Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Nisan '09

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
2675
 

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Yazarı: Grigory Petrov

G. Petrov, Yamburg’ta doğdu. Çocukluğundan itibaren, insanların daha iyi bir dini hayat yaşamaları için ne yapabileceğini düşündü. Dini ilimlere ilgisi nedeniyle papaz oldu. İlk eseri “İncil Yaşamın Değerindedir”. Bu eseri birçok dile çevrildi. Bu eseri sayesinde dünya çapında bir üne kavuştu. 1907’de papazlıktan ayrıldı. Edebi ve felsefi çalışmalara başladı. Grigory Petrov 19 Haziran 1952’te tedavi için gittiği Paris’te öldü.

Romanı kısaca tanıtacak olursak; roman küçük ve geri kalmış bir sömürü ülkesi olan Finlandiya’nın 50–60 yıl gibi kısa bir sürede bir avuç öğretmen, subay, doktor, memur ve sivil halkın el ele verip eğitim ve kültür hamlesiyle nasıl kalkındığını anlatmaktadır.

Roman aynı zamanda ülkesini ilerletmek isteyen milletlere, bu uğurda nasıl çalışmaları gerektiğini gösteren önemli bir eserdir. Finlandiyalılar bu gün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. Atatürk bu kitabı okumuş, ondan cok etkilenmiş ve askeri liselerin müfredatına konulmasını emretmiştir. Roman tamamen geçek hayattan alınarak yazılmıştır.

Romanın anlattığı Finlandiya hakkında bilgi vermek gerekirse: Avrupa’nın kuzeyinde bulunan Finlandiya, sert bir iklime sahiptir. Havası çoğu zaman sislidir. İlkbahar’da da don olayları görülür. Ağustos’tan itibaren soğuklar başlar. Arazisi çok kötüdür. Ülkenin birçok yeri kayalarla kaplıdır. Diğer yerleri ise bataklıktır. Ülkede maden adına hiçbir şey yoktur. Tarım güçlükle yapılmaktadır. Halkı hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız olmamıştır. İsveç ve Rusların esareti altında kalmıştır. Finler kendilerine “Saum” ve ülkelerine de “Bataklık arazisi” anlamındaki “saumi” derler.


BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE


Fin Milletinin anlatılması gereken iki şeyi vardır. Birincisi: Rus (1917) İhtilaline kadar esaret altında kalmaları; ikincisi ise, bu milletin tek ve sivrilmiş insanlar yetiştirememiş olmalarıdır.


Finler 1811’de kadar İsveç esaretinde kalmıştır. İsveçler o zamanlar Fin’lere aşağı bir ırktan gözüyle bakarlardı. Fin’lerin bütün devlet yönetimi, güçleri, fabrikaları, okulları hastaneleri ve hatta kiliseleri dahi İsveçlerin kontrolündeydi. Yasalara göre İsveçlerle Finliler eşit olsalar da düşünce ve ekonomik yönden geri bırakılmışlardı. 1840 yılına kadar Fin kültürü, havasız bir odada yetişen çiçek gibi solgun kalmıştı. Biraz okuma ve yazmadan öte bir şey bilmiyorlardı.


1808’de Rusya ile İsveç arasında yapılan savaşta, Rus Çarı I. Aleksandr, Finlandiya’nın yarısını alıp, Borgo şehrinde Fin Millet Meclisini toplamış; bundan sonra “İsveç yönetimi altında mı kalmak istersiniz? Yoksa içişlerinizde serbest olmak şartıyla Rus yönetimi altında mı kalmak istersiniz?” diye sormuştu. Fin Meclisi de Rusya’ya katılmayı kabul etmiştir.


Bundan sonra Finliler kendilerine özgü kültür ve uygarlığı ilerletme imkanına sahip oldular. Bu sırada Finlilerin aydın denebilecek öğretmen, rahip ve gençlerinin miktarı, parmakla sayılacak kadar azdı. Çünkü bütün aydınlar İsveçlilerden yetişiyordu.


Bu sırada Fin Kültürünü geliştirmek isteyenlerin başına Snelman adında biri geçti. Snelman; 12 Mayıs 1806’Stokholm’da doğmuş, 4 Temmuz 1881’de Danskarbi’de ölmüştür. Döneminin büyük bir bilgini, filozofu ve siyasetçisidir. Snelman ve arkadaşları, halk öğretmeni unvanıyla büyük gayretler göstererek, bataklık ülkesi olan Finlandiya’yı Beyaz Zambaklar Ülkesi’ne çevirdiler. Snelman hayatı boyunca yurttaşlarına; “Finladiya, her zaman Rusya ve İsveç tarafından işgal edilmek tehlikesiyle karşı karşıyadır. Güçlü komşularına karşı direnebilmek için kültür ve eğitim bakımından onlardan daha yüksek olması gerektiği”, gerçeğini anlatmaya çalışmıştı. Çıkardığı “Sayma” adlı gazetesinde bu sözünü sürekli yayınlardı.


Snelman, etrafındaki birkaç genç öğretmen, papaz, avukat ve memurla halkın arasında eğitim ve öğretimin yayılması amacıyla adeta bir haçlı seferi ilan etti. Bu gençler topluma şunları söylüyorlardı:


“Aydın olmak, modaya uygun elbise, şapka ve gömlek giymek değildir. Aydın kesim milletin beyni gibidir. Millet sizi iyi bir eğitim alıp bir maaşa konasınız, akşamları kahvehanelerde domino oynayıp eğlenesiniz, diye okutmamıştır.


Böyle yapanlar gerçek aydınlar değildir. Aydınların küflenmişleridir.


Okumuşlar ulusal zekayı geliştirmek, ulusal vicdanı uyandırmak, ulusal iradeyi güçlendirmek zorundadır. Gidin ve köylere, işçilere ve kasaba halkına nasıl daha iyi yaşayabileceklerini öğretin! Millete hayatın değerini ve onu korumayı öğretin. Mutlu bir aile yaşamının nasıl kurulabileceğini, erkeğin kadına nasıl ve kadının erkeğe nasıl davranacağını, çocuklarını nasıl eğiteceğini öğretin. Millet örnek olun. Halkın eğiticisi olun. Unutmayın ki en fakir kömürcü ve hizmetçi, dul kadın da dahil, hepsi Fin Milletinin bireyi, sizin kardeşinizdir. Milletin kaba, cahil, sarhoş, hasta ve sefil olması sizin eksikliğiniz, sizin suçunuzdur.” diyorlardı.


İşte bu beş-on genç Fin öğretmeni memura, doktora, aydınlara böyle sesleniyordu. Bu gönüllüler arasında en çok çalışan Snelman’dı. Kışın “ski” denilen kızak ayakkabılarıyla, ilkbahar ve yazında kayıkla bazen de yaya olarak Finlandiya’yı bir uçtan bir uca dolaşıp konferanslar düzenletip, halkı aydınlatıyorlardı.


Gördüğü insanlara kitaplar verip, onlarla sürekli yazışıyordu. Bir konferansında şöyle diyordu: “Bakın kenevirden ip, urgan örüyorlar. Önce ince lifleri, sonra birkaçını birlikte örüp kalın ip, birkaç kalın ipi örerek de büyük gemilerin bağlandığı urganlar meydana geliyor. Bizim işimiz de buna benzer. Dağınık güçlerimizi toplayıp iki milyonluk milletimiz için büyük bir güç oluşturmalıyız” diyordu. Yaz tatilinde, çevredeki öğretmenleri bir yere toplayarak, iki üç haftalık seminerler düzenlerdi. İlk zamanlar istekli olarak katılanların sayısı azdı. Bazıları seminerlere zorla katılırdı. Hatta bazıları; “Öğretmenlere seminer vermek kimin aklına geldi?” diye sızlanırlardı. Snelman tatil seminerlerinde öğretmenlere şöyle seslenirdi:


Dostlarım! Görevinizin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Uzak yerlerde ağır şartlarda çalıştığınızı biliyorum. Ekonomik durumunuzun kötü olduğunu da biliyorum. Fakat unutmayın ki; halkınızı uyandırmak için tuttuğunuz büyük yolun henüz başındayız. Yeni eğitim ordusunun öncüleriyiz. Fedakarlık yapacak, içimizden kurbanlar vereceğiz. Davamız için bunlar gereklidir. Sizi fedakarlığa çağırıyorum. Kusura bakmayın ama açık söylüyorum: Her meslekte olduğu gibi öğretmenler arasında da öğretmenlik mesleğine yabancı çok kimse var. Bunlar öğretmenliği küçük gören gündelikçilerdir. Böylelere dostça öğüdüm var; gidip ticaretle uğraşsınlar. Gönül işi yapacak olanlar onlar değil başkalarıdır. Onlar gelsinler. Burada öğrendiklerinizi okullarınıza döndüğünüzde, sizde kendi öğrencilerinize bilim aşkını ve sevgisini aşılayın!”


Öğretmenlerin çoğu Snelman’ın yolunda yürümeye başladı ve kısa bir sürede kendini milletine adamış yüzlerce Snelman ortaya çıktı.

Kilise ve Halk


Snelman, halkın her kesimini bilinçlendirmeye devam ediyordu. Bir konuşmasında da papazlara seslendi.


“Sayın papazlar! Kilisenin bir evladı olarak, sizden rica ediyorum. İsa Peygamber, her şeyden önce halka temiz, iyi, doğru bir hayat öğretmiş, insanların vicdanını harekete geçirmişti. Onlara birbirlerini sevmelerini, iyilik yapmalarını söylemişti. Halkın içine karışıp kitap diliyle konuşmayın. Hz. İsa Saumi’mize gelse halkımıza nasıl hitap ederdi, diye düşünüp sizde öyle hitap edin. Sade ve açık konuşun. Halk hutbe ve vaazlardan kaçıyor. Çünkü vaizler ölü sözlerle konuşuyor. Felakete nasıl yardım edebileceğinizi düşünün. Gönülde Tanrı sevgisi olmadan halka kurtuluş yoktur. Dinin ölü simgelerini değil, Tanrının canlı duygusunu verin. Bu sizin ödevinizdir.”

İdeal Eğitim Memurları


1816 yılında Millet Meclisi’nin açılması dolayısıyla, genel memur kongresi toplanmıştı. Kongreye Snelman da katılarak söz aldı. Ve İsveçliler zamanından başlayarak Finlandiya’daki devlet memurluğunun geçmişini anlattı. Şöyle diyordu:


“İsveçliler çok namuslu, mutlu, çok güzel, çok akıllı ve uygar insanlardır. Ben İsveçlileri severim. Ama aynı zamanda bizin ülkemizin İsveç egemenliğinden kurtulduğu için çok memnunum. Asıl, milletimin İsveç’ten değil İsveç memurlarından kurtulduğu için çok memnunum. Bunlar Finlandiya için birer belaydı. Kendi ülkelerinde yaşayanlar akıllı, terbiyeli insanlardı. Maalesef buradakiler öyle değildi. Bunlar genellikle tembel, yeteneksiz, sarhoş ve bütün okullardan kovulmuş, hiçbir memuriyete alınmamış, kendi başına iş tutamamış, ana babalarının devlet dairelerindeki sözlerinin geçmesinden yararlanarak Finlandiya’ya memur olarak gönderilirlerdi. Çoğu ortaokulu bitirememiş, cahil ahlaksız memurlardı. Vakitlerinin çoğunu dairelerinde ve bürolarında değil, barlarda ve eğlence yerlerinde geçirirlerdi. Bir iş için kendilerine gelen insanlarımızı saatlerce bekletirlerdi. Sekreteri bekleyen insanlarımıza; “Müdür bey meşgul, toplantı var bekleyin” diye azarlarlardı. Beklemeye dayanamayıp yorgun düşenler müdürün karşısına çıkarılınca daha isteğini söylemeden müdür sözünü keserek;


-Bu gün meşgulüm, yarın gel, derdi.

-Fazla bekleyemem uzak yerden geldim, demesi üzerine,

-Size yarın gel dedik ya! Haydi dışarı, diyerek çıkarırdı.

Sonra da eğlence yerine gider, pahalı içkiler su gibi akardı.


Senelman şöyle devam ediyordu:

“Ne mutlu ki artık memurlar bu durumda değil. Yavaş yavaş her daireye Fin memurlarımızı yerleştiriyoruz. Bu eski, hastalıklı yönetim şeklinin, devlet dairelerinde hiçbir izi kalmadı. Halkımız, memurların kendilerinin hizmetinde olduğunu anlamalı. Halkın işi kolaylaşmalı ve herkese güler yüzlü olunmalı. Eğer bir vatandaşın işi yapılmıyorsa; bu memurun o işi yapmak istemediğinden değil, o işe yasaların uymadığı için yapılmadığını milletimiz anlamalı. Memurlar da halkı eğitme konusunda, öğretmenlerden geri kalmayacağını iyice anlamalıdır.”


Senelman alaycı bir gülüşle;


-“Bilir misiniz? Kanunsuzluğun büyük öğretmenleri kimlerdir?” diye dinleyicilere sordu ve kendisi cevap verdi.

-“Memurların ta kendisidir. Halka, kanunlara boyun eğmemenin yollarını memurlar öğretir. İşte bu yüzden sizlerden içtenlikle rica ediyorum! Millete yasalara saygılı olma ahlakını veriniz ve adalet duygusu canlandırınız.”


Bu Senelman’ın ilk ve son konuşması değildi. Gittiği her yerde bu düşüncelerini anlattı ve bir iki kuşak sonra büsbütün yeni bir Fin memur sınıfı ortaya çıktı. Şimdi Fin halkı memurlarının varlığıyla gurur duymaktadır.

Kışladan Halk Okuluna


Finlandiya, Rus yönetimine geçtikten sonra, ülkesine sahip olmak için mücadeleye başladılar.

İlk, orta ve yüksek okullardaki İsveçli öğretmenlerin yerine Fin öğretmenleri yerleştirmekle işe başladılar. Bu öğretmenlerde kendi uluslarından yargıç, doktor ve memur yetiştirmeye koyuldular.


Bu sırada küçük Fin ordusu da millileşmeye başladı. İsveçliler zamanında subaylar, geçit töreni ve kışla yaşamından başka şeyle ilgilenmez; görevden artan zamanını içki içerek, dans ederek ya da iskambil oynayarak geçirirlerdi. Çoğunun eğitimi de eksikti.

Finli erlere “kışla öküzü” derlerdi.


Senelman başta olmak üzere genç aydınlar, orduya da gereken önemi verdiler. Özellikle ordudaki askerlerin eğitim ve öğretimiyle ilgilenip askeriyeyi iyi duruma getirdiler. Lisedeki en seçkin öğrenciler ve üniversite öğrencileri eğitimlerini tamamlayıp askeri okullara katılmaya başladılar.


Senelman ordu hakkında şöyle diyordu;

-“Ordu, dini için kendini adamış fedakar yolcu gibidir.”


Futbol Salgını

1808’li yıllarda sürekli savaşlar çıkaran Fransa kıralı Napolyon’dan tüm Avrupa nefret ediyordu. İngilizler bütün Avrupa’yı Napolyon’a karşı ayaklandırmıştı. Savaşlardan bıkan Avrupa sonuca çok sevinmişti. İngiltere’nin bu gücüne hayran kalanlar artık İngilizlerin her şeyini taklit ediyorlardı. Aynı zamanda küçük çocuk ve delikanlılar İngilizlerin yanlış davranışlarını içki, sigara ve kötü sözlerini de örnek olmaya başladılar. Giyinme, saç tıraşı, sporları özellikle futbol çok yayılıyordu. Eğitimlerini tamamlamamış gençler arasında futbol artık adeta bir din olmuştu. Binlerce zengin çocuğu, futbolu ibadet haline sokmuştu. Bu durum Senelman zamanında Finlandiya’da da ortaya çıkmıştı bir salgın gibi bütün şehirleri esaret altına almıştır. Senelman bu manevi veremle savaşmak için çözüm aramaya başladı. Bir gün bir futbol şenliği vardı. Senelman da oradaydı. Kendisi büyük bir spor derneğinin başkanıydı bu şenlikte söz alıp halka şöyle seslendi.


“Fin gençliğinin sporla uğraştığını görerek mutlu oluyorum. Vücut çalışmaları, vücudun çeviklik ve gücünü arttırır ama hiçbir şeyde aşırı gidilmemeli. Hiçbir şey tek yönlü tek taraflı olmamalı. Her şey zamanında ve yerinde yapılmalı, ” gibi sözler içeren bir konuşma yaptı. Konuşmayı şu şekilde sonlandırdı.


“Ey Fin gençliği! Sizin göreviniz ayak vuruşu ile topu yüksekten göndermek değil. Fin Milletinin şefkatini yükseltmektir. Vatanımızı her konuda ilerletmek, her tarafta mutluluğu artırmaya çaba göstermektir.

Aile ve Çocuk


Gençlik meselesi Snelman’ın en çok sevdiği ve aynı zaman da en hassas ve iç yakıcı gördüğü konuydu. Senelman ve dostları Finlandiya’yı uyandırmak için bütün ümitlerini yeni yetişen nesle bağlamışlardı. Çocukların anne babasından çok şey öğrendiğini söylerdi. Babaların çocuklara; “Yalan söyleme, hile yapma, bu doğru değildir, günahtır, ” deyip diğer yandan dediklerini kendileri yapmazlar ve zamanla; “Çocuklar bunu yapmayın, şunu yapmayın” gibi sözlere itibar etmezler. Kimileride çocukların yanında kavga eder, dedikodu eder veya küçük çıkarlar sağlamak veya yükselmek için dolap çevirirler. Çocukları büyüyünce de mühendis, memur, doktor olmasını isterler hep ekonomik rahatlık sağlamak için uğraşırlar ve bununla da annelik babalık görevlerini en iyi şekilde yaptıklarına inanırlar. Snelman ve arkadaşları köylerde ve şehirlerde hep konuşma yapıyor ve anne babalara çocukların ve gençlerin eğitimi konusunda eğitim veriyorlardı.


Yarvinen, Okunen ve Tomas Gulbe’nin Krallık Hikayeleri


Yarvinen çocukken, yaşadığı kasabaya Finlandiya’nın tanınmış bilginlerinden birisi konferans vermeye gelmişti. Halkın bilinçlenmesi için ülkenin her tarafında verilen konferanslardan birisiydi bu konferans.


Duvarlara şöyle ilanlar asılmıştı:


“İhtiyar, genç, bilgili, bilgisiz, herkesi davet ediyorum. Bütün hayatımı Saumi’mizin (Finlandiya) yükselmesine adadım. Bu bir saat içinde alacağınız fikirlerin size ve vatanımıza yararlı olacağını düşünüyorum.”


Küçük bir kurabiye satıcısı olan Yarvinen, bu ilanları görünce konferansa gitmeyi sevmediği halde, kendisi gibi satıcılık yapan iki arkadaşını alıp konferansa gitmişti.


Konferansta konuşmacı Robinson Crusoe’den söz ediyordu. Yüksek felsefi düşünceleri, çocukların bile anlayabileceği yalın bir dille anlatıyordu.

Çok etkili bir konuşma yapan konuşmacı, Robinson’un insan için, “Dünyanın ve dünyadaki hayatın kralıdır, ” mesajı verdiğini söylüyordu.


Robinson; gemisi alabora olmuş ve bütün arkadaşları ölmüş, çıktığı adada tek başına 30 yıl yaşam mücadelesi verip, inanılması güç işler başaran bir gençti.


Konuşmacı; “Robinsonu gözünüzün önüne getirin. Yaşama ve insanlara karşı görevinizin ne olduğunu düşünün, hepiniz birer Robinson olabilirsiniz, ” diyordu.


Yarvinen konferastan sonra büyük kanatlara sahip olduğunu hisseti ve “Küçük Saumi’miz için büyük işler yapmalıyım, ” demeye başladı. Düşüncesini arkadaşlarına açınca, onunla alay ettiler. Arkadaşlarının biri kunduracı, biri de yumurtacıydı. Yarvinen arkadaşlarına, “Hepimiz birer kral olabiliriz. Neden olmasın? İşlerimi daha da ilerletebilirim. Mesela; arıcılık yapar yalnızca sade kurabiyeler değil, ballı ve tatlı kurabiyeler yapabilirim. Arkadaşlar ben kararımı verdim bu memleketin tatlı kralı olacağım, ” dedi.


Arkadaşları gülerek;

-“ Biz ne olacağız?” dediler.

-“Biriniz ayakkabı kralı, diğeriniz de yumurta kralı olabilirsiniz, ” dedi.

O gece sabaha kadar bu konuları konuştular.

Zamanla, kunduracı olan biraz para biriktirdi. Eğitim için Paris’e gidip ünlü bir ayakkabıcıda üç yıl çalışıp sanatkar bir kunduracı olarak döndü. Şimdi iki oğluyla çalışıyor. İki oğlu da üniversite eğitimi görmüş. Biri, kimya öğrenimi görerek, Finlandiya’nın en büyük deri fabrikasına müdür oldu. Firmaları bütün Avrupa’da tanındı. Londra, Paris gibi kentlerde o’nun ayakkabı mağazalarına rastlarsınız. Bir gün İngiliz veliahdı ayakkabılarını, onun şirketine sipariş verir. Veliaht Okunen’in mağazadaki oğluna “meslektaş” diye hitap eder. “Ben İngiltere Kralının oğluyum, sende ayakkabı kralının oğlusun, ” der.


Okunen’in firması her yıl sekiz-on Fin gencini seçerek yüksek eğitim almaları için Almanya, Fransa ve Amerikalara göndermektedir.


Diğer arkadaşı Tomas Gulbe ise köy köy dolaşarak yumurta toplamaya başlar. Yumurta karşılığında da para yerine köylülerin işlerine yarayabilecek eşyalar verir. Gulbe sadece en taze yumurtaları toplar ve topladığı binlerce yumurtayı yabancı ülkelere ihraç etmeye başlar. Her yumurtanın üzerine de T.G. harfleri marka olarak basılır. Bir yıl sonra Londra, Berlin ve Paris’in en büyük lokantaları T.G. markalı yumurta istemeye başlarlar.


Tomas Gulbe memleketi bölgelere ayırır, her bölgeye bir numara verir. Her bölgedeki öğretmenlerle irtibata geçip onlara da birer numara saptar. Artık öğrenciler her sabah okula gelirken evlerindeki ve komşularındaki taze yumurtaları okula getirir ve bu öğrencilerde her aileye birer harf vermişlerdir. Yumurtayı alırken hemen üzerine ailenin harfini yazarlar, ardından da aynı gün merkeze yollarlardı. Eğer bir yumurta bozuk çıkarsa “15 Nisan, VII, 15, M. İşaretli yumurta bozuk çıkmıştır, ” diye mektup Gulbe’ye gönderilirdi. Gulbe hemen bölgeyi, bölge öğretmeni, öğretmen öğrenciyi, öğrenci de aileyi saptar ve aileye “Yumurtanız bozuk çıktı tekrarı halinde sizden yumurta alınmayacaktır, ” derdi. Böylece bütün Finlandiya Tomas Gulbe’nin çiftliği haline gelmişti. On yılsonunda T. Gulbe Finlandiya’ın ve Avrupa’nın yumurta kralı olmuştu. T. Gulbe ticarethanesi, her yıl köy okuma salonlarına 100 bin mark, köylülerin çiftlikte araştırma yapmaları için 100 mark, ünlü sanatçıların ve yazarların araştırma yapabilmeleri için 100 bin mark bağışlardı. Bu 8 yıldır böyle devam ediyordu. Bütün bunlar onun servetinin küçük bir bölümünü teşkil ediyordu.

Yarvinen ise kendi işinde bir çeşit Napolyon olmaya karar vermişti. Fakir bir çocuktu ama bunu mutlaka gerçekleştirmeliydi. İlkin küçük bir şurup fabrikası açtı. Burası bir samanlığa benzer ahşap bir kulübeydi. Daha sonra bir banka müdürüne projesini anlatıp bir miktar kredi almıştı. Önceleri köyleri dolaşıp şurup dağıtıyor karşılığında patates alıyordu. Bu patatesleri şurup yapıp tekrar değişiyordu. İki yıl içinde 5 tane fabrikası oldu. Sonra ülkesinin ormanlarında çokça yetişen yaban çileklerini köylülere toplatmaya başladı. Kışları veresiye şurup dağıtıyor yazın ise karşılığında çilek alıyordu. Bu şekilde sermayesi çok ucuza geliyordu. Reçelleri tatlı ucuz ve besleyiciydi. Zamanla çoğu Avrupa ülkesinden patates, çilek ve vişne getirtmeye başladı. Tüm ülke bu reçellerden yiyordu. Bu reçellerden yiyen bir İngiliz orman şirketinin müdürü; “Bu kral sofrasına yaraşan bir reçeldir. Hem de çok ucuz. Bir türlü aklım almıyor, ” dedi. Bu reçellerden 50.000 kutu alıp İngiltere’ye götürdü. Bundan sonra reçeller ilkin İngiltere ardından da; Almanya, Fransa ve hatta Amerika’da bile satılmaya başladı. Artık o bir reçel kralı olmuştu.


Yarvinen iki arkadaşının ve kendisinin nasıl kral olduklarını yıllar sonra bir konferansında şu şekilde anlatıyordu. Bu konuşma ertesi gün bütün gazetelerde yayımlanmıştı. Konuşma ülkede olay oldu. Bazı şehirlerdeki zengin tüccarlar, halk üniversiteleri için binalar hediye etti, ya da para bağışladılar.


Birçok öğretmen, hâkim, avukat ve doktor her akşam bira içmekten vazgeçip tekrar kitap okumaya başladılar. Bütün toplantı, oyun ve eğlence yerlerinde, lokantalarda toplanan bağışlarla halka faydalı kitaplar satın alınarak en ücra köylere kadar gönderildi. Yazarların belli konularda yazdıkları kitapların basılmasına yardım edildi. Bu suretle yararlı kitaplar ucuz fiyata satıldı.


Snelman hayatının sonlarına doğru dostlarıyla sohbet ederken:

“Her devlette, her ilde, her ilçede, en yüzüstü bırakılmış ve unutulmuş, bir köşede de böyle değişiklik yapılabilir. Bunun için uyanık ruhlu ve uygarlık uğruna çalışmaktan bıkmayan, usanmayan insanlara ihtiyaç vardır, ” diyordu.

Ali Işık

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 424
Toplam yorum
: 282
Toplam mesaj
: 98
Ort. okunma sayısı
: 2876
Kayıt tarihi
: 06.12.06
 
 

Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimleri Bölümü, Eğitim Yönetimi, Teftişi, Planlaması ve Ekonomisi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster