Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Şubat '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
733
 

Bir solukta biter hayat demediler ki...

Bir solukta biter hayat demediler ki...
 

Bir evin bir oğlu ne demek anne?” dediğinde ilkokul ikinci sınıfa gidiyordu. Önce öğretmenine sormayı düşünmüştü; ama sonra vazgeçmişti. O, annesinin oğluydu ve en doğrusunu annesi bilirdi. “Bizim senden başka evladımız yok. Bu evin tek çocuğu, yani tek oğlumuz sensin. O nedenle öyle derler.” demişti. Neden arkadaşları gibi onun da kardeşi olmadığının cevabını yıllar sonra halasından öğrenecekti. Eve döndüğünde annesine ve babasına sımsıkı sarılacak, onları çok sevdiğini söyleyecekti. Şaşkın bakışlarını da görmezden gelecekti.

Meraklıydı; ama bunu kimse bilmezdi. Merakını kendince giderir, beceremediğinde de halasına koşardı. Güya merak eden kendisi değildi. Bir gün Ahmet diğer gün Mehmet olurdu. Halası pek kanmış gibi bakmazdı; ama o da umursamazdı.

“Yürümüyor, koşuyorsun; asansöre binmiyor, tırabzandan kayıyorsun; bisikletinin lastiğini iki günde bir nasıl patlatıyorsun hayret ediyorum, arkadaşlarına aptal kafalılar diyorsun, dersleri dinlemediğini söylüyor öğretmenin; ama her nasılsa başarılı oluyorsun ve lütfen arabamı çalıştırıp ınının oynamaktan vazgeç!” vaazını verdiğinde babası, 12 yaşını henüz bitirmişti. Babası konuşurken o, doğum gününde halasının aldığı ve başucunda duran kuyruklu kırmızı Şevrole’yi düşünüyordu. Düzenli aralıklarla tekrarlanan Neler Yapılmalı-Neler Yapılmamalı toplantılarıyla yetinmemiş olacak ki babası, bir de psikiyatra gitmişlerdi. Yaşıtlarından daha akıllı olması ne demekti anlamıştı. “Hiperaktif” kelimesinin ne anlama geldiğini ise halasına soracaktı. Bakalım o da tırabzanı mı suçlu bulacaktı.

Liseli Gülay Abla’yla ödev yapmak iyiydi de neden ikide bir “Sen ne yakışıklı delikanlısın.” deyip öpüyordu! Dudakları yanağına değdiği anda içi bir fena oluyordu. Bunu ne annesine ne de halasına anlatamazdı, biliyordu; babasıyla konuşmalıydı da onun da gözünde pek masum değildi. Ödevlerini artık kendi başına yapacaktı.

Burcu’yu ilk öptüğünde aklına Gülay Abla’sı geldi. Barlar Sokağı’nda biralamış sonra da kendilerini Moda sahildeki banklara atmışlardı. Öpüşmek için en sota yer orasıydı. Neden anlattığını bilmediği, “Burcu biliyor musun, benim bir Gülay Abla’m vardı...” hikayesinin masumiyetine genç kızı inandırması oldukça zor olmuştu. Annesi de her yarım saatte bir “Nerede kaldın?” oğlum diye aramaz mıydı, büyüdüğünü ne zaman anlayacaktı.

İzinsiz aldığı babasının arabasıyla polise yakalandı bir gün. Olmayan ehliyetinin hesabını vereceği yerde “Sevgilime gecikiyorum, bırakın gideyim; ehliyet dediğiniz nedir ki?” deyince araba parka kendi de karakola çekildi. Babası ve halası geldi almaya. Tek kelime konuşmadılar yolda. Ne umarlarsa umsunlardı, aldığı bir ders filan yoktu. Ivır zıvır kuralları olan bir hayat yaşamayacaktı.

Yağmurun sürahiden boşanırcasına yağdığı bir nisan gününde veda etti halası onlara. Ağlayıp ağlamaması gerektiğine karar veremedi saatlerce. Gözlerini ayırmadan izleyen anne babası da korkmuşlardı o halinden. “Ağlamayacağım.” dedi gözlerinin içine bakarak. “Büyüdüm artık. Halamsız da yetebilirim kendime.” sözleriyle bütünleşen bakışların neler anlattığını biliyordu babası. Aralarındaki sevgi bağı hep kuvvetli olmuştu; ama ablası kadar etkili olamamışlardı oğullarının üzerinde. Denetlenemez öz güvenin tehlikeleriyle yüzleşeceklerdi artık.

Hep avukat olmak istemişti, Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Demek ki isyandaş müvekkilerinin davalarını bağıra çağıra takip edebilecekti. Belki de adı “Cazgır Avukat”a çıkacaktı. Oysa tırsacak ne vardı düzende! Hem sevinmiş hem de düşüncelere dalmıştı annesiyle babası. “Aman oğlum, olur olmaz yerde kükreme!” diye nasihatte de bulunmuşlardı. Daha da önemlisi, “Artık ehliyetini al, ehliyetsiz araba kullanan kanun adamı mı olur? Sonra da sana küçük bir araba alalım oğlum. Rahatça gidip gelirsin okuluna.” demişti babası. Sarılmıştı sıkıca. En son ne zaman sarıldıklarını hatırlayamamıştı.

Sıkıldı derslerden, sınavlardan! Verselerdi ya kullanabilene şu ehliyeti. Utandı düşüncesinden. Kanun adamı böyle de düşünmezdi. Babası duysa ne derdi. Kursu kazandı, sertifikasını aldı. Ehliyet için de randevu günü erkenden yollandı Trafik Şubeye. Babası arabasını vermişti. Ehliyeti yoktu; ama dosya numarası vardı. “Babaa, aldım ehliyetimi. Bugün dersim yok, Burcu’yla buluşacağız.” dedi, sahil yolundan Maltepe’ye yol alırken. Çok mutluydu. Burcu’yu da arayıp müjdeyi verse iyi olacaktı. Gözünü telefondan ayırıp yola çevirdiği anda göz göze geldiği adama hızla çarptı. O korkunç took sesiyle frene bastı. Durdu! Elleri titriyor, kalbi yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. Aynadan arkaya baktı. Yaya geçidinin üzerinde yatıyordu çarptığı. Yavaşça çıktı arabadan. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Bağdaş kurdu yere, “Hala, halacığım gel n’olur!” dedi.

“Amirim, kırmızı ışık ihlali. Aracın çarptığı şahıs ölmüş. 34 yaşında, memur, evli. Ailesine haber verdik. Üzerinden bir de Organ Bağış Kartı çıktı. Bugün almış!”

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ata Kemal Bey,bir insanın dünyaya gelişini,çocukluğunu,gençliğini,trafik kazasını ele alıp öykünüzde işlemişsiniz.Realist,bir öykü izlenimi veriyor.Günümüz insanının yaşam anlayışı,istekleri kurgulanmış.Sonuçta,"organ bağışına"da gönderme yapmışsın.İlgi çekici bir öykü.Selam ve saygılarımla.

Hüseyin Başdoğan 
 25.03.2015 18:41
Cevap :
Bir süredir MB'den uzağım, geç yanıtladığım için kusuruma bakmayın hocam! İki talihsiz insanın buluşmasıyla vurgulamak istediğim -sizin de belirttiğiniz gibi- organ bağışı ve cep telefonlarının trafikte yarattığı tehlike. Teşekkürler, sevgiler.  01.04.2015 5:43
 

Ahh telefonlar...Ne olur sanki konuşulmasa. Ya da yol kenarına aracı yanaştırıp sonra konuşulsa. Çok mu zor bu tedbirleri almak? Sonrasında yaşanan bir dizi acı olaylar oluyor ne yazık ki Ata Kemal Bey, öykünüzde olduğu gibi. Çok etkileyiciydi yine her zamanki gibi...Selamlar, mutlu kalın...

Ayşegül HAYVAR 
 07.03.2015 1:01
Cevap :
Konuşmayı bir kenara bırakın, sms çekenler dahi var! Gözün yoldan ayrıldığı bir saniye her şeyin sonu olabiliyor:( Çok ağır yaptırımlar getirilmeli. Tabii suçu sadece sürücülere de atmamak lazım! Telefonla konuşurken kendini yola atan yayalar yok mu! Teşekkürler Ayşegül Hn, sevgiler.  07.03.2015 20:01
 

Tam da çiçekler dolusu günlerin neşesini,keyfini yüreğine yığmaya hazırlanırken,gönlünü süsleyen o eşsiz duyguların ansızın kuruması çok hüzün verici...Bazen kendi yaktığımız yangının acı dumanında kalırız ne yazık ki.Yaşamın kurallar merdivenini dikkatli çıkmak gerek...Bir an önce sonuca ulaşabilme iştahıyla okudum öykünüzü Ata Kemal Şahin bey dostum.Hayatın acımasız yanlarına uyanık olmalıyız daima...Selam ve saygılarımla.

Abbas Oğuz 
 27.02.2015 20:44
Cevap :
Yaşamın tepetakla olması sadece bir “an.” İki genç insan mutluluklarını paylaşmaya giderken yazgılarına yeniliyorlar:( Şu cep telefonu bombasını araçta hiç kullanmamak gerek. Araçla çok seyahat eden biri olarak bluetooth kullanıyorum ve evet, ellerinizi direksiyondan ayırmıyorsunuz; ama -aklınız konuşmada olduğu için- konsantrasyonunuz bozuluyor! Organ Bağışı ise hepimiz için insani bir sorumluluk. Sadece daha iyi anlatılmalı insanlara. Teşekkürler Abbas Bey, sevgiler.  28.02.2015 19:56
 

Merhabalar Atabey. Maalesef işte öyle... Hem ansızın gelir, hem de bir solukta götürür. İnşAllah sağlık, sıhhat ve afiyettesinizdir. Selam ve dualarımla birlikte en Güzel'e emanet olun. Görüşmek üzere, hoşçakalın.

Recep Altun 
 27.02.2015 15:50
Cevap :
Merhaba Değerli Dostum! Yine yoktunuz uzun süredir, umarım siz iyisinizdir! Bizler buradayız işte. Eskisi kadar yazamıyorum; ama ayda 1-2 blog yazmaya gayret ediyorum. Acı bir öykü tabii:( Allah kimsenin başına vermesin! Teşekkürler, sevgiler.  27.02.2015 16:16
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8314
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1125
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster