Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Eylül '16

 
Kategori
Çocuk Psikolojisi
Okunma Sayısı
598
 

Çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi için iki temel duygu: sevgi ve güven

Çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi için iki temel duygu: sevgi ve güven
 

Yeni doğmuş bir bebeğin duygusal ve fiziksel ihtiyaçları neler olabilir? Bu konuda biraz empati yapmaya çalışalım. Düşünün ki, anne karnı gibi son derece güvenli ve huzurlu bir ortamdan ayrılıp hakkında hiç bir şey bilmediğiniz bir dünyaya gözlerinizi açmışsınız… Doğar doğmaz yaşama tutunmak için oksijen almak zorunluluğu hissedersiniz ve aldığınız her nefeste daha önce hiç işlev göstermemiş olan akciğerleriniz yoğun bir yanma hissi ile çalışmaya başlar. Bu yanma hissi derin bir acı duymanıza neden olur ve ağlamaya başlarsınız. Artık hiç bir şey eskisi gibi değildir ve deyim yerindeyse cennetteki hükümdarlığınız sona ermiş ve adına “yaşam” denilen bambaşka bir gerçekliğe uyanmışsınızdır. Sizi annenizle bir bütün olarak hissettiren göbek bağınız kopartılmıştır. Bilinmezliğin hüküm sürdüğü bu yeni ortamınızda ruhunuz tarifsiz korkularla dolu; acı hissinin hâkim olduğu bedeniniz ise aç, çıplak ve savunmasızdır. Tüm bunların yanı sıra, hayatta kalabilmek için bir başkasının desteğine muhtaç durumda olduğunuz gerçeği ile karşı karşıyasınızdır. İşte böyle bir durumda en çok ihtiyaç duyacağınız duygu: güvende olduğunuzu hissetmek olacaktır.
 
Her bebeğin doğumla birlikte yaşadığı bu durumlar, ünlü psikanalist Otto Rank tarafından “doğum travması” olarak nitelendirilir. Rank’a göre, insanların hayatları boyunca yaşadığı birçok psikolojik rahatsızlık, maruz kaldıkları doğum travmalarının şiddetine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Rank, bir bebeğin yaşadığı bu ilk travma karşısında kendinin güvende olduğunu hissetmesinin önemine vurgu yaparak bunun doğum travmasının verdiği negatif etkiyi azalttığını ifade etmiştir.
 
Temel güven duygusu: Gelişim Psikolojinin önde gelen isimlerinden Erik Erikson, bir bebeğin yaşamının ilk dönemlerinde ihtiyaç duyduğu en temel duygunun güvende olduğunu hissetmek olduğunu öne sürmüştür. Erikson’a göre, 0-1 yaş arası dönemdeki bebekler, ilk olarak temel güven duygusu oluşturma eğilimli bir gelişim gösterir. Bu temel güven duygusu, eşyanın hakikatini öğrenip bu hususta emin olmaya yönelik bir ihtiyaçtan kaynaklanır. Bebek, hakkında hiçbir şey bilmediği bu yeni dünya ve dış gerçeklik hakkında tutarlı ve güvenilir bilgiler oluşturmak için çabalar. Bunu yaparken de nihai amacı, kendi varlığını ve benlik bütünlüğünü garantiye almaktır.
 
Bebek, ilk olarak bakımına muhtaç durumda olduğu kişinin varlığından ve devamlılığından emin olmak ister. Burada annenin davranışları önem kazanır. Bebeğin temel ihtiyaçları annesi tarafından düzenli ve tutarlı bir şekilde karşılandığı oranda kendisinin güvende olduğuna dair bir algı gelişir. Örneğin, bebeğin uzun süre aç ve yalnız kalması gibi konularda yaşanılabilecek herhangi bir belirsizlik ve eksiklik onda dünyanın güvenli bir yer olup olmadığına dair ilk düşünce tohumların atılmasına sebebiyet verir.
 
Gelişiminin ilerleyen aşamalarında bebek; gündüzün akşamı takip etmesi, yer çekimin varlığı, mekânın belli sınırlara tabii olması, zaman kavramı gibi hayatın işleyişine dair temel yasaları zamanla içselleştirmeye başlar ve bu konularla ilgili zihninde bir takım tutarlı şemalar geliştirir. Oluşturduğu bu zihinsel şemalarla ilgili herhangi bir çatışmanın ya da belirsizliğin olup olmaması, bebekte temel güven duygusunun gelişmesinde ya da eksik kalmasında etkili olur.
 
Bu dönemde “temel güven” duygusunu mümkün olduğunca az kırılmalarla geliştirebilen bir bebek, bir sonraki döneme de sağlıklı bir geçiş yapar. Fakat aynı dönemdeki bir bebek; annesinden yeterli bakım alamayıp duygusal ve fiziksel bir ihmale uğrarsa, annesini talihsiz bir şekilde kaybederse ya da kendisi ve annesi; savaş, göç, doğal afet gibi travmatik olaylara maruz kalırsa bu durumların sonuçları çok vahim olacaktır. Bu bebeğin, yaşadığı hayata dair ilk temel güven duygusu ciddi anlamda yara alacak ve bu duygu yerini “temel güvensizliğe” bırakacaktır. 
 
Gelişimin bu kritik evresinde hissedilen temel güvensizlik duygusu, bebekler birer yetişkin olduklarında da bilinçdışı bir takım yanılsamalarla varlığını hissettirebilir. Örneğin, bazı insanların ortada bir sebep yokken kendilerine bir zarar gelebileceği, bir felaketle karşılaşabilecekleri ya da varlıklarının tehdit altında olacağı gibi duygulara kapılmaları bilinçdışında hissedilen temel güvensizliğin birer yansımalarıdır. En ufak bir olumsuz durumdan felaket senaryoları çıkarmak da, derinlerinde hissedilen temel güven eksikliğinin bir ürünü olma olasılığı yüksektir.
 
İlginçtir ki, temel güven duygusu eksikliğinden kaynaklanan duyguları hayvanlar da yaşayabiliyorlar. Bunu kendi hayatımdan vereceğim bir örnekle paylaşmak istiyorum. Bizim Kivi isimli bir kedimiz var. Kivi, yavruyken annesi tarafından bakılmadığı gibi aynı dönemlerde kendisinden büyük başka kedilerin fiziksel saldırısına maruz kalmış… Sonrasında bakması için bir arkadaşı tarafından eşime verildi. Gelişiminin ilk döneminde çeşitli travmalara maruz kalan Kivi, sonraki süreçte eşimin yoğun sevgi ve ilgisiyle büyütüldü. Eşim, onun her anlamda rahat etmesi için deyim yerindeyse üzerine titredi diyebilirim. Bugün yetişkin bir kedi olan ve dışarıdaki cinslerine göre daha rahat koşullarda bizle beraber yaşayan Kivi, herhangi anormal bir olay gerçekleşmezse hayatından gayet memnun olarak yaşamını sürdürüyor; ancak tehdit ya da belirsizlik içeren ortam ve durumlar karşısında aşırı güvensiz tepkiler sergileyebiliyor. Örneğin, veterinere gitmek için evden çıkardığımızda -ortada herhangi bir tehdit olmadığı halde- çok yoğun bir kaygı yaşıyor öyle ki, eşimin kucağına sımsıkı sarılıp eve gidene dek tedirgin bir şekilde miyavlıyor. Aynı şekilde, gök gürültüsü ya da evde ani bir ses duyduğunda hemen güvenli bir yere sığınma ihtiyacı hissediyor.
 
Sonuç olarak, temel güven duygusunu bir tiyatro oyunundaki sahne zeminine benzetebiliriz. Eğer bastığınız zeminin sağlam olduğundan emin olursanız gönül rahatlığıyla rolünüze odaklanır ve tüm alanı endişesiz bir şekilde kullanabilirsiniz. Ancak, zeminin sağlam olmaması nedeniyle ayağınız bastığınızda hiç beklenmedik bir çökme deneyimi yaşadıysanız artık o sahne sizin için güvensiz bir hal alır ve bastığınız her adımda “acaba yine düşer miyim” endişesi yaşarsınız. Bir süre sonra bu endişe ruhunuzu o kadar kaplamış olur ki, sahnede hiç hareket edemez bir duruma bile gelebilirsiniz. İşte temel güven, hayatta kişiyi bu denli etkileyebilen oldukça önemli bir duygudur. 
 
Özerklik duygusu: Erik Erikson’a göre temel güven duygusundan sonra “özerk olma” ihtiyacımız baş gösterir ve bu ihtiyaç 1-3 yaş arası boyunca devam eder. Bebeğin kişilik gelişimi için çok önemli olan bu özerklik ihtiyacını da detaylandırmak istiyorum; zira birçok kurama göre kişilik yapılanması üzerinde etkisi en fazla olan dönem bu dönemdir. 
 
1-3 yaş arası çocuklar ebeveynleri tarafından yavaş yavaş ev dışı ortamlara, sokaklara, bahçelere çıkarılırlar. Evleri dışındaki yeni ortamları tanımaya başlayan bu çocuklar, bu tür durumlarda fırsatını bulduklarında kollarını iki yana açarak coşku içinde oraya buraya koştururlar… Adeta bu dünyaya ait olmalarının, var oluşlarının keyfine varırlar. Başta kendileri olmak üzere; eşyaları, tabiatı, diğer canlıları keşfetmek için can atarlar. İşte çocuğun sergilediği bu davranışlar onun, özerk olmaya dair attığı ilk adımlardır ve gelecekteki ruhsal gelişimi üzerinde çok büyük anlamları barındırır.
 
Bağlanma konusuyla ilgili yapılan araştırmalar kısmında bahsettiğim Margaret Mahler’in kuramında, aynı dönem “Ayrılma-bireyleşme dönemi” olarak geçer. Bu dönemi, bir kuşun adeta yuvadan uçma girişimleri gibi anneden yavaş yavaş ayrılmanın ve bireyselleşmenin ilk temellerinin atıldığı dönem olarak da tanımlayabiliriz.
 
Çocuğun bu bireyleşme ya da özerklik içeren davranışlarıyla, ebeveynlerine ve diğer insanlara verdiği alt mesaj şu olmaktadır: “Ben bu dünyada özerk bir bireyim, kendimi gerçekleştirmek için buradayım ve buna hazırım”. Bu alt mesaj o kadar önemlidir ki, bu mesajı okuyamayan, çocuklarını anlayamayan, onların bu ihtiyaçlarını hissedemeyen ebeveynler, onların kişilik yapılanmasına dair ilk darbeleri bu evrede vururlar. 
 
Ebeveynlerin bu kritik dönemde çocuklarına nasıl darbeler vurduklarından bahsetmeden önce, çocukların bu özerklik duygusunu hissetmeleri için nelere ihtiyaç duyduklarına da değinmek istiyorum. Temel güven duygusunun en baştan itibaren çocuğun ruhsal gelişimi için hayati önem taşıdığından bahsetmiştim. Özellikle özerklik ve ayrılma bireyleşme dönemindeki çocuğun ihtiyaç duyduğu ve en az temel güven duygusu kadar önemli olan bir başka duygu daha vardır. Bu duygu, sevilen bir canlı olduğunu bilmek, hatta bilmekten öte bunu hissetmektir. Çocuk, hissedeceği bu sevgi duygusuna bağlı olarak yaşadığı dünyada güvende, değerli ve yeterli biri olduğuna kanaat getirir.
 
Bu iki önemli duyguyu, güven ve sevgiyi, çocuğa aktaran kişiler de -başta anne olmak üzere- o dönemde ona bakım veren kişilerdir. Çocuk, sevildiğini ve güvende olduğunu hissettiği oranda ayrışabilir ve bireyselleşme yolunda ilerler. Güven ve sevgiyi kendisine bakım veren kişilerden yeterince alamadığı takdirde, belki de bir ömür boyu bunları elde etme derdine düşerek, ayrılmak ve bireyselleşmek yerine başkalarına bağımlı bir yaşamı kabul etmek durumunda kalacaktır. 
 
Ayrılmamız-bireyselleşmemiz ve bunun sonucunda kendimizi gerçekleştirmek için güven ve sevgiyi hissediyor olmamız çok önemlidir. Sevildiğimizden ve güvende olduğumuzdan emin olmadığımız sürece ruhsal enerjimizi başkalarının gözünde değerli, yeterli ve güvende biri olup olmadığımızın ispatı konusuna harcamak durumunda kalabiliriz. Oysaki ruhsal enerjimiz bizim kendimizi gerçekleştirmemiz için vardır, onu güven ve sevgi elde etmek için harcadığımız takdirde ruhsal gelişimimizin önünü tıkamış oluruz.
 
Erik Erikson, 1-3 yaş arası döneminde özerk olma ihtiyaçları engellenen çocukların benlik algılarının büyük oranda zarar göreceğini ve bu durumun bir sonucu olarak da sergileyecekleri girişim içeren her türlü davranış sonrasında “utanç” duygusu hissedeceklerini, yaşadıkları hayata ve kişilere karşı da “şüphe” içerisinde olacaklarını belirtmiştir.
 
Cevap bekleyen diğer önemli konu ise, sevgi ve güvenin çocuğa nasıl aktarılabileceği sorusudur. Aslına bakarsanız, çocuğa bu dönemde ihtiyaç duyduğu güven ve sevgiyi aktarmanın herhangi bir formülü ya da düzeneği yoktur. Bu durum, tamamen bakım veren kişilerle çocuk arasında var olan bilinçdışı bir iletişime bağlı olarak gelişir. Bakım veren kişi ruhsal olarak sağlıklı ise, bebeğin bu ihtiyaçlarını spontane bir şekilde zaten karşılar. Ruhsal olarak sağlıksız ya da kendisi güven ve sevgi duygularından mahrum bir kişiyse, bu eksikliğini bakım verdiği kişiye de bir şekilde aktarır.
 
Ayrılma-bireyleşme çabası içerisindeki bir çocuk bu girişimleri esnasında, annesinin gözüne bakar ve eğer okuduğu alt mesaj “gidersen seni sevmem” ya da “gidersen güvende olmazsın” şeklinde olursa aynı çocuk, annesinin sevgisini ve verdiği güveni kaybetmemek için kendi olmaktan, diğer bir deyişle, ayrılıp bireyselleşerek özerk bir birey olma hevesinden vazgeçer. Böylelikle çocuğun kendini var etmeye yönelik coşku dolu enerjisi her girişiminde sekteye uğrar. En sonunda çocuk, boynunu büker ve annenin ya da bakım veren kişilerin istediği yönde onlara bağımlı bir kişi olmayı seçmek zorunda kalır. 
 
Bu tablonun tam tersine baktığımız zaman, bakım veren kişiler çocuğun ayrılma bireyleşme ihtiyacını fark ederek, onun bu coşkusuna ortak olacak bir şekilde onu desteklerse, bambaşka bir durum ortaya çıkar. Ayrılma-bireyleşme evresinde bir çocuk, böyle bir ebeveynin gözlerine baktığında ondan şunları okur: 
 
“Sen benim için her zaman değerlisin ve ben olmasam da güvendesin, ama bana ihtiyaç duyduğunda ben hep burada olacağım, seni her zaman seveceğim.”
 
Ruhsal olarak sağlıklı anneler -ya da diğer bakım veren kişiler- çocuklarının ayrılıp bireyleşme yolunda onlara bu şekilde yol açarlar ve destek olurlar. Böylelikle çocuk, kendi kişilik yapılanmasına dair en önemli duygular olan güven ve sevgi duygularını tam manasıyla hissederek kendini gerçekleştirme yolunda ilerleyebilir. 
 
Tüm bu yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere kişinin, ileride kendisini gerçekleştirebilmesinde çocukluk dönemlerinde ona bakım verenlerin etkisi çok fazladır. Bu durum, zekânın ya da mantıklı bir yaklaşımdan daha çok çocukla kurulan ve onun manevi ihtiyaçlarına yönelik bilinçdışı bir etkileşimin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, geliştirilebilecek tüm formüller ve kalıplar geçerliliğini yitirir ve yalnızca karşılıklı aktarılan duygular önem kazanır.
 
Bu konuyla ilgili Psikoterapi Enstitüsü’ndeki bir derste anlatılmış ve beni çok etkileyen yaşanmış bir olayı paylaşmak istiyorum: 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın belirli bölgelerinde kimsesiz kalan çocuklar için yetimhaneler kurulur ve onlara burada bakılmaya başlanır. O zamanlar yetimhanelerin hemen yanı başında akıl hastaneleri de bulunmaktadır. Burada da savaşta akıl sağlığını kaybeden kişiler yer almaktadır. 
 
Yetimhanedeki çocukların durumlarını inceleyen uzman bir heyet, onların ruhsal ve fiziksel gelişimlerini görmek için bu yetimhanelerden birine ziyarette bulunur. Çocukların hemen hepsi, savaşın olumsuz etkileri ve kimsesiz kalmanın bir sonucu olarak oldukça zayıf, depresif ve solgun bir haldedirler. Ancak içlerinden bir tanesinin diğerlerine göre son derece canlı, gözleri ışıl ışıl, fiziksel ve ruhsal olarak gayet sağlıklı bir durumda olması uzmanların dikkatini çekmiştir. Bu çocuğun diğerlerinden farklı olarak nasıl bu halde olduğunu öğrenmek isterler. Araştırma sonucunda fark ederler ki, çocuğun şizofren olan annesi yan taraftaki akıl hastanesinde kalıyordur ve haftada birkaç kez bir araya gelebiliyorlardır. Bu kısıtlı zaman aralığında annenin yaptığı çocuğunu göğsüne sarıp ona sevgi dolu ninniler söylemekten ibarettir. 
 
Bu yaşanmış olaydan da anlaşıldığı gibi zihinsel olarak sağlıksız ama güven ve sevgi duygusunu çocuğuna doğal bir şekilde hissettirebilen bir annenin varlığı bile çocuğun fiziksel ve ruhsal olarak canlı kalmasına, güvenli bir bağlılık geliştirerek hayata umutlu bakmasına yeterli olabilmektedir. Üstelik annenin, çocuğuna bunu aktarabilmesi için onun çok bilgili, eğitimli, kültürlü olması çok da gerekli değildir. Çocuğun, tek ihtiyacı olan; sevgi ve güven duygusunu içten bir şekilde verebilen bir anne modelinin hayatında var olmasıdır.
 
Bağlanma olgusu ile ilgili kısımda bahsettiğim gibi, bu kritik dönemlerin sonunda - anne ya da bakım veren kişilerin- çocuğa yönelik davranışlarına bağlı olarak- çocuğun bağlanma tipi büyük oranda oluşmaktadır. Bazıları güvensiz bağlanma yaşayarak bu dönemin izlerini hayatının her aşamasına taşırken, bazıları ise güvenli bir bağlılık geliştirerek kendilerini inşa etme yolunda ilerlemektedir.
 
Girişimcilik duygusu: Buraya kadarki konulardan anlaşılacağı üzere; gerek 0-1 yaş döneminde temel güven duygusunu hissedebilmek gerekse 1-3 yaş döneminde özerkliği elde edebilmek kişilik gelişimi üzerinde son derece önemlidir. Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramı’ndan yola çıkarak bundan sonraki 3-6 yaş arası dönemden de kısaca bahsetmekte fayda görüyorum.
 
Temel güveni oluşturabilen ve özerk olma ihtiyaçları kabul görmüş çocuklar, bir sonraki 3-6 yaş döneminde girişimci davranışlar sergilerler. Şöyle ki; yaşadıkları dünya onlar için bilinmezliklerle doludur. Yoğun bir merak duygusuyla ve adeta küçük bir profesör edasıyla her şeyi tanımak, bilmek ve netleştirmek isterler. Bu dönemde sık sık ebeveynlerine sorular sorarlar, öğrendikleri konular hakkında uzun uzun düşünürler ve daha önce öğrendikleri bilgilerle bağlantılar kurarlar. 
 
İşte çocukların bu dönemdeki girişimcilik davranışları ebeveynleri tarafından anlayışla karşılanır, sevgi, sabır ve güven duygusu ile desteklenirse, birer yetişkin olduklarında onların, sorgulayan ve girişimci bireyler olmasına fırsat verilmiş olunur. Tam tersi bir şekilde çocukların, bu girişimcilik içeren davranışları ebeveynleri tarafından eleştirilir, yargılanır ya da yok sayılırsa; bu çocuklar, yoğun bir suçluluk duygusunu benliklerine dâhil ederek bir sonraki gelişim dönemine geçiş yaparlar. Bu suçluluk duygusu yetişkinlikte de her girişimcilik ya da yenilik gerektiren durumlarda kendini hissettiren bir hisse dönüşür. Toplumumuzda, bu tür duyguları yüzünden gerçek potansiyellerini hayata aktarmakta zorluk yaşayan, silik bir karaktere dönüşmüş birçok kişi bulunmaktadır.
 
Sonuç olarak, güven ve sevgi insanın ruhsal gelişimi açısından son derece kritik bir öneme sahiptir. Bu iki duyguyu hayatlarında hissedemeyen kişiler, ayrılma ve bireyleşmede ciddi sorunlar yaşamaktadır. Nasıl ki bir kuş uçmak ve özgürleşmek için sağlıklı iki kanada ihtiyaç duyarsa, birey olmak için de öncelikle bu iki temel duyguya ihtiyaç duyarız. Aksi takdirde, eylemlerimiz kanadı (kanatları) kırık bir kuşun uçabilmek için nafile çırpınışlarından öteye geçemez.*
 
*Bu yazı, Ümit AKÇAKAYA'nın yayımlanmış "UYANIŞ" adlı kitabından alıntıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 89
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 3405
Kayıt tarihi
: 06.12.11
 
 

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ,“Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık” bölümünden mezun oldum. Yüksek lisans..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster