Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Mayıs '12

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
372
 

Bozkırdaki çocuk; oyuncakçı…

Bozkırdaki çocuk; oyuncakçı…
 

Görsel: boomeryearbook.com


 Yerden misketlerini toplayıp cebine doldurdu. Ayağa kalkıp, sanki temizlenecekmiş gibi, üstünü başını çırptı…

 Yerdeki bir taşa tekme savurdu. Taş sekip benim ayağıma geldiğinde sanki ayağım çok acımış gibi yaptım. Hiç aldırmadı…

 Cebine doldurduğu misketlerini şıkırdatırken, benimle değil de kiraz ağacının tepesindeki kargayla konuşuyormuş gibi, ağacın üst dallarına bakarak konuştu.

-  Biliyor musun? Sen çok büyüdün…

 Gazeteden başımı kaldırıp, gözlüğümün üstünden “ne diyorsun?” der gibi baktım yüzüne.

 Koca kafasını sallaya sallaya ve gözlerimin içine bakarak “evet çok büyüdün”  diye tekrarladı… Parmaklarının ucunda yükselip, ellerini havaya kaldırdı:

 Bundan bile fazla büyüdün.

- Yani?

- Yani sen çok yaşlandın diyeceğim de, korkumdan diyemiyorum. Kafama terlik atıyorsun.

- Ne istiyorsun gene?

- Oynamak istiyorum!

- İyi ya, rahat oyna diye bahçeye çıktık. Her yer senin, istediğin gibi oyna.

- Hayır! Onu demiyorum. Ben kendi oyuncağımı yapmak istiyorum.

- Eh, yap o zaman…

  Burnundan akan sümüğünü, bana inat, koluna sildikten sonra sıkıntıyla “offf” çekti… Sonra hiçbir şey olmamış gibi yanıma sokularak sürtündü. Cebinden misketlerini çıkartıp gösterdi:

- Bunları hatırlıyor musun ihtiyar?

- Hatırlamaz mıyım, çocukluk misketlerim onlar. Bak şunun adı Tom Miks, şu yeşillinin adı Zagor, şu tombilik olan da Çiko…

- He, insan yaşlanınca böyle oluyormuş demek ki!

- Ne demek istiyorsun?

- Yaşlanınca eskileri hatırlıyorsun, ama az önce olan biteni unutuyorsun. Mesela gününün yarısı gözlük aramakla geçebiliyor. Bulamayınca da bana kızıyorsun.

- Kızarım tabi, saksıya çamurdan burun yapıp, gözlüğümü takıyorsun. Nerden bileyim…

- Ama sana çok benzemişti he…

- Şımarık velet!

- Kızmazsan bir şey diyeceğim ihtiyar.

- Senin söylediğin her şey beni kızdıracak kıvamda olduğu için söz veremem velet. Beni sürekli  aşağılıyorsun, yaşlanmak alay edilecek bir şey değil ki…

Gözlerimin içine sevgiyle baktı, minik elleriyle yanağımı okşadı.

- Aşağılamak için söylemiyorum, yanlış anlama beni.  Ama “büyük” davranmadan nefret ediyorum. Oyna benimle ya, ne olursun?

Misketleri yeniden gösterdi:

- Bak Tom Miks’ in, Zagor’ un, Çiko’ nun bile canları sıkılıyor…

- Hah, bir misketler kalmıştı avutmadığım. Sıra onlara geldi.

- Bak ihtiyar, madem geçmişi hatırlıyorsun, çocukken kurduğun bir hayali hatırla.

- Bir sürü hayalim vardı, hangisinden söz ediyorsun?

- Hani oyuncak fabrikası kuracaktın ya! Çocuklar için ilginç ve doğal malzemelerden oyuncaklar yapacaktın ya… Hani çocuklar hem oynayacak, hem düşüneceklerdi ya…

- Oh-ooo, çok eski bir hayal o… Daha ilkokuldaydım, demiryolunun kenarına oturur, kara trenin oyuncağını yapmayı hayal ederdim…

- Ama kaç sene kurdun bu hayali, hatırlasana. Onaltı yaşındayken ilk ahşap oyuncağı yapmıştın, kimselerde olmayan bir oyuncaktı. Hatta oyuncak fabrikasının adını koymuş, logosunu bile çizmiştin.

- Evet, hala duruyor o oyuncak. Çizdiğim kâğıt da duruyor, görmek ister misin?

- Ben gördüm zaten ihtiyar, o yüzden hatırlatıyorum.

- Bir oyuncak daha düşünüyordun hani, misketlerle çalışan makinalar…

- A, evet, hatırladım, ne güzel bir projeydi o.

- Heh işte… Bak misketlerin de canı sıkılmışken, bana bir oyuncak yapsan diyorum. Ben o pis plastiklerden, bana hiçbir şey vermeyen oyuncaklardan bıktım be moruk…

- Bilmem ki… Nasıl yapsak?

- Bak alet, edevat eksiğin yok, birkaç makine ihtiyacın olabilir, ama onlar olmadan da yaparsın sen bu işi. El melekelerin hala yerinde, henüz kafan da yerindeyken…

Yüzüne nasıl baktıysam, başını utanarak önüne eğdi, sessizce konuştu:

- Yani dimağın hala yaratacak güçte demek istiyorum. Eh, ömür dediğin de bitti, bitecek… Kazık çakmayacaksın ki dünyaya… Hazır yapacak gücün varken diyorum. Yani yapsan da geleceğe bıraksan diyorum. Oyuncaklar unutulmasa diyorum.

- Haklısın galiba velet.

Sanki kabul etmişim gibi havalara fırladı, sevinç çığlıkları attı.

- Haydi o zaman moruk, hemen başlayalım!

- Dur bakalım önce projelendirelim…

Bir koşu eve gitti, taslak defterini, kalem ve silgi getirdi. Bahçede çizmeye başladık. Her çizgide coşku dolu nidalar çıkartıyordu…

Bir ara durdu, yüzüme baktı, güldü:

- İhtiyar, şu anda yüzünün halini bir görsen, öyle sevimli oldun ki.

- Ne var yüzümde?

- Gözlerinin içi gülüyor, tıpkı bir çocuk gibi çiziyor, çizerken de çok eğleniyorsun.  Tıpkı eski günlerdeki gibisin.

- Eski günler derken hangi günleri kastettin?

- Hani şu “bozkırdaki çocuk” günlerin! Tornet yaptığın, oyuncaklar yaptığın, oklar, yaylar yaptığın, tahtadan atlarla koşturduğun, kızların saçına sakız yapıştırdığın günlerdeki gibisin. Çok yaşa sen olur mu?

- İyi de bunları nerede yapacağız velet?

- Bak ben sana göstereceğim.

Birlikte ofise geçtik, odaları dolaştık, en son mutfakta karar kıldık.

- Bak ihtiyar çalışma odanı biraz düzenlemek gerekecek, birkaç kitaplık, raf takım kutusu falan alman gerekecek. Mutfağa da tezgâhı kurarız.

- İyi de matkap lazım, daha sonra freze, torna lazım olacak…

- Haydi gel alışverişe gidelim…

Birkaç saat sonra arabanın içi tahta parçaları, el aletleri ve bir masa matkabı ile geri döndük. Mutfaktaki masayı çalışma tezgâhı haline getirdik.

İlk parçayı kesip yapıştırdığımda sevinç çığlıkları atmaya başladı…

Oyuncağın kolunu çevirip çalıştığını gördüğünde ise nasıl bir coşkuyla dolduğunu anlatamam sizlere…

Ya, işte böyle…

İçimdeki velet yine boş durmadı…

Şimdi onunla birlikte ahşap oyuncaklar yapmaya başladık.

Onun sayesinde 45 yıllık hayalimi canlandırdım. Mutfak akşamları atölye oluyor, sabahları eski haline geri dönüyor. Biraz yoruyor beni velet, ama kendisi çok eğleniyor…

- İyi de çocuk, bunları yapıp ne yapacağız?

- Satarız ihtiyar!

- Kime satacaksın? Millet ahşap oyuncaksızlıktan ölüyor mu sanki?

- Kızdırma beni ihtiyar, sen ne yapacağını çok iyi biliyorsun bu oyuncakları. Sanki bilmiyor muyum ne yapacağını?

- İyi, tamam! Kimseye söyleme ama…

                                  Siz ne yapıyorsunuz peki? İçinizdeki çocuk size neler yaptırıyor?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İçimdeki çocuğun seslerini duyuyorum ama pek dinlemiyorum galiba.. bazen başını okşuyorum, bazen dinler gibi yapıyorum.. Kıramıyorum onu. bazen ona "artık büyüdüm ben sen de büyü" diyorum... ama onu dinlemek lazım biliyorum:)

sema öztürk 
 15.05.2012 17:12
Cevap :
Sevgili yağmur zamanı; hata ediyorsunuz bence, onu dinleyin ve zaman zaman onun için bir şeyler yapın... Yaramazlıklarına göz yumun, sizi çok mutlu edecektir. :-) Sevgi ve saygılarımla..  16.05.2012 11:21
 

Çok... Ama çok güzel bir yazıydı. Okurken keyif aldım ve çocukluğumun beni esir aldığı yetişkin(!) anlarımı hatırladım... Kaleminize sağlık...

Selime Akdeniz 
 05.05.2012 21:02
Cevap :
Çok teşekkür ediyorum sevgili Akdeniz... Haydi siz de o güzel yumurcağı çıkartın ortaya... Birlikte oynayalım, birlikte kapı zillerini çalıp kaçalım, bir dal parçası için kavga edelim, eğlenelim... Hayat başka türlü yaşanmıyor. Gelin birlikte çocuk (hatta kendimiz) olalım... Sevgi ve saygılarımla...  05.05.2012 23:24
 

Yazınızı okuyunca aklıma hemen Doğan Cüceloğlu'nun "İçimizdeki çocuk" kitabında yazılanlar geldi. Birçok kişisel gelişim seminerlerinde eğitmenler bu kitaptan örnekler vermişlerdir. Herkesin içinde bir çocuk ve bir ebeveyn vardır. Değişik zamanlarda bu iç duygular ortaya çıkar. Karşılıklı iki kişi içlerindeki çocukları konuşturduklarında zaman zaman anlaşamazlarsa da, taraflardan biri ebeveyn rolüne soyunursa o zaman anlaştıkları görülür. Blogunuzda da belirttiğiniz gibi içimizdeki çocuk hiçbir zaman ölmez. Kendi çocuklarıyla, hatta torunlarıyla oyun oynayanlar, bir şekilde çocukluk özlemlerini giderirler. Bir öykü halinde belirtiğiniz blogunuzdan gerekli dersler çıkarılmalıdır Haluk bey. Saygılar, sevgiler...

Erol Özışık 
 05.05.2012 10:25
Cevap :
Bir abartılmamış "kendi kendine sohbet" öyküsüyle hepinizin içindeki çocuğu oyuna çağırıyorum sevgili Işık... Daha bu gün, bir oyuncağımın öyküsünü dinleyen anne, gözyaşlarını tutmaya bile gerek görmeden, "bana içimdeki çocuğu hatırlattınız, ne büyük eziyetler etmişim ben ona, nasıl bir hücreye tıkmışım onu" diyerek coşkuyla ayrıldı yanımdan... Bir hafta önce genç bir anne "bana bunları yapmasını öğretir misiniz?" diye sorduğunda "mutluluk taklaları atarak öğretirim" dedim ve o genç anne önümüzdeki hafta benim çırağım olacak ve bebeğiyle birlikte içindeki çocuğunu da yetiştirecek... İşte tüm bunlar "kişisel gelişim" öykülerinin en gerçeği ve en önemlisidir bence... ben buna kişisel gelişim demiyorum da; çocuksal gelişim diyorum işte... :-) Sevgi ve saygılar sunuyorum...  05.05.2012 23:20
 

Ah Haluk Ah... Şu benim içimdeki zıpır oğlanla seninki iyi arkadaş olurlar gibi geldi bana yazını okuyunca... Hayatımın bütün kapılarındaki zilleri çalıp çalıp kaçsınlar... En azından açamadığımız kapıları açarlar belki... Dostlukla...özlemle...

yeşilsoğan 
 04.05.2012 20:18
Cevap :
Ah güzel dostum, gel şu çocukları tanıştıralım, eminim çok güzel arkadaş olacaklardır... Gel bir gün, oyuncaklarıyla birlikte oynasınlar... Topaç çevirsinler, yeni oyuncağım "takkidi" ile oynasınlar... Ve bütün kapıların zillerini açlıp kaçsınlar, açılmamış tüm kapıları açsınlar... (Çok önemli not; bu akşam hani o bildiğimiz mekanda -bir ara- seni düşünerek keyfe aldım hayattan, bilmeni istedim.) Dostlukla, sevgiyle, özlemle,saygıyla güzel dost...  05.05.2012 23:12
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 90
Toplam yorum
: 1679
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2075
Kayıt tarihi
: 27.05.07
 
 

Yaşayacağım yıllar yaşadıklarımdan daha az... Öyleyse "adam gibi yaşamalı" diye düşünüyorum. Kola..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster