Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Kasım '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
298
 

Bir garip suikast davası

“Başbakanımızı yedirtmeyiz” jargonu etrafında yığılanların sergiledikleri akıl tutulmasına ibretle şahit olunurken, geleceğe dair umutların gölgelendiği bugünlerde, bir vesileyle “Cumhuriyetin Kurucu Kuşağı”  tabiri çerçevesinde araştırma yaparken rastladığım ilginç ve pek az bilinen bir tarihi olay bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Olayın ilk bilgilerine ise Afet İnan’ın kızı Arı İnan’ın Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan “Tarihe Tanıklık Edenler, Cumhuriyetin Kurucu Kuşağıyla Söyleşiler” kitabında, dönemin Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer ile yapılan söyleşi kısmından eriştim. 

1936 yılının 7 Şubat tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin birinci sayfasında, olayın bir safhası şu başlıkla duyuruluyordu: “Ali Saib’in tecziyesi (cezalandırılması) istendi. Suikasd davasına dün de bakıldı ve iddianamenin okunması 6 saat sürdü.”Savcı Baha Arıkan’ın (CHP Genel Sekreterliği ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış olan Saffet Arıkan’ın kardeşi) iddiasına göre; içlerinde milletvekili Ali Saip Ursavaş’ın da yer aldığı zanlılar Atatürk’ü ve onun şahsında cumhuriyeti yıkmak istemişlerdi ve haklarında Türk Ceza Kanunu’nun 168 inci maddesi gereğince 10 seneden az olmamak üzere ağır hapis cezası istenmekteydi.

Gazetenin başlığı altındaki açıklamaya göre; “Suikasd davasına bu sabah saat onda Ağırcezada devam edildi. Ajan İzzetin geçen kapalı celsedeki ifadesi üzerine biri kadın, biri erkek iki şahidin ifadeleri alındı. Mahkeme bu şahidlerin gizli celsede dinlenmesine karar vermiş olduğundan salonda dinleyiciler bulunmadı…” Davanın aleni görülen öğleden sonraki celsesinde ise zanlıların sorgusunun ardından iddianamenin okunmasına geçildi. Savcı iddiasını rejime karşı bir girişim olarak şu şekilde temellendirmekteydi: “…Davamız niçin rejim davasıdır? Çünkü; Atatürke el kaldırmak istenmiştir. Binaenaleyh her şeyden evvel Atatürk nedir? Ve kimdir? Bunu bilmek lazım…Bunun için Atatürk’ü kendi görüş zaviyemden izah etmekliğim lâzım gelir. Ben Atatürkü bizim gibi yiyen, içen fizyolojik bir mahlûk olmaktan daha başka bir mevcudiyet olduğuna kaniim. Bence Atatürk bir şahsiyeti maneviyedir. Her camianın varlığından süzülerek ortaya çıkan bir manevi benliği vardır. İşte Atatürk bence 17 milyon Türkün maddi ve manevi varlıklarının süzülmüş bir benliğinden başka bir şey değildir.

Atatürk Türkiye ve Türkün bizzat kendisidir; maddi ve manevi bütün vatan mefhumileTürkiyedir.Türkiye nedir? Bütün dünya muvacehesinde “daima ileriyi ideal edinen; yürüyen bir rejim ülkesi değil mi? Şu halde Atatürkün Türkiye ve Türkiyenin rejim mefhumlarile birleşmesi dolayısiledir ki davamız büyük bir rejim davasıdır. İşte davamız böyle bir dava olduğu içindir ki davacı sıfatile karşınızda yalnız ben bulunmuyorum. Karşınızda benimle beraber davacı olarak Türkün büyük kütlesi vardır. İstiklâl Muharebesi şehidleri davacıdır. Dağarcığı omzunda, tarlası başında çalışan Türk delikanlısı davacıdır. Askerdeki nişanlısına çevre ören Türk kızı davacıdır. Türkiye’nin dağları; taşları davacıdır. Bütün Türk; bütün Türkiye davacıdır. Bu davacıların elleri huzurunuzda bulunan şu adamların yakalarındadır. İşte davamız bunun içindir ki büyüktür. Vereceğiniz karar bunun için büyük olacaktır. Tarih sizlerden; verdiğiniz kararlardan bahsederken büyük hakimlerin büyük kararı diye bahsedecektir. Rejim; sizin vereceğiniz kararla bir kat daha kuvvetlenecektir. Türk inkılâbı bu kararın aydınlatacağı yolda kendisini dünden daha emin; daha kuvvetli sanacak ve öyle yürüyecektir.(Cumhuriyet Gazetesi , 7 Şubat 1936, s.7).”

Savcının yukarıda romantik temeli özetlenen iddianamesine karşılık zanlıların avukatı Hamid Şevket, Gazetenin 18 Şubat 1936 tarihli sayısında aktarıldığına göre savunmasına şöyle başlamıştır: “Bu dava müddeiumumilik makamını işgal eden Baha Arıkanın elile mihrakını, şirazesini kaybetmiştir… Yeminle temin ederim ki Baha Arıkanın mütaleası bu memlekette revaç bulduğu gün hakkı teneffüs kalmayacaktır. Bir dilek, sadece bir dilek bir adem olacak bütün evler yıkılacaktır. Baha Arıkan bir tek delil göstermemiştir…Bay başkan adaletin bağrı sizin ellerinizde delinmeyecek, adaletin göksü şişirilecek, Türkiye Cumhuriyetinin, Atatürk Memleketinin; Atatürk kanunlarının hükmü yaşıyacaktır.”” Müdafaa vekili iddia makamının mütealalarının kendisine adaletin beynine kurşun sıkar gibi geldiğini; müekkilleri aleyhinde hiçbir delil ve hiçbir karine bulunmadığını kaydederek sözlerini şöyle bitirdi: “İnsafın makamı iddiada namı yok mu?

Suikast davasına ilişkin detaylara girilmeksizin yukarıda özetlenen iddia ve savunmaya karşılık, davayı gören Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı savunmanın yapıldığı 17 Şubat 1936 günü kararını açıklamıştır. Söz konusu karar ertesi günün Cumhuriyet Gazetesi’nde manşetten “Suikast Maznunları Beraat Ettiler” başlığı ile duyurulmuştur. Gazeteye göre, müddeiumumi yeniden bir iddianame okumuş, mahkeme beş buçuk saat süren bir müzakereden sonra maznunların (zanlıların) beraat kararını tefhim etmiştir (bildirmiştir). Karara göre, zanlıların sonradan inkar ettikleri itirafları maddi delile dayandırılamadığı sürece bir görüş oluşamayacağından bu karara varılmıştır. Gazeteye göre karar özeti: “ikrar delâili maddiye ile tevsik edilmedikçe bir kanaat tevlit edemiyeceğinden ve suçluların ikrarları da maddi delillerle tevsik edilemediğinden ve esasen suçlular zaruri ahval tahtında itiraf ettiklerini söyledikleri ve bunun aksinin de sabit olmadığı ve bundan başka mantıki seyir de suçluların itiraflarının doğru olmadığını gösterdiği cihetle ifadeler arasındaki mübayenet (uyuşmazlık) mahkemenin kanaatini temin ve kanaati vicdaniye tehassul ettirmemiş olduğundan bütün suçluların beraetlerine karar verilmiştir.” Bunun üzerine mevkuflar (tutuklular) aynı gece tahliye edilmişlerdir. Mahkeme kararından anlaşılan, zanlıları suikastle suçlayacak maddi delillerin bulunamamasının yanı sıra başlangıçta yaptıkları ve sonradan zor altında oldukları gerekçesiyle geri döndükleri itiraflarının, yapılan sorgularla ve alınan ifadelerle mantıklı olarak desteklenmediğidir. Sonuç olarak, 5 ay civarında süren mahkemede, zanlıların kendilerine atfedilen suçu işlediklerine dair şüpheden öteye gidecek somut bir bulgu ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır.

Bu davanın garipliğine işaret eden pek çok nokta bulunmakla birlikte bunlardan bir tanesi, zanlılar arasında yer alan milletvekili ve Şark İstiklal Mahkemesi üyesi olarak da görev yapmış olan Ali Saib’in Atatürk’ün yakınında ve güvendiği bir kişi olmasıdır. Öyle ki 10.12.1934 tarihinde kendisine soyadını “ Kozan, Urfa, Savaş, Fransız, Kazandı, Büyük Ün Kazandı Saylav oldu. Bana (Atatürk’e) yakından yardım etti. Yardım etti. Bugün de Atatürk’ün ulusal dileklerinin candan çalışanı söz verdi. Ölünceye kadar bu yolda çalışacaktır. Savaşta beraber olacaktır. Ali Saip – Ursavaş oldu.” diyerek  Atatürk vermiştir. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 1934-1935, Cilt 27, Kaynak Yayınları). Atatürk’ün Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak’a göre, söz konusu dava sürecinde de Ali Saip bir vesileyle Atatürk’e bağlılığını bildiren bir telgraf çekmiş, karşılığında da Atatürk’ün şahsına olan güvenini teyit eden bir cevap da almıştır (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011, s.369).    

Bu gelişmeler sonrasında Atatürk 20 Ekim 1935 tarihinde, Türkiye Riyaseticumhur Umumi Katipliği aracılığıyla “Ajansa: Atatürk’ün Teşekkürleri” başlıklı şu telgrafı çekmiştir: “Son yağınç (suikast) teşebbüsü dolayısıyla yurdun her bucağından, ulusal kurum ve orunlardan (makam, mevki)birçok teessür telgrafı aldım. Büyük milletimin bana karşı gösterdiği derin ilgi ve sevgiden kıvanç duydum. Hizmetinde bulunmakla övündüğüm asil milletimize şükran ve saygı duygularımı sunar ve ona sonsuz mut ve genlik (refah)dilerim.”

Söz konusu davanın; içeriğine ve zanlıların kimlikleri, kökenleri ve bağlantlarına dair bazı detaylar ile sonuçlarının gerek Atatürk ve gerekse çevresindekilerce İzmir suikastinden yaklaşık on yıl sonra hangi koşullarda ve nasıl yorumlandığını, bir başka yazının konusu yapmayı umuyorum. Ancak öncelikle Atatürk’ün millete teşekkür telgrafından suikast girişiminin varlığından şüphesi olmadığının anlaşıldığını söylemeye gerek yok sanırım. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 183
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1006
Kayıt tarihi
: 12.06.06
 
 

Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F mezunuyum. Yüksek Lisans diplomalarımı G.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü'nd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster