Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ekim '17

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
153
 

Çağdaş Ulusalcılık Nedir?

Çağdaş   Ulusalcılık   Nedir?
 

  

        

Teknolojik araç ve imkanları kullanmak, bir halkın ya da toplumun çağdaş ulus olduğu anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde devlet olmak ta uluslaşmak için yeterli değildir.

Çağdaş uluslaşmanın temel anlamı; iç içe ya da belirli sınırlar dahilinde zorunlu birliktelik kurmuş halkların, birbirlerinin temel insani haklarını tanıyıp barış içerisinde yaşamasıyla ancak mümkündür.

Özellikle Ortadoğu’da yüzyıllardır din, mezhep, ırk, sınır, çıkar ve siyasi çatışmaların hız kesmeden devam etmesi, bölge devletlerinin çağdaş ulusalcılıktan ne kadar uzak olduklarını kanıtlamaya yetmektedir.

Belirtilen mantık çerçevesinde bölgede egemen olan her ırk, din ve siyasi yapı, diğerlerini sürekli baskı ve zulüm altında ezmeleri neticesinde, yaşanan çatışma ve olaylar, artık eski yapay ulusalcı devletlerin daha fazla ileri gidemeyeceklerini göstermiştir.

Çünkü çağın sağlamış olduğu teknik, bilgi ve kolay iletişim, yapay ulus devletlerin tüm yalan ve hilelerini olduğu gibi deşifre etmektedir.

Örneğin herhangi bir bitkinin yeşerip çiçek vermesi için nasıl ki uygun toprak ve iklimin varlığı şart ise, bir toplumun çağın şartlarına göre gerçek bir ulus olması için de, hayal ürünü olan tüm soyut şovenist saplantılardan arınarak, pozitif bilimsel düşünce yapısını ilke edinmesine bağlıdır.

Çağdaş pozitif bilimsel düşünceyi gavur ve şeytan işi diyerek lanetleyip, arkasından bu düşüncenin icatlarından yararlanarak yaşamak, iki yüzlülük ve sahte ulusalcılıktan başka bir anlama gelmemektedir.  

Kısa bir tarih ve sosyolojik inceleme yaparak, dünya yüzünde yaşayan insanların hangi aşamalardan geçerek, çağdaş ulus toplum olduklarını daha net anlamaya çalışalım.

Bilindiği üzere insan türü M.Ö. 165 milyon yıllarında Homo Sapienslerin küçük gruplar şeklinde, mağara ve ağaç kovuklarında yaşayarak sosyalleşmeye başlamışlardır. Daha sonra M.Ö. 65 bin yıllarında Avcılıkla (Paleolitik) birlikte, bu küçük gruplar biraz daha çoğalmaları sonucunda, yaşamlarında ilerleme ve değişimler yaratmışlardır.

Paleolitik çağdan itibaren yaklaşık aradan geçen 50 bin yıl sonra, Neolitik aile düzeni ve tarımsal üretim yaşam biçiminin gerçekleştiği görülmektedir. Tarım ve toplayıcılıkla başlayan yaşam, insan bilincinde büyük düşünce ve zekâ gelişmesini yaratıp, ailenin kan bağına dayanan köy topluluklarını oluşturmuştur.

Bu aşamadan sonra insanlar köy, kasaba ve ilk şehirsel yaşama adım atmalarıyla, daha çok soyun uzantısı olan anaerkil akraba, din ve ekonomik ilişkilerle birbirine bağlı Aşiretsel (Feodal) sosyal düzene geçmişlerdir.

İfade edilen bu dönemler içerisinde, ananın soyuna ve yönetimine bağlılığın dışında, üstün millet, üstün din, üstün dil ve üstün ulusun varlığından kimsenin bahsetmesi mümkün değildi. Çünkü kan bağıyla akraba aşiretçiliğine dayanan yaşam şekli, adeta sınırları genişlemiş akraba aileler konfederasyonu anlamına gelmekteydi.

Gerek doğal kaynakların daha akıllıca değerlendirilmesi, gerekse ilkel (Pro) bilime dayalı çalışmaların ilerlemesi, insan nüfusunda önemli bir artışı sağlamıştır.

Çoğalan insan nüfusunun kontrolü ve mevcut yaşam olanakları, yeni bir düşünce ve sosyal sistemin var olmasını zorunlu kılmıştır.  Bu sosyal çatının adı; din temelli Milliyetçilik olmuştur.

Din ve soyluların birleştirdiği insan toplulukları, uzun süre milliyet şemsiyesi altında yaşamış olsalar da, kendi ana dil kültürüne dayanan ulus olma bilincine henüz kavuşmuş değillerdi.

M.Ö 2. yüzyılda Çinliler tarafından kâğıdın icat edilmesiyle, dünya toplumları içerisinde okuma ve yazmanın gelişmesi, halkların ana diline dayanan kültür duygusunun uyanmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur.

Böylece el yazmalarına dayanan eğitim ve okuma bilimi geliştikçe, dünya toplumları din, soy ve dilin de içerisinde yer aldığı özsever (Narsist) feodal millet olma düşüncesini iyice yükseltmiştir.

Gelinen bu aşamada dinsel ve askeri gücü elinde bulunduran halklar, diğer birçok halk ve toplumları hem din açısından hem de dil bakımından derin bir asimilasyona tabi tutup kendi aralarında eritmişlerdir.

İşte Millet kelimesi; dilimize Arapçadan geçmiş olup, Arapça- milla şeklinde olup, din ve mezheplere bağlı cemaati ifade etmektedir. Arami /Süryanicede ise Mela ifadesiyle (Lügat) dil anlamındadır. Millet ya da milli toplumsal olgu, diğer toplumlarda da kendi dil ailelerine göre benzerlikler taşıyıp daha çok anadil açısından önem kazanmıştır.

Özellikle Müslüman toplumlarda Arap İslam din ve dilinin baskın olması neticesinde, bu topluluklarda millet kelimesi Arapçada ifade edildiği gibi daha çok din ve mezhepsel olarak birbirine bağlı toplulukları içermektedir. Orta Çağ’da insan topluluklarını bir arada tutmak ve kontrol etmek amacıyla, “Millet” feodal düşünce şekli, en büyük sosyal yönetim etkisine sahip olmuştur.

Diğer taraftan Orta Çağ’ın son dönemlerine doğru Alman asıllı Johannes Gutenberg’in matbaayı icat emesiyle, dine bağlı yönetilen toplumsal yapı, yavaş yavaş değişim göstererek çağdaş uluslaşmaya doğru evrilmiştir.

Matbaanın gelişmesiyle birlikte anadile dayanan kültürün temel belirleyici faktör olması, aynı zamanda coğrafi ve jeolojik araştırmalarla birlikte, gerçek ulus toplum olma düşüncesi her geçen büyük bir önem kazanmıştır.

İfade edilen pozitif bilimsel çalışmalar ışığında, eski din ve soy üstünlüğüne dayanan millet olma düşüncesi, ilk önce Avrupa ve Batı toplumlarınca terk edilip, Çağdaş ulusal toplum olma yolunda ilerlemişlerdir.

İlk önce Avrupa ve Batılılar tarafından yaşama geçirilen “Çağdaş Ulus ya da Ulusalcılık” ilkelerini kısaca şu şekilde sıralayabiliriz.

1-Her şeyden önce bir üst ulus dilin meşruiyetiyle birlikte, diğer azınlık halkların anadillerini yaşatmasını sağlayan resmi hukuki toplumsal sözleşmenin yapılması.

2-Ulusların kendi kaderlerini ve birden çok halkların yaşadığı devletin, gerçek ulus yolunda ilerleyebilmesi için din ve devleti birbirinden ayıran “Laikliğin” kabul edilmesi.

3-Dinin pozitif bilimsel çalışmaya engel teşkil etmemesi için, din ile bilimin ayrıştığı “Sekülerizm” ilkesinin kabulü.

4-Orta Çağ’dan kalma zorunlu din eğitim anlayışı tamamen ortadan kaldırılıp, inanan ve din eğitimi almak isteyen kişilere bu eğimin verilmesinin kabul edilmesi.

5-Siyasal, sosyal, ekonomik. Etnik ve politik açıdan her türlü üstünlük taşıyan düşünceler, temel insan haklarına dayanan Anayasal ilkelerle ortadan kaldırılması.

6-Şiddet içermeyen ve kişileri rencide etmeyen siyasi düşüncelere, faaliyet yürütecekleri gerekli yasal hakların tanınması.

7- Ülkenin ekonomik gelir dağılımı başta olmak üzere eğitim, sağlık ve diğer tüm hizmetlerin herkese eşit şekilde sunulmasının anayasal hak ve güvenceye bağlanması; modern ulusalcılığın başta gelen en temel ilkeleri olmuştur.

Bunların dışında üstün, din, üstün ırk, (Millet) ve üstün siyasi düşünce saplantısıyla yaşayan toplum ve ülkeler, ne kadar modern teknik ve araçları kullanıp ekonomik imkanlara sahip olsalar da, asla modern ya da çağdaş ulus sayılamazlar.

Çünkü çağdaş ulusalcılık her şeyden önce, bir ülkenin iç barışını sağlamasının yanında, din ve ırkçılığa dayanan hayal ürünü şovenist düşünce yaşam bilincinden tamamen arınmasıyla mümkündür.

Bölge ülkelerinde sürekli din ve ırk milliyetçiliği adıyla iç ve dış çatışmalar devam ettiğine göre, demek ki bu ülkelerin ulusalcılıkları yapay ve bilimdışılıktan başka bir şey değildir.

Pozitif bilimlere göre düşünen kültürlü toplumlar, sürekli hayalcilik ve herkesten üstünlüğe dayanan düşüncenin, ulusalcı olduğu asla söz konusu dahi edilemez ifadesinde bulunmaktadırlar. İşte çağdaş olanlarla, çağdışı ulusalcılığın gelişim ve yaşam tarihçesi kısaca bu temele dayanmaktadır. Asıl değerlendirme okuyucuların taktiridir.   

 

Cemal  Zöngür

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Her maddeye ayrı ayrı girmek elbette ki mümkün değil ama şunu söylemeliyim ki bizde "laiklik" din ve devletin birbirinden ayrılması olarak kabul edilmiş olsa da gerçek yaşamda hiçbir zaman din ve devlet birbirinden ayrılmamış aksine Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden dine ayar verilmeye çalışılmıştır. Nitekim sayıları çoktan 100.000 geçen imam bizde devlet memurudur. Sekülerizme gelince eminim ki Türk halkının büyük bir bölümü daha sekülerizmin ne demek olduğunu bile bilmiyordur. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 14.10.2017 22:12
Cevap :
Mustafa Bey merhaba; yorumunuzla katmış olduğunuz değere çok teşekkür ederim. İfade ettiğiniz gibi Laik olduğunu iddia eden bir ülkede, devlet memuru olarak müftü, yardımcısı, imam, vaiz ve diğer işlerde çalıştırılan 300 000 din görevlisi çalışmaktadır. Bu suç Diyanet İşlerini kuranlarındir. Böyle bir gülünç ülke dünyanın başka bir yerinde görülmemektedir.Selamlar   15.10.2017 18:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 87
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 549
Kayıt tarihi
: 27.03.16
 
 

Eğitim: Yüksekokul, Meslek: Yönetim, İlgi Alanım: Tarih, Felsefe ve Sosyoloji üzerine araştırma. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster