Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '06

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
1144
 

Beyoğlu’nun kitapçılarını kimler yiyor?

Beyoğlu’nun kitapçılarını kimler yiyor?
 

Uzundur tahammül edilmez bir yer oldu Beyoğlu benim için, özellikle de bir seneliğine İstanbul’dan ayrılıp döndüğümden beri. Eskinin en geç iki haftada bir gidilmezse olmaz sokakları, caddeleri, şimdilerde bağırsakları her geçen gün biraz daha dışarı çıkarılmış ve kokusu giderek ağırlaşan havasız alanlara dönüştü gözümde, her sokak arası –her nasılsa- amiplerden de hızlı üremenin sırrına ermiş bulunan lokanta ve cafelerce işgal edilmiş, yürünecek en ufak kaldırım bile masalar ve onların arsız müşterileriyle talan edilmiş durumda çünkü. Çok seyrek de olsa, bir sandalye de ben çekip çoğu kez gönülsüzce ‘işgal kuvvetleri’ arasına katıldığım zamanlar olmuyor değil; ama bu da, çoğu zaman dilimde bir tatsızlık, midemde bir sancı olarak yansıyor bedenime...

Bir süredir fark ettiğim bir başka işgal daha var ama Beyoğlu’nda, önce ara sokaklarda usulca başlatılan, şimdi ise gizlenmeye bile gerek görmeden bütün İstiklal’e yayılan ve neredeyse 3-5 aydan beri İstiklal’e adım atmayışımdan sonra suratımın ortasında şiddetli bir tokat gibi patlayan bir işgal. Mağdurumuz bu kez kaldırım taşları değil, onların hepsi çoktan tüketildi çünkü; o yüzden yeni hedef kitapçı rafları!

Örnekleri benim algı ve hafıza alanımın çok ötesine taşmıştır muhakkak, ama bu girişimin yakın geçmişini araştırmaya koyulduğumda, sanırım kitapçı işgallerinin ayak seslerini ilk işitmem, Küçükparmakkapı Sokak’ın caddeden girişte solunda uzun yıllar varlığını sürdürmüş olan, çok sevdiğim bir kitapçının (adından emin olamasam da sanırım Remzi Kitabevi’ydi- hem pek çok yayınevinin kitaplarını sattıkları göz önünde bulundurulduğunda adının pek de önemi kalmıyor bence), günün birinde önlüklü garsonları ve yarısından çoğu boş salonlarıyla Beyoğlu’ndaki yüzlerce restorandan birine dönüştüğünü gördüğüm gün olmuştu.

Çamurundan ve kalabalığından usandığımdan, aylar boyu adım bile atmayıp geçtiğimiz hafta bir dostun veda yemeği için gittiğimde, İstiklal Caddesi’nde beni bekleyen bir başka kötü sürpriz ise, İstanbul’a geldiğimden bu yana Beyoğlu Sineması’nın girişinde yer alan kitapçının yerini, insanların ‘vitrinde’(!) oturmaktan keyif aldıkları bir mekana dönüştüğünü görmek oldu.

Daha bu darbeyi hazmedememişken, Cuma akşamı yine tesadüfen kendimi Beyoğlu’nda bulmuş, iki arkadaşımla eve dönmeye hazırlandığımız sırada; Galata’dan meydan yönüne doğru yürürken Alkazar Sineması’nı daha yeni geçmiştik ki, bir anda sağımız solumuza, solumuz sağımıza dönüştü; kafamız karman çorman oldu, yanlış yöne doğru yürüdüğümüzü sandık; ama çok iyi niyetli bir varsayımmış meğer bu; çünkü bir-iki dakika içinde, sevdiğim pek çok kitabımı bulduğum büyük kitapçının da, eskiden caddenin öteki yanında yer alan bir başka büyük lokantanın işgaline uğradığını hayal kırıklığı içinde anladım.

Pek de uzak olmayan üniversite yıllarım canlandı o an gözümde. Cebimdeki üç-beş kuruş ve otobüs biletime güvenerek -akbilden önceki zamanlar- ders çıkışında soluğu Beyoğlu’nda alışlarım; o kitapçı senin bu kitapçı benim aylaklık edişlerim, aylaklıklarım sırasında kitapçı raflarında nice yazar ve şairle tanışmalarım, beş kuruşun dördünü onlarla daha yakın dostluk kurabilmek için verip, geri kalanını da simit- krem peynir-çay keyfine ayırışlarım. Takvime bakıyorum 'acaba çok mu zaman geçmiş aradan da ben farkında olmamışım' diye; ama yok, sözünü ettiğim zamanlar bundan sadece 10 yıl kadar öncesi, yoksa öyle 1960’ların Pera’sı falan değil.

O zaman anlıyorum ki yeni üniversite gençliği ya da Beyoğlu’nun yeni sahipleri – her kimseler onları hiç tanımıyorum artık sanırım- vitrinde oturmayı kitap rafları arasındaki aylaklıklara tercih ediyor artık... Yoksa amiplerden hızlı çoğalma güç ve cesaretini kimden alacaktı bunca lokanta - cafe sahibi?

Sanıyorum bir elli altmış yıl sonra dünyaya gelmiş olsaydı, ne Sait Faik Beyoğlu sokaklarını bir baştan ötekine arşınlarken lüzumsuz adama rastlayabilecekti– zira Galata’dan yukarıya adım bile atmak isteyeceğinden şüpheliyim-, ne Cemal Süreya Laleli’den dünyaya doğru giden tramvaydan indiğinde hürlüğün şarkısını dinlediği kalabalık caddelerden Çiçek Pasajı’na doğru yürümeye gönüllü olacaktı, ne de hala varlığını sürdürebilmiş olsaydı bile Kürk Tamircisi Yorgo’nun dükkanı, Ruhi Bey’in onulmaz iç sıkıntılarını bir an olsun dindirmek için Angel’i seyretmek üzere camekanın önünde duraksatacaktı Edip Cansever...

***

Çuvaldız meselesine gelince... Evet, vitrinde oturmak gibi 'zevk'lerim hiç gelişmedi, ama plaza yaşamının vakitsizliğinden nasibini bolca alan biri olarak, o eski aylaklıklara fırsatım kalmadığından beri, ben de pek çokları gibi, kargoyla gönderilen paketleri açınca dokunur oldum ilk sayfalarına kitaplarımın; internet bu anlamda en kolay çözüm benim için de çoğu zaman bu koşturmaca içinde; bedeli zaman zaman facia çevirilerle anlamı yerle bir edilmiş metinlerle karşılaşmak da olsa... Bu yüzdendir iki haftadan bu yana başım hafif öne eğik gezişim...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Keşke herkes kişisel çıkarlarını bir kenara koyup ülkesel çıkarlarını göz önüne alsaydı ... işte o zaman gerçekten bize lazım olanın vakit öldürecek vitrin oturmalarının mı, yoksa kuşaktan kuşağa akacak bilgi tohumlarının mı gerekli olduğunu anlayabilirdik! Yazınız için teşekkür ederim. Mükemmel!

tervedus 
 03.07.2006 14:31
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 2760
Kayıt tarihi
: 07.04.06
 
 

Aynı gün kaybettiğimiz iki büyük usta için... Sinema dünyasında yaprak dökümü 89 yıla 6..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster