Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Temmuz '11

 
Kategori
Blog
Okunma Sayısı
748
 

Bir göz aşinalığı var aramızda...

Bir göz aşinalığı var aramızda...
 

Bazen düşünüyorum da; “ Tanrının talihli kullarından biri olduğumu” kabul ediyorum. “ Yamacına sonradan teleferik de yerleştirilen bir dağı… Yaz aylarında kuruyan ama sonbaharda yağan yağmurlarla birlikte delicesine akan bir deresi… Mevsimine göre papatyaya kesen yemyeşil çayırları… Bahçeleri kuyulu (ve tabii ki çiçekli) evleri ve de iki yazlık sineması” olan bir yörede doğmak kaç kula nasip olmuştur ki?(*)


Üstüne üstlük; düzenli olarak “gazete, kitap ve dergi” giren o şirin evlerden birinde doğmuşsanız; kendinizi “şanslı addetmemeniz” için hiçbir sebep yoktur bence. Televizyonun henüz olmadığı ellili, altmışlı ve henüz yaygınlaşmadığı yetmişli yıllarda doğanlar, ne demek istediğimi elbette anlarlar.


Sonradan olmuyor bazı şeyler… Mesela Doğa ve hayvan sevgisi… İşin uzmanları “0-6 yaş arası” diyorlar ya hani. Aynen öyle işte… Vakti zamanında üzerinde sincaplar gibi dolaşmamışsanız ağaçların ve meyvelerini dalından (ama dallarını kırmadan)kopartmamışsanız… Daha 3 yaşınızdayken yavru bir kediyi kucağınıza almamışsanız ve okşamamışsanız bir sokak köpeğinin kirli başını… Ne yapsanız boş!


Otuzundan, kırkından sonra, fazla kilolardan kurtulmak ve göbek eritmek için spora başlanmaz be dostlar! Varsa temelde bir “hareketlilik”, hani yani çocukluğunuzdan kalma bir alışkanlık, ne âlâ! Bu yaştan sonra olan “kalbinize” olur alimallah! “Odacıyı, kapıcıyı, bakkal çırağını ve de asansörü” yaşamınızdan çıkarın, kâfi! Göbeğiniz belki erimez; fazla kilolarınızdan da kurtulamazsınız belki ama işte “zararın neresinden dönerseniz kârdır” diyelim… Ve inanın bununla yetinelim!


Senelerce dirsek çürütüp okullar bitirdiniz ve “Allah’a şükür” bordrolu oldunuz… Kariyer tamam; evdeki çorba da kaynıyor ve fakat sizin “söyleyecek” sözleriniz var! Yazarlık, şairlik, her neyse artık!


“Gazete, kitap, dergi” okunan bir evde doğmuşsanız pek zorlanmayacağınız kesin! Belki “yazar, şair” olamazsınız (Tanrı vergisidir zira yazarlık ve şairlik) ama bir sayfalık yazıyı hatasız yazabilir ve meramınızı anlatabilirsiniz…


Yoksa böyle aileden gelme bir alışkanlığınız ve siz de her türlü baskıya ve yasaklamaya rağmen şu ders harici kitap ve dergi okuma işini savsaklamışsanız, işiniz zor tabii.


O kör olası “noktalama işaretleri” ıstırabınız olur yazarken! Kullanmasanız olmaz; gereğinden çok ve yersiz olarak kullanırsanız “tavukları yemlemiş yine bu” diye suçlanırsınız!


“Otur da dersine çalış” denmiştir size! Elinize resimli bir “Miki Maus” tutuşturulmamıştır siz 4 yaşındayken. Ve doğduğunuz evde bir kitaplık yoktur! Lüzumsuz bir masraf olarak görülür gazete, kitap ve dergiler.


“Dahi” anlamına gelen de’ler, da’lar… Ve “aitlik” eki olarak kullanılanlar… Karışır da karışır birbirine…


Sesli harfler, sessiz harfler… Sert ünsüzler, yumuşak ünsüzler ve ekleri…


“Espas” nedir? “Punto” ve “font” nedir? Hepsinden vaz geçtik; “sentaks” nedir?


Yazıda “giriş, gelişme ve sonuç”… Mustabey armudu mudur?


Soru ekleri niye ayrı yazılır? Bitişik yazılsa dünyanın sonu mu gelir?


“Biçime değil de içine bakılsa” ah ne güzel olur!


Oysa dostlar… O “0-6” yaş döneminde oluyor ne oluyorsa… Tüm yaşamımızı biçimlendiren bir dönem yani… Ana dilimizle “kırk yıllık bir dost” olabilmemizin temelleri “su ”ya “buu”, “gezmeye” “attaaa” dediğimiz yaşlarda atılıyor. Ve o yaşlarda kalma bir “göz aşinalığı” yoksa “ört ki ölem”! Mektep, medrese de pek çare değil!


Kaldı ki, bütün bunlar sadece ayrıntı, dostlar!


“Takdir” sözcüğünün ısrarla “taktir” diye yazılması benim de gözümden kaçmıyor elbette!


Hani mesela yani…


Ama inanın; doğrusu yazılırken bile hata yapılıyor…


“Takdire şayan” denir, “Takdirlerine mazhar olmak” denir ama “Takdir ediyorum” denmez! Arapçadan gelme bu sözcük (Ki, takımı taklavatıyla gelmiştir.) birinci tekil şahıs (Takdir ediyorum) olarak kullanılmaz! Küçükler büyüklerini, çıraklar da ustalarını “takdir” edemezler!(Beğenirler, özenirler, o başka.) Öğretmenine “takdirname veren bir öğrenci” bugüne kadar görülmemiştir! Velev ki “büyüksünüz” ve de “ustasınız”… Yine de “takdir ediyorum” söylemini kullanmak pek yakışık almaz! Boş verin siz TDK’yi! Sözcükleri doğru yazmak kadar, doğru “yer” ve “zamanda” kullanmak da gereklidir.


Varsa tabii bir birikiminiz…(Pampersli yıllarınızdan kalma.)


İnanın hiç zorluk çekmezsiniz!


Güzel pazarlar efendim…


(*) Yazı girişinde söz konusu edilen yöre İzmir’in Balçova’sıdır efendim. Şimdiki hali değil tabii. Ü.C.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Gönderme bir yazı olduğunu düşünerek geçtim kuralları..:)Resme de aşinalığımız var hüzün kokan bir yazınızdan..:)İlk paragrafta bir esinti hisseder gibi olmuştum ki..Sadece bir esintiymiş..:)Selamlar..

Profilsiz 
 27.07.2011 22:54
Cevap :
O esintiyi ben de merak ettim şimdi:) Bir ara kulağıma fısıldarsınız umarım:) Sevgiler:)  01.08.2011 14:37
 

Bizim zamanımızda patiska bez kullanılırdı Ümit bey. Kaynatır kaynatır aynı bezle idare ederlerdi. Biz o açıdan şanslı değildik ancak evimizde kütüphanemiz vardı. Babamla hala kitap alışverişimiz vardır. Sahaflardan topladığı ilginç kitapları okuduktan sonra bana getirir, benden de Ardahan'a geçer okunanlar. O yüzden "de"ler "da"larla aramız ailecek iyidir :)) Sevgilerimle efendim.

Nilgün Akad 
 26.07.2011 23:12
Cevap :
Belki yanılıyor olabilirim tabii... Şu sitede haddim olmayarak yazılar yazabiliyorsam bunu; okuduğum yazarlara borçluyum ben. Dile kolay, 32 sene... "Falakaya" dayanırım ama "Türkçesi kirik"" demelerine dayanamam Nilgün Hanım:))) Selam ve sevgilerimle efendim: Not: Şu "yazıyı ensesinden kavrama huyunuza" bitiyorum:) Dandik bir yazı siz yorumlayınca değer kazanıyor. Emeğinize sağlık efendim:)  26.07.2011 23:55
 

Aferin Ümit! Bak yine ne güzel yazmışsın! İsteyince bak oluyor be koçum! Bi de şu yorum tarzını değiştirebilsen, adam olacaksın da... Bak işte o günleri heralde ben göremem!... E ne demişler? Adam olacak çocuk, küçükken yazdıklarından belli olur! Cemce sevgilerimle...

Cem Beraat Çamsarı 
 26.07.2011 9:44
Cevap :
Çapkın:))) Nasıl gidiyor bakalım? "Somut" gelişmeler var mı? "Genç bayanların sevgilisi", "karşı durulmaz erkekkkk!" "Blog Don Juan'ı":))) Haaaa, bu arada... "İş bulabildiniz mi, iş?" Blog karın doyurmuyor malumunuz:)) Size bol şanslar diliyorum tabii:) Selamlar:)  26.07.2011 22:45
 

Balçova olduğunu hemen anladım. Üçkuyular'ın isminden belli de, orada da kuyular olduğunu bilmiyordum. Tabii o zamanlar daha da yeşilliktir. Şimdi bile İzmir'in ağaçsızlığına inat orası yemyeşil. Dağ baharda çiçeklerden sapsarı oluyor. Selam, sevgilerimle...

n. 
 25.07.2011 0:09
Cevap :
30 veya 40 ev vardı benim bildiğim... Dağın eteklerindeki "gerçek" Balçova köyü hariç. Bizim oralara "Balçova altı" derlerdi yanılmıyorsam.Çocukken Balçova'dan ve hatta "İzmir'den "nefret" ederdim... Gözümde tüterdi İstanbul. Bugün de aynı fikirdeyim. Benim için İzmir Belçova'dan sonrasıdır ve Çeşme'de biter. Ama şu gerçek ki; güzel bir yermiş Balçova. Selam ve sevgiler:)  26.07.2011 23:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 312
Toplam yorum
: 4634
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 1625
Kayıt tarihi
: 10.02.07
 
 

Önceleri konuşurdu insanlar, "yazmak", sonraların işi... Duygu ve düşüncelerimizin yanı sıra gözl..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster