medeniyet görür, tren yolları görür. Biraz daha dikkatli bakan binaları yapan ustaları görür, kim bilir belki de amaçsız yaşayan umutsuz yaşayan evsiz barksız insanlar görür, sokak ortasında alkol komasından ölen ve köpek kadar değer görmeyen insanlar görür. Tarihine bakan Türk, taraflı tarafsız bir sürü bilgi görür. Değerlendirmeyi de illaki dünyada ona verilmiş kalıplara göre yapar. Ama biri size göz verir, kafanızı da bir yöne çevirir de şunları gör derse sadece patronun gör dediğini görür. Gördükleri ve öğrendikleri şeyler kişiye hata yaptırıyorsa zorunlu bakışsa ki belki ayrıntıları şanslıysa farklıysa görebilir. Ölmeden ölüler, ölseler kime ne ölmeseler kime ne?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1882
Toplam yorum
: 298
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 170
Kayıt tarihi
: 15.10.14
 
 

Bugünün doğrusu yarının eğrisi, dost görünenler düşman ve herşey aslında zıddı olabilir. Büyük ih..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster