Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Ağustos '14

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
1474
 

Bilinçdışımız bize bir yanılsamayı yaşatır.

Bilinçdışımız bize bir yanılsamayı yaşatır.
 

Küçük bir çocuk gece uyurken rüyasında bir kâbus görür ve ağlayarak uyanır. Yarı bilinçli bir şekilde yatağında ağlamaya devam eder... Ağlamalarını duyan annesi yanına gelir, ona sarılır ve gördüğünün kötü bir kâbus olduğunu ama geçtiğini söyleyerek onu sakinleştirir... Bir süre sonra çocuk yavaş yavaş rahatlar, her şeyin bir rüya olduğunu ve geride kaldığını kendisine hatırlatarak az önceki yoğun duygu durumundan çıkmayı başarır.

Hemen hepimizin başına gelmiş bu olay aslında bilinçdışımızın kısa da olsa bizi nasıl ele geçirdiğinin ve bize bir yanılsamayı yoğun bir duyguyla nasıl yaşattığının güzel bir örneğidir.

Bilinçdışımız; sınırlarının nereye kadar gittiği hala tartışma konusu olan, hakkında farklı teoriler ortaya atılan oldukça karmaşık ve bir o kadar da gizemli bir yapıdır. Ancak şundan emin olabiliyoruz; bilinçdışının bize yaşattığı zaman ve mekân algısı bilinçli olarak yaşadığımız dünyadan çok farklı. Bunun en bariz ispatı hemen her gün gördüğümüz zamanın ve mekânın birbirine karıştığı ve hala tam olarak sırrı çözülememiş rüyalarımız...

Bilinçdışıyla ilgili keşfedilen bir diğer ilginç durum ise; bilinçli olarak fark etmesek te bilinçdışımızın her anımızı en ufak ayrıntısına kadar kaydediyor olduğu gerçeği... Derin trans altındaki insanlarla yapılan deneyler bu durumu ispatlar nitelikte.

Dolayısıyla geçmişte yaşadığımız iri ufaklı, olumlu ya da olumsuz her türlü yaşantılarımız, anılarımız, travmalarımız  bilinçdışı belleğimizde saklı bir şekilde mevcut... Özellikle çocuklukta yoğun bir şekilde aktif olan bilinçdışımız bu dönemde yaşadığımız bazı travmalarımızı yetişkin olduğumuzda da adeta “ben buradayım” dercesine farklı  bir şekilde karşımıza çıkıyor. Üstelik bu durum sadece ruhsal durumlar için geçerli değil, geçmişte yaşanan ve bize oldukça acı veren fiziksel acılar için de geçerlidir.

Bu durumu bizzat  yaşadığım bir örnekle açıklayayım: 2006 senesinde gittiğim tatil beldesinde günübirlik bir tekne turuna katılmıştım. Mola verdiğimiz koylardan birinde yüzerken birden belimin sağ tarafında daha önce hiç yaşamadığım inanılmaz yoğun bir acı hissettim,  öyle ki acıdan bayılacakmış gibi oldum ancak sonrasında panik yapmadan tekneye doğru yüzmeyi başardım.

Tekneye çıktığımda aynı bölgede yoğun acı devam ederken, yüzerken ne olduğu konusunda hala şaşkınlığım devam ediyordu ve ilk aklıma gelen bir yılan tarafından sokulmuş olabileceğimdi, oysa etrafımda yılan falan görmemiştim... Yaralı bölgemin en az 5 cm. kare büyüklüğünde kızardığını fark eden teknedeki tecrübeli personel, buna neden olanın açık denizde yaşayan, okları zehirli mavi deniz anası olduğunu söylediler. Şehre indikten sonra hastaneye gidip gerekli tedaviyi uygulattım ancak yara izi yaklaşık 1 ay boyunca  vücudumdan geçmedi.

Üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen, yaşadığım  bu acıyı her hatırladığımda vücudumun aynı bölgesinde hala hafif ama sanal bir ağrı hissederim. Aynı şekilde, bir koy da yüzerken, bu olaya bağlı olarak gelişen ama yönetebildiğim hafif kaygı yaşadığım zamanlarım da olur.

Fakat tüm bunlara rağmen bilinçdışımdan gelen bu tür uyaranlar beni kontrol edemez, çünkü bilinçli olarak farkına varırım ki, tüm bu hissettiklerim geçmiş bir olayın bendeki iz düşümlerinden ibaret yanılsamalarıdır. 

Dolayısıyla bilincim bu ağrının neden kaynaklandığını fark etmeyip çözümlemesiydi eğer, muhtemelen her deniz anası gördüğümde ya da açık koyda yüzerken sebebini bilmediğim bir ağrı ve kaygıyla karşılaşacaktım ya da kendimi bu tür eylemlerden alı koyacaktım.

İşte paylaştığım bu olay, yaşadığım yoğun bir fiziksel acının bilinçdışımda, duygularımda ve bedenimde nasıl yankı bulduğuna dair küçük bir örnekti. Aynı durum geçmişte yaşadığımız duygusal travmalarımız için de geçerlidir.

Örneğin, yetişkin hayatlarında özgüven sorunu yaşayan insanlar bu sorunun oldukça gereksiz ve mantıksız kaygılar olduğunun çoğu zaman bilincindedir ve problemin üstüne gitmeye çalışırlar. Ancak her üstüne gidişlerinde kontrol edemedikleri bir kaygı adeta tüm benliklerine hâkim olur ve buna bağlı olarak bilinçli akılları âdete bir tutulma yaşayarak cesaretle başladığı her girişimleri onları atılgan bir davranış sergilemekten alı koyar. Sonu hüsranla biten denemelerinin ardından kişiler bu durumla baş edemeyeceğine kanaat getirir ve kaderlerine razı olmuş bir şekilde kendilerini buna benzer girişimlerden alıkoyan bir yaşamı seçmek zorunda kalır.

Bu kişiler açısından bugün her şey kontrol altında görülmesine rağmen ne oluyordu kaygıları bu denli yoğun ve baş edilemez bir hal alıyor?

Bu sorunun cevabı bilinçdışımızın çalışma prensibinde saklıdır. Bilinçdışımız için zaman ve mekan olmadığını belirtmiştik. Kişinin geçmişinde yaşadığı ve bilinçdışına kodladığı her türlü olumsuz ve baş edemediği duygu bilince çıkmadığı takdirde ona bir yanılsamayı yaşatarak kişinin bugününü etkisi altına alır. Bu durumun farkına varamayan kişinin egosu kendi bilinçdışının bilinçli egosuna karşı sergilediği bu oyuna kanar.

Danışanlarımızla yaptığımız psikoterapi seanslarında benzer durumlara defalarca rastlarız. Kişinin çocukluk ya da sonraki dönemlerinde maruz kaldığı olumsuz yaşam olayları ya da ebeveynlerinin onlara yönelik yanlış tutum ve davranışları  kişinin bugününü  olayın şiddet derecesine bağlı olarak etkiler.

Psikoterapi sürecinin ilerleyen aşamalarında danışanın kendisini derinlemesine incelemesinin bir sonucu olarak içinde  daha önce hiç fark etmediği farklı seslerin olduğunu idrak eder. Bu çoğu zaman çocukluğunda başkalarından duyduğu ve bir süre sonra kendi kendine de söylemeye başladığı bilinçdışında kayıtlı olan iç seslerdir. Bir yetişkin olduğunda bilinçli bir şekilde fark etmeyecek hızda zihninden geçen bu iç sesler, zayıf olan egosu tarafından fark edilip yönetilemediği için kişiyi etkisi altına alarak deyim yerindeyse o anına ipotek koyar.

Süreç içerisinde danışan, içindeki bu seslere biraz daha kulak kabarttığında onların;  “Sen değersizsin”, “Sen yapamazsın” “Sen yetersizsin” “güvende değilsin” gibi fısıltı şeklinde sesler olduğunu şaşkınlıkla fark eder.

Aslında fısıldayan içindeki küçük ve savunmasız bir çocuğun başkalarından –çoğunlukla ebeveynlerinden- edindiği seslerdir. “Çocuk ego” durumu olarak ta geçen bu benlik parçası kişiliğine ne kadar hâkimse, derinlerinde hissettiği değersizlik, yetersizlik gibi duygular o kadar fazla olmakta ve “yetişkin ego” durumu ile hareket etmesine bir engel teşkil etmektedir.

Psikoterapi sürecinde bizim de yapmaya çalıştığımız danışanlarımıza bu yanılsamalarını fark ettirmek olmakta. Bu sayede, tıpkı rüyasında gördüklerini gerçek zannederek uyandığında ağlayan çocuğun bir süre sonrası bir yanılsama yaşadığını fark edip bu gününe geri dönmesi gibi, kişi bambaşka bir gerçekliğe uyanır.

Ancak danışan bunu fark eder etmez hayatına değişimi getiremez. Bu konuda bir uyanış yaşa da yıllardır esiri olduğu bu duyguları yine baskın çıkar ve danışan onları yönetmekte zorlanır. Burada psikoterapi de kullanılan bir diğer yöntem devreye girer: Danışana, yaşadığı sorunla ilgili yeni deneyimler yaşatmak...

Terapistinin desteği ile günlük hayatında yaşayacağı yeni deneyimlere bağlı olarak danışanın egosu güçlenir ve kendisini etkileyen bilinçdışı malzemeyi yavaş yavaş yönetmeye başlar, zira yıllardır kişinin ruhsal sistemine nüfus etmiş tüm bu olumsuz duyguların ve iç seslerinin bir anda değişmesi mümkün değildir. İlerleyen süreçte -tıpkı vücuttaki bir apsenin dağılması gibi- danışan yaşadığı duygulardan tamamıyla kurtularak ruhsal gelişimine kaldığı yerden devam edebilir.

Burada cevap bekleyen önemli sorulardan biri de şudur: Geçmişte kalmış, yaşanmış ve bitmiş bir olay ya da olaylar bütünü neden bilinçdışımız tarafından sürekli bugüne getiriliyor ve bu durumun insan hayatında ne gibi bir fonksiyonu ya da anlamı olabilir?

Geçmişimizdeki çözülememiş her yaşantı ya da travma  vücutta apse yapmış bir yaraya benzer. Ne zaman o bölgeye bir darbe gelse ağrır ya da sızlar. Bilinçdışımız da benzer bir prensiple çalışır ve çözemediğimiz ve netleştiremediğimiz ruhsal travmalarımız adeta "beni bu sefer çöz” dercesine davranışta kendisini tekrar ederek bu günümüzü bulduğu her fırsatta etkiler çünkü yaşanmış olan her neyse ruhsal gelişimimizin önünü tıkayan bir duruma dönüşmüştür.

Sorun şu ki; eğer egomuz bu gerçeklikle baş edemeyecek derecede zayıfsa ondan köşe bucak kaçma ve bilinçdışımızın tüm bu uyarıcı sinyallerine kulak tıkama yolunu seçeriz ,çünkü bilmediğimiz bilinçdışı malzemelerimiz biz de yoğun bir kaygı oluşturur. Fakat Carl Gustav Jung’un ifade ettiği gibi: “bilinçdışımız bilinmek ister.” 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 49
Toplam yorum
: 16
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 5892
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster