Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Şubat '08

 
Kategori
Sivil Toplum
Okunma Sayısı
2082
 

Ayşecik, Türbanlı Kezban'a karşı

Ayşecik, Türbanlı Kezban'a karşı
 

Eski Türk filmlerinin en beğendiğim ve seyretmekten keyif aldığım hikâyelerinden birisi, kentli bir ailenin yanına, köydeki uzak bir akrabalarının kızının gelmesi ile başlayan, evin ya da mahallenin modern kızları ile köylü kız arasında yaşanan çekişme anlatısıdır. Buna benzer senaryosu olan en az 4-5 filmi kolaylıkla hatırlayabiliyorum.

Kentli kızın köylü kızını aşağılayan, onu modernlikten nasibini almayan bir zavallı olarak gören ve bu sebeple aynı haklara sahip olmasını kabullenemeyen tavrı, eminim hepimizde nefret duygusu uyandırmıştır. Bu sebeple köylü kızın bu aşağılanma karşısındaki azminden, hırsından ve kendini kabul ettirmeye yönelik çabasından keyif alır, kazandığı her başarıdan gururlanırdık.

Kentli kızların, köylü kıza layık gördüklerini eminim hatırlarsınız. Evin normal bölümlerinde konaklamasına izin verilmez, müştemilat ya da çatı katı gibi kendisini besleme hissetmesini sağlayacak konumlarda yer açılırdı ona. Evin içinde olduğu gibi dışında da modern kızların sahip olduğu hiçbir hakka sahip olamazdı. Diğer ortalama kentli birey ve gruplarla sohbet, eğlence ortamlarına sokulmamaya gayret edilir, ancak mahallenin dilenci, fakir ya da sokak çocukları ile diyalog kurmasına izin verilirdi. Eh, başlarda köylü kızı da sohbet edecek bir tek onları bulabilirdi kendisine yakın olarak.

Ama modern kızlarla, köylü kızı arasında en fazla dikkat çeken fark ise giyim tarzları olurdu. Kentli kızlar kendilerini en albenili kılacak tarzda giyinirken, köylü kızı geldiği yerde alışkanlık kazandığı giyim tarzında ısrar ederdi. Kendisiyle ilgili en büyük aşağılama gerekçesi de giyim tarzı olurdu zaten.

Her şey bu seviyede gitse belki çok da etkili olmayacak bu senaryo, kentli kızın hoşlandığı erkeğin köylü kızından etkilendiğini belli ettiği andan itibaren farklılaşmaya başlar. Kentli kızında, o ana kadar burnundan kıl aldırmayan, üstün olma hali tarumar olur, aşağıladığı kişi tarafından alaşağı edilmiş olmanın gurur kırıcılığını yaşamaya başlar. İşte filmimizi de heyecanlandıran şey de, kırılan gururda üreyen nefretin, kıskançlığın ve gözün kararma halinin sergilenmeye başlamasıdır.

Günümüzde laiklerle başörtülülerin mücadelesinin en heyecanlı anlarındayız ve bulunduğumuz nokta az önceki senaryodan çok da farklı değil. Laikler, modern olmayı beceremeyen başörtülülerin toplumun ortak noktalarında yer almasına karşılar. Bu süreç, onları aşağılayarak başlarken, kendilerini de bu geri kalmışlar karşısında fazlası ile üstün görüyorlardı. Ancak gün geçtikçe ve köylü kızı kent yaşamının içinde var olma talebi arttıkça süreç kızışmaya başladı ve laiklerimizin sevgilisi olan iktidar makamı, köylü kızına kalbini kaptırınca kızılca kıyamet koptu.

Biliyorum, bu yazıyı okuyan ve fazlası ile laikçi olan birisi bu benzetmeye fazlası ile karşı çıkacaktır. Eh, insanların kendilerini filmlerin kötü karakterlerine benzeştirmeleri oldukça zor kabul edilir bir şey. Olayın bu kadar karikatürize edilemeyeceği söylenecektir. Ama inanır mısınız, siz karşı olma gerekçelerinizi ne kadar derinleştirirseniz derinleştirin, ne kadar politik söylem oluşturursanız oluşturun, olayın sosyolojik gerçeği bu kadar basit. Size benzemeyen ve beğeninizi kazanmayanın sizinle eşit pozisyonda olmasına duyduğunuz öfkeden başka bir şey değil bu. Hele ki, ortalıkta modernlik gibi kendinize biçtiğiniz kutsal bir kimlik varsa, (modern olan) efendi ile – (modern olma yeteneği olmayan) köle arasındaki ilişkiye de benzetebilirsiniz süreci.

Aslında bu durum modernliği bu ülkeye gerçek anlamda gelmemesinden kaynaklanıyor. Çünkü modern dediğimiz zihniyet eğer bu ülkeye uğramış olsa idi, bu zihniyet, ülke kurulduğunda köylü nüfusunun toplumun %90’ına tekabül ettiğini, 1950’de %66’sına, 1980’de %50’sine, bugün ise %30’una kadar gerilediğini, yani bu gün kentte yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunun, yakın bir zamana kadar köyde yaşadığını tespit edecek ve köylünün gelirken kendi kültürünü de kente taşıdığını anlayacaktı. Ve bu tespit üzerinden, bu nüfusun kente nasıl intibak edeceğinin hesabını yapması ve toplumdaki entegrasyonu sağlayacak adımları atması gerekirdi. Üstüne üstlük, eğer sistem otoriter değilse ve sosyoloji biliminin gerçeklerine inanan bir yönetici sınıf varsa, ulaşılacak olan noktanın tüm köylülerin bir günde dönüşüm yaşayamayacağını ve standart, tek tip bir kentliye dönüşmesinin mümkün olmayacağını bilecek, beraberinde kentlinin de bu dönüşümden kendisine bir pay düşeceğini anlamasını sağlayacaktı.

Oysa bizim ülkemizde, en uç örnekleri, Cumhuriyetin ilk yılarında Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın Kızılay Meydanına şalvarlı ve kasketlileri meydana sokmaması ile İstanbul Plajlarına sıradan insanların gelmesini sorun eden İstanbul basınının “Halk plaja geldi, vatandaş açıkta kaldı” manşeti atması olan, laik kentli – dindar köylü çatışması her zaman mevcuttu. Bu çatışmanın bugün, artık izi yavaş yavaş kalkan köylülük kimliğinden sıyrılıp, muhafazakar kimliğini fark eden toplumun türbanı üzerinden devam ettiğini söylemek mümkün.

Bu tavırla da bizim kendisini modern zanneden laikçi kentlilerimiz, şehrin kenar mahallelerine mahkûm ettiği ve günümüze kadar herhangi bir derdine çare olmadığı toplum kesiminden, kendi kurguladığı modernliğin karşıtını var etmeyi başardı.

Ama esas sorunumuz bence şu; ortalıkta modern olan kimse yok. Giydiği giysiler ve günlük yaşamdaki bazı basit tercihleri ile modern olduğunu zanneden ama demokrasi, özgürlük ve eşitlik konularında taraf olmayı başaramayan laikçi bir toplum kesimimiz var.

Ekonomik temelden beslenmeyen bu çarpık modernleşmenin sahiplerinin bugün yapabildikleri tek şey ise, devlet yönetimine sahip olmak isteyen otoriter güç dengelerinden birisinin yanında olmayı tercih etmekten başka bir şey olmuyor işte.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Maşallah sol tandanslı şeriat özlemi kokan yazınız gerçekten ilginçti. Zaten bu memleketi çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkarmak isteyenlerle arabistan modeli ılımlı islam (nasıl ılımlı olacaksa) cumhuriyetine dönüştürmek isteyenlerin mücadelesi yıllardır sürüyor. Tam bağımsızlık, demokrasi diye mücadele edenlerle bu gün amerikancı dün ingilizcilerin mücadelesi yeni değil. Ancak hem muhafazakarlığı beğenmem deyip her yazısında muhafazakar düşünceleri savunmakta ayrı bir çelişki gibime geliyor. saygılarımla...

kartal0634 
 28.02.2008 20:34
Cevap :
Sevgili Kartal, bu ülkeyle ilgili sosyolojik temelli bir yazı yazma çabasını, hemen şeriat özlemcisi bir çaba olarak değerlendirmen gerçekten ilginç. Bu tavır aslında bizim devletimizin otoriter tavrının basit bir yansıması. Azizi Nesin'in hikayelerinden komünizm propagandası üretmek, "ş" harfinde orak çekiç aramak gibi birşey olsa gerek bu da. Bu ülkenin sosyolojik anlamda kendisine ait gerçekleri var ve bizim "modernizm"imiz nedense bu sosyolojik gerçekleri yok saymayı adet edinmiş. Birisi çıkıpta, "bu iş yok saymakla değil, gerçeği görüp ona uygun çözümler üretmekle olur" demesi karşısında hemen Kürtçü, Komünist ya da Şeriatçı oluyor. Benim payıma da sol tandanslı şeriat özlemcisi olmak düştü. Ertuğrul Günay'ın örgüt lideri, "kendimi hep sola yakın hissettim" diyen "Ahmet Hakan'ın basın sözcüsü olduğu yeni bir örgüt bile teşekkül edebilirsiniz artık, bana da militanlık mı düşer, sempatizanlık mı bilemem:-)) Bir şeyin var olduğunu söylemek, onun doğruluğunu kabul etmek değildir, sygl  29.02.2008 9:04
 

Bir kadın olarak muhafazakarlık adı altında hemcinslerime dayatılan toplum dışına itilme çabasından hiç hazzetmiyorum. Başörtüsü veya türban toplumsal anlamda kadını dışarı iten herşeyin somutlaştırılmasıdır. İslamda bir kadının erkeklerin bulunduğu bir ortamda bırakın okuması, sesinin bile duyurması günahtır. Bu çelişkiye ne isim takılırsa takılsın (özgürlük, inancını yaşamak vb), geleceği son nokta şeriattır. Kadını, haremlik selamlık ortamlara, eve kapatmaktır. İnsanlarımız, haklısınız 'muhafazakar' dı. Böyle bir toplumduk...Ama bu övünülecek birşey değil.Türban üzerinden yapılan siyasal çabalarsa bu durumu düzeltmek adına en ufak bir gelişmeye kapı açmaz. Gelişmemiş aynen kalacaktır, gelişene de köstek olacaktır. Türkiye cumhuriyetinin temel ilkesi, 'muhafazakarlığı gözümüz gibi koruyalım' değildir. Bir de, korku, bilinmez karşısında acizliktir. Endişe duymak başkadır, mantıklı bir altyapı gerektirir. Ben endişe duyuyorum:). Sevgilerimle.

Zülal Ayçam 
 28.02.2008 11:30
Cevap :
Sayın Zülal Ayçam, muhafazakarlığın tercih edilmemesi gereken bir siyasi akım olduğuna katılıyorum. Ancak bu onu yok saymamız anlamına gelmemeli. Muhafazakarlık, eğer demokrat bir nitelik kazanırsa çağdaş bir siyasi akıma dönüşebilir. Avrupa'da bunun örnekleri vardır (Hristiyan Demokrat Part vs.) Türbanın işlevinin bugün için ülkede gittikçe bahsettiğiniz noktanın tersine işlediğini düşünüyorum. Kadını erkeklerden uzaklaştıran değil yanyana gelmesini sağlayan bir araç olma vasfı kazanıyor. Bu ülkede 8 milyon kadın okuma yazma bilmiyor çünkü toplumla içiçe geçecek kanallar söz konusu değil. Oysa (ne kadar tercih etmesek de) türban kadının toplum içinde yer edinmesine yol açıyor. Muhafazakar aile kızının bu şekli ile sokağa çıkmasına izin verebiliyor. Sorun elbette bu sürecin siyasallaşmasıdır ancak bunu siyasallaştıran türbanı takandan çok takmasına izin vermeyendir. Yani biziz. Endişe konusunda size katılıyorum, bende endişeliyim ama tersi istikametinde çıkmaz sokak olduğunu görüyorum,  28.02.2008 13:13
 

Çıkış noktan son derece doğru. İyi bir yerden giriş yapıp konuyu enine boyuna güzel tartışmışsın. Tebrik ederim.

Yıldız Nihat 
 27.02.2008 17:07
Cevap :
Sevgili Yıldız Nihat, içinde yaşadığımız sürece o kadar farklı açıdan bakmak mümkün ki, bu sefer de üzerinde fazla durulmayan bir noktadan bakmaya çalıştım. Laikçilerin iktidarı ve toplumsal çoğunluğu kaybetmesi üzerinde yaşadıkları toplumsal bir psikolojik bozulma (histeri) söz konusu. Bu durum tüm siyasal söylemlerden, fikirlerden, idelojilerden farklı birşey. Bu şu ana kadar hor gördüğün kişi tarafından alt edilme halinin verdiği bir ruh bozukluğu. Bu ruh hali sağlıklı düşünmeninde, yeni koşullara göre düşünce oluşturmanın da önüne geçiyor. Üstüne üstlük bilinen ezberlere daha sıkı sıkı sarılmaya, onları bir dogmaya dönüştürmeye neden oluyor. Oysa bu ruh hali sağlıklı bir sol fikriyatın oluşmasının önünde de ciddi bir engel. Takıntılarla sol bir fikir oluşturamazsınız çünkü. Bu durumu açığa çıkarmak, insanların içinde bulundukları hali anlamalarını sağlamak bence oldukça önemli. Sizin yazılarınızda bu çabaya önemli katkılar sınıyor. Katkı için çok teşekkürler, saygı ve sevgilerimle  28.02.2008 9:34
 

Gerçekten olayı böyle bir boyuta indirgemeye çalışanlar var. Zavallıları hırpalayan kötü şımarık zenginler...Böyle bir çabaya katıldığınızı hiç sanmıyorum. Yazınızda üzücü olan başka bir şey var: köylülerimizin kentleşmesi veya modernleşmesi, daha iyi şartlara kavuşması toplumca gururmuz olurdu. Sorun, bir iki rötüşla (başörtüsü modasıyla falan) modernleştiğini sanan, temelde kafa yapısında en ufak bir değişiklik taşımayan insanlarımız...Bu insanlar nasıl böyle oldu??? Temel soru da bu. Sevgilerimle.

Zülal Ayçam 
 27.02.2008 16:58
Cevap :
Sayın Zülal Ayçam, elbette olayı bu derecede karikatürize etmek mümkün değil ama olayın bazen siyasi tercihten kişisel tahammülsüzlüğe indirgenen hallerine gerek günlük yaşamımda gerekse de blog ortamında rastlayabiliyorum. (Bu arada tahammülsüzlük derken elbette özel yaşam içindeki bir tahammülsüzlüğü değil kamusal olarak tarif edilen ama bence kamusal alan olmayan üniversiteyi kastediyorum, yoksa örneğin ben de bir türbanlı bayanla evlenmeyi tercih etmem) Bence Laikliğin kendisi değil ama Laikçilerin kendisi iktidarı kaybediyorlar ve (bu ülkede hükümet olmak iktidar olmak anlamına gelmiyor genellikle ama yavaş yavaş hükümet =iktidar gerçekliğine ve doğruluğuna yaklaşıyoruz gibi) telaşın esas gerekçesi bu. Bence insanlar nasıl böyle oldu sorusunun basit bir cevabı var; insanlar zaten böyleydi yanlızca toplum yaşamında bu kadar etkin değillerdi. Bizler kendi gerçekliğimizle yeni yeni tanışıyoruz. Ancak korkduğumuz gibi şeriat talep eden değil sadece muhafazakar bir toplumumuz var. Sygl  28.02.2008 9:03
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1741
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster