Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ekim '09

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
841
 

Bizi kimse sevmiyor! Neden? (2)

Bizi kimse sevmiyor! Neden? (2)
 

Hititlerin hüküm sürdüğü topraklar


Osmanlıların Müslüman olanları gözetip, Müslüman olmayanları ezdiği ve yok etmeye çalıştığı iddiası Batının Türklere karşı antipatisinin nedenlerinden biri olarak gösterilir. Buna karşılık, “Biz Osmanlı değil, onu yıkanlarız”, “Benim dedelerim içinde Osmanlı padişahı olan yok, bana tepkin niye o zaman? ”, “Osmanlı kendi yönetici sınıf dışında din-dil ayrımı yapmadan hepsini ezdi. Hatta gayri Müslimler cizye ödeyerek kurtuldu. Ticaretleri ve sanatları babadan oğla devam etti. Ama ön saflara sürmek için Müslüman köylüleri asker olarak aldığı için en çok Müslümanları ezdi” ve benzeri karşı çıkmalar, bu görüşü savunanları etkilemez bile.

Monarşi-saltanat ideal bir yönetim şekli değildir. (Yöneticinin seçimle iş başına gelmesini öngören İslam’a da aykırıdır.) Demokrasilerde seçimlerle iş başına gelen hükümetlere bile bazen bir sonraki seçime kadar tahammül edilemezken, aynı soydan gelen padişahların yüzyıllar süren yönetiminden hoşnut olmayanların çoğunluğu oluşturması normaldir.

Osmanlılar bazı Müslüman araştırmacılara göre, gayrimüslimlere ticarette, yönetimde ayrıcalıklar tanımış ve Müslüman küçük çiftçiyi yaptığı savaşlarda öne sürerek ezmiştir. Hristiyan araştırmacılara göre ise, Müslümanları gözetmiş ve Müslüman olmayanları ezmiştir. 600 yıllık Osmanlı yönetimi boyunca her iddia sahibinin, iddialarını haklı çıkaracak örnekler bulması, bunu da belgeleriyle kanıtlaması mümkündür.

Osmanlının devlet yapısı “millet” prensibine dayanır. (Ancak bununla 19. yy. emperyalistlerinin icadı olan ırk veya milliyetler değil, farklı dinlere mensup topluluklar anlaşılmalıdır.) Osmanlı’da, “Müslüman Milleti”, “Ermeni Milleti”, “Rum Milleti”, “Yahudi Milleti” vardır. Her “millet” kendi dini liderine (Patrik, Şeyhülislam, Hahambaşı) bağlıdır. Kendi “millet”lerinden vergi toplayan, okullarını açan, ibadethanelerini yöneten, her biri vezir statüsündeki, bu dini liderlerdir. Osmanlı idaresinde yönetim Sünni, yeniçeriler Bektaşi’dir. Osmanlı’da kan bağına dayanan asiller sınıfı yoktur. Kişiler, kökenlerine bakılmaksızın, özelliklerine ve yeteneklerine göre belli bir göreve veya statüye getirilir. Haremdeki çok farklı ülkelerden gelmiş, farklı dinlere mensup olup belli bir eğitimden geçirilen kadınlar da, pek çok Batılının zannettiği gibi sadece padişahların eğlenceleri değil, Enderun’da yetişen ve yönetime katılan devşirmelerin eşleri ve padişahların analarıdır. Valide sultanlar ise, Osmanlı sarayının “first lady”leridir. İçlerinde komşu ülke krallarının kızları da, satın alınmış olanlar da, örneğin, asıl adı Besime olup kadın hamamlarında keseci (natır) olarak çalışan, II. Mahmut sokakta görüp âşık olduğu için saraya alınıp Pertevniyal Sultan adıyla Sultan Abdülaziz’in annesi olan, başına devlet kuşu konmuş sıradan vatandaşlar da vardır. Valide sultanlar haremi ve zaman zaman, padişah olan oğullarını da yönetmişlerdir.

Bir başka iddiaya göre, Yunanlılar Anadolu kültürünün ve Bizans’ın mirasçılarıdır. Gerçekte Anadolu kültürünün mirasçıları Anadolu’nun halkıdır.

Anadolu’nun kültürel tarihi taş devri ile başlar. Anadolu ondan sonra da her devirde ve her bölgesinde olmak üzere, toplam sayısı binlerle ifade edilebilecek yerleşim yeri olmuştur.

Dünyanın bilinen ilk tapınağın bulunduğu Göbeklitepe, dünyanın bilinen ilk neolitik yerleşmelerinden olan Nevali Çori, Çayönü vb. ile devam eder. Hurilerin, Hititlerin, Urartuların, Friglerin vb. pek çok uygarlığın beşiği olan Anadolu’da Yunan-Roma uygarlığı da bunlardan biridir.

Avrupa kültürünün atası olarak kabul edilen, Yunan uygarlığı denilen, Anadolu’nun tüm tarihine oranla kısa olan dönem de gökten inmemiş veya yerden bitmemiş, Anadolu’da başlamış, Anadolu ve Mısır, Girit etkisiyle oluşmuştur.

Anadolu başından beri çok çeşitli boyların ortak yurdu olmuştur. Esas olarak Hititleri konu alan “Tanrıların vatanı Anadolu” (Remzi Kitabevi, 1979 s.13) kitabında C.W. Ceram, Anadolu köyleri, yetiştirilen ürünler ve coğrafi çeşitlilik hakkında bilgi verir. Daha sonra Hititlerle ilgili olarak ekler:

”Ele aldığımız konu, genel tarih ve coğrafyadan daha çok arkeolojik araştırmaların anlatımıyla ilişkili olduğundan gözlemlerimizi artık bu noktada kesiyoruz. Bunlar, öğreneceğimiz tarihsel gerçekler karşısında duyacağımız hayreti biraz daha artırmaya yarayacaktır. Tarihsel gerçek ise, böylesine paramparça bir ülkenin ilk çağlarında çeşit çeşit boyların bir araya gelip bir ulus oluşturmasıdır; birleşik bir devlet kurmak için hiç de elverişli koşullar bulunmadığı halde, kısa süre içinde Önasya’nın en büyük siyasal gücü düzeyine erişmesidir; üstelik kültürel etkisini Grek dünyasına kadar uzatması, belki de bunu henüz bilmediğimiz bir derinlikte yapmasıdır.”[1]

Türkleri uygarlıkları yok edenler olarak görmek ve göstermek isteyenlere göre, Bizans uygarlığının yok olmasına sebep Türklerin İstanbul’u fethetmesidir: Kendilerini Bizans’ın devamı gören anlayışlar da tarihsel gerçeklerle bağdaşmaz. Tarihe ve örgütlenmeye bakılınca bu iddiaların gerçek olmadığı da kanıtlarıyla izlenebilir.

Gerçekte, Yunanistan’da ve Balkanlarda yaşayan ve bugün sayıları milyonlarca olan Ortodokslar varlıklarını Türklere borçludurlar. Eğer Osmanlı’nın “milletler” politikası olmasaydı ve İstanbul’u almasaydı, çok büyük bir olasılıkla, halkın tamamına yakını Katolik olacak, bugün aynı bölgede ancak dağ köylerinde yaşayan bir kaç bin Ortodoks kalmış olacaktı.

Bizans’ı bitiren gerçekte 1204’ deki Haçlı seferidir. Haçlılar bugünkü İstanbul, o zamanki Konstantinapolis’e geldiklerinde şehri yağmalamışlar, kıymetli eşyaları yüklemek için Ayasofya’ ya katırlarla girmişler ve orada şarkı söyleyerek eğlenmişlerdi. Gelen Latinler daha ileri gitmeyerek İstanbul’a yerleşmiş, insanları bezdirip kaçırarak ve ticareti ellerine geçirerek, geldiklerinde 1 milyon olan İstanbul nüfusunu Türkler geldiği yıllara kadar 30 bine kadar düşürmüşlerdir. (İstanbul’un nüfusu, Türkler tarafından fethedildikten sonra 17. yüzyılda tekrar 1 milyona ulaşmıştır.) Türkler geldiğinde zaten Ortodokslar ve Ortodoksluk gücünü yitirmişti.[2]

Sonuçta İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi bir felaket ve imparatorluğun yıkılması değil, zaten bitmiş olan imparatorluğun yerli Ortodoks halkı için gerçekleşmesi için dua edilen bir kurtuluş olmuştur. Türkler İstanbul’u aldığı zaman, Fatih Sultan Mehmet kaçan patriğin yerine, bir başka papazı patrik olarak atamış, simgelerini takmış ve üç tuğ (başvezir) seviyesinde yetki tanımıştır.

Batı uygarlığının kökeni kabul edilen Grek-Roma uygarlığının sonraki kuşaklara devredilmesi için Greklerin ne büyük cefalara katlandıkları, dolayısıyla Avrupalıların Greklere ne çok şey borçlu olduğunu göstermek için Greko-romanlar, hikâyeler uydurulmuştur. Örneğin, Osmanlı hâkimiyeti altında yaşayan Yunanlıların ancak yeraltı okullarında eğitim görebildiği Yunan milliyetçilerinin önce uydurup, sonra gerçekmiş gibi kendilerinin de inandıkları bir hikâyedir. Bu hikâyeye göre, Yunanca ve Yunan kültürü yasaktı. Çocuklar geceleri gizlice yeraltı okullarında kendi dillerini ve geleneklerini öğrenmeye çalışıyorlardı. Gerçekte ise, Yunanlıların açtığı ilk okul 1454’de İstanbul’da açılan Patriklik Okuludur. Süreç içinde sayıları artmış 18.yy.a gelindiğinde pek çok şehirde ünlü okullar var olmuştur. Bu okullar da patrikliğin yönetimindeydi ve Osmanlı düzeni içinde herhangi bir sorunu yoktu. Ama patrikliğin Batıda eğitim aldıktan sonra gelip kendi okullarını kuranlarla sorunları olmuştur. Batıcılar ve gelenekçiler arasında sürekli çekişmeler yaşanmıştır.

(Günümüzde, cami olmayan tek Avrupa başşehrinin Atina olduğu söylenmektedir. İstanbul’da ruhban okulu açmaya çalışmanın nedeni halkın ihtiyacından çok Vatikan ile rekabet, ekümeniklik iddiası, İstanbul’u, Konstantinapolis olarak-ölüyü- diriltmeye çalışmak gibi gözükmektedir. Gerçekte ehli kitabın- elinde Tevrat-İncil-Kur’an olanın- din adamına, aracıya ihtiyacı yoktur. Dinini kitabından öğrenir ve uygular. Eğer din bilginine ihtiyaç varsa bunu yetiştirecek fakülteler vardır. Din adamı eğitimini cemaatlere bırakacak yolu açmak tehlikelidir. Yasalar önünde herkes eşittir. Yol bir kez açıldı mı şimdi akla gelmeyen çeşitteki tarikatlar, cemaatler vb. de geçer.)

Bir başka ve sohbetlerde yaygın olarak ortaya atılan iddiaya göre, Osmanlılar Yunanlı annenin küçük çocuğunu kucağından kaçırarak götürüyorlardı: Osmanlılar Yunanistan ve Balkanlardan, 1512’den sonra Anadolu’dan da eğitmek üzere gençler ve çocuklar toplamışlardır. Ancak söylendiği gibi değildir. Seçilmenin kriterleri vardır: Ailenin tek erkek çocuğu olmayacak, babası hayatta olacak, evli olmayacak, çok uzun veya çok kısa olmayacak, sağlıklı ve düzgün fiziğe sahip olacak. Yürüyerek eğitim yeri olan Edirne’ye veya İstanbul Topkapı, Galata sarayındaki eğitim yeri olan Enderun’a gidebilmeleri için -ve Osmanlı askerleri bebek bakımı eğitimi almadıkları için!- çok küçük yaşta olanlar arasından değil, çoğunlukla 10-15 yaş arası olanlar arasından seçim yapılmıştır.

Ticarete ve sanayiye zarar vermemek için büyük kent gençleri ve kırsal kesimde yaşayan zanaatkârların çocukları alınmamıştır. Eğitimi ve şekil verilmesi daha kolay olduğu için uyanık şehir çocukları değil, köy çocukları tercih edilmiştir.

Bu yüzden Hristiyan aileler, hatta Müslüman aileler çocuklarını taşraya göndererek şanslarını denemişlerdir. Saraya ve Enderun’a getirilenler burada belli bir süre eğitim görüp, geleneksel bilimler, Osmanlıca, Arapça ve Farsça, dini eğitim görürler, bu sürenin sonunda bir sınava tabi tutulurlardı. Sınav başarısına ve yeteneğe göre, hattat, tarihçi, mimar, yönetimde vezir ve sarayda hizmetli, orduda asker ve komutan olarak görev yaparlardı. Osmanlı yönetiminde Müslümanlar kadar, Ortodokslar, Yahudiler ve Ermeniler de görev almıştır.

Osmanlı devleti içinde yaşayan azınlıkların dinleri ve kültürel yapıları, birlikleri o kadar iyi korunmuştur ki, Osmanlı’dan ayrıldıktan sonra hiç bocalamadan kendi devletlerini kurup yollarına devam etmişlerdir. (Yine bu sebeple ayaklandırılmaları da kolay olmuştur.) Eğer Osmanlı’nın asimilasyon politikası olsaydı bu mümkün olmazdı.

Anadolu’dan gidenlerin, gitmek zorunda kalanların hikâyelerini anlatanlar, yerlerini, yurtlarını bırakıp Anadolu’ya gelenlerin, gelmek zorunda bırakılanların hikâyelerini nedense pek anlatmazlar. Örneğin[3], “Bütün Müslümanların yeni Yunan Krallığını terk ettikleri Yunan Bağımsızlık Savaşı’ndan (1821-30) kaçarak gelen mülteciler de sayılmış değildir. (…) Osmanlı İmparatorluğuna giren Müslüman mültecilerin yaklaşık olarak doğru tahminleri ancak Onsekizinci Yüzyıl’ın ortasında mümkün olabilmiştir. Böylece 1855 ile 1862 arasında Kırım ile kuzeyinden gelen 230.000 Tatarın yola çıktığı tahmin edilmektedir. (…) 1856 ile 1864 arasında Osmanlı İmparatorluğu’na gitmek üzere 595.000 Çerkez yurtlarını terk etmişlerdir.(…) Müslüman mültecilerin bundan sonraki dalgaları Sırbistan ve Karadağ, sonra da Rus savaşlarıyla, 1876 ile 1878 arasında başlamıştır. Bu dönem için resmi Osmanlı istatistikleri üç yıl için 550.000, 1896 için de ayrıca 296.000 rakamını vermektedir. (…)Balkan Savaşları (1912-13) ve ardından gelen Türk İstiklal ve Rus İç Savaşları büyük bir göç dalgasına yol açtı.1923 Lozan hükümlerine göre 400.000 Türk Yunanistan’dan ayrıldı. (…) 1935 nüfus sayımı Türkiye’de yaşayanların 15.196.000’unun ülke içinde, 962.000’inin ülke dışında doğduklarını gösteriyordu. dışarıda doğanlardan 368.000’i Yunanistan’dan, 227.000’i Bulgaristan’dan, 158.000’i Romanya’dan ve 70.000’i Sovyetler Birliği’nden gelmişlerdi.(…) 1980’de resmi rakamlar toplam olarak Bulgaristan’dan 480.000, Yugoslavya’dan 303.000, Romanya’dan 122.000 ve Çin Türkistan’ından 3.000 kişinin geldiğini göstermektedir. (…) 1988 mayısında Bulgaristan’ın zorunlu asimilasyon politikasına direnen birkaçyüz Türk’ün sürülmesi üzerine Türk azınlığın büyük bir kısmı ülkeden kaçtı. 1989 haziran başı ile ağustos sonuna kadar 300.000 Türk Bulgaristan’dan sınırı aşarak Türkiye’ye girdi.”



[1]Hitit (M.Ö.1750-1200) başkenti Hattuşaş arşivindeki bir çivi yazılı belgede 17 Anadolu kralından biri olarak Turki kralı İlşu Nail’in adı geçer. Hurri ve Urartu dillerinin Asya kökenli olduğu kabul edilir. Bazı araştırmacılar Sümerce içinde Türkçe kelimeler olduğunu, hatta Sümerlerin Türkler olduğunu ileri sürerler. Bu konuda yeni araştırmalara ve değerlendirmelere gereksinim vardır. Ancak verilerin gösterdiğine göre, Anadolu’da Hint-Avrupa değil, Ural Altay dillerini konuşan halklar da vardı. Ural Altay kökenli bir dil olan Türkçe bu nedenle de, yani öncesi olduğu, hazır bir taban bulduğu için kolayca benimsenip yaygınlaşmış olmalıdır. ( Oğuzlar Anadolu’ya gelen Türk kavimlerinin sonuncusudur. Onlardan önceki yıllarda ve yüzyıllarda gelenler içinde Acaraylar, Sakalar, Kardular, Sabirler- Hazarlar, Hunlar içindeki Ağaçeriler vardır.)

[2] Bizans kralı VIII. İoannis Palaiologos 1439 yılında Katolik birliğinin ilanına katılır. Bu girişimde kendisine danışmanlık yapan dört filozoftan üçü İstanbul’a Türk yanlısı olarak döner. Latin külahı görmektense, Türk sarığı tercih edilir hale gelir. Avrupa da Konstantinapolis’i gözden çıkarmıştır ki, 1453 yılında fetih sırasında imparator XI. Konstantinos Paleologos’un yardım çağrısına karşılık Avrupa’dan 700 kişilik sembolik bir destek kuvveti gönderilir.

[3] Margaret Bainbridge, Dünyada Türkler, Say Yayınları, 1995 Ortak çalışma, alıntı yapılan ‘Dış Türkler’ bölümü, Andrew Mango tarafından yazılmıştır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 170
Toplam yorum
: 110
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 4335
Kayıt tarihi
: 19.06.09
 
 

1958  doğumluyum. Arkeologum. Evliyim. Çocuğum yok. Çalışmıyorum. Yıllarca çalıştıktan sonra, zam..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster