Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Mart '12

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
441
 

Çok sesli dünya üzerine...

Çok sesli dünya üzerine...
 

Sergei Rachmaninoff


Klasik müzik ya da çok sesli hayat… Hani o her yerde duyduğumuz, dilimize pelesenk olan ama nedense kime ait olduğunu bilmediğimiz, öyküsünü merak etmediğimiz notalar… Aslında her klasik müzik eseri, kendi içinde bir öykü, hatta bir roman gibidir. Parça, hayatına bir bebek gibi, bir “amaçla” doğarak başlar. Doğum, mutlaka sancılı olmuştur. Her klasik müzik parçası, sağ omzunun arka tarafında bestecisine ait bir doğum lekesi ile doğar. Bu lekede, uykusuz geçen gecelerin, piyano veya keman başında edilen sabahların, bestecinin kimi zaman gözyaşlarının, aşk acılarının, kayıplarının, direnişlerinin, coşkularının, isyanının, kısaca hayatının o dönemine ait her şeyin bir kriptoları kodlanmıştır. Ayrıca her parça, içsel olduğu kadar dışsal gelişmelerle de sıkı sıkıya bir ilişki içinde dünyaya gelir. Özgürlük ortamının hakim olduğu yıllarda doğan bestelerde notalar dinleyen herkesin damarlarındaki özgürlük kanını ateşler. Buhranlı yıllarda yapılan bestelerde ağır bunalımların parmak izleri görülür. 20. yüzyıl eserleri, bunun tipik örnekleridir.

Dinlediğin hangi dönemin vitrininden olursa olsun, kulakların besteyi kabul etmeye başladığı anda senden istediği kurbanı verebilir ve senden istediği düzeyde bir yoğunlaşma gerçekleştirebilirsen, eşzamanlı olarak harekete geçen bir görünmez el de, senin etrafına duvarlar örmeye ve gizliden gizliye çevrendeki dekoru değiştirmeye başlıyor. Gözlerini kapatıp açtığın bir anda, kendini kimi zaman Viyana’nın yağmurlu sokaklarında dolaşırken, kimi zamanda Fransa’nın, Almanya’nın, İtalya’nın en yüksek ve seçkin toplum kesimlerinden insanların bulunduğu bir salonda bir köşede şarap içerken buluyorsun. İnce kılıçlı, peruklu ve şık giyimli adamlarla kafasını kuş yuvası yapmış kadınların dünyalarına, hayatlarına giriyorsun. O sokaklarda yankılanan seslere, salonlarda konuşulanlara, anlama ve anlaşılma sancılarına kulak veriyorsun. Bir devri, bir kültürü, bir insanı, bir yaşayışı tanıyorsun. Müziğin evrenselliğine açılan kapı da artık bu noktada sana büyük bir keyifle anahtarlarından birisini verir.

Yazılış hikayesi veya bestecinin hayatından kesitler, bazen bestenin kendisinden bile daha fazla ilgi çekebiliyor. Schubert’in o sekizinci senfoniyi neden bitirmediğinin üzerinde duran sis perdesi asırlardır yerinde duruyor. Ya da Beethoven’a “Fur Elise”i gerçekte yazdıran şey neydi? Şöyle bir düşünün, Mozart’ın babası olsaydınız ne yapardınız? Senfoni rekortmeni olarak tarihe geçen Haydn’ın 45. senfonisinin adı neden “Veda”, 102. senfonisinin adı neden “Mucize”dir mesela? Güzel insan Ozan Tunca’nın da kitabında bahsettiği, Tchaikovsky’nin “Romeo-Juliet” adını verdiği  uvertüründe flüt neyi, çello neyi temsil eder? Bu sorular böyle akıp gider…

Zamanın kızılcık şerbetini içtiği halde ayakta kalabilen, bu zor testi geçebilen şeyler, artık evrensel kültürün bir parçası haline gelirler. Zamanın onlar üzerinde söylediği sözlerin artık bir hükmü kalmamıştır. Klasik müzik böyle bir şeydir. Eğer bu gökyüzü altında, tüm insan ırk ve milletlerinden bir demetini kendi çatısı altında toplamayı başaran bir “kare as”tan söz edilirse, maça ası klasik müziği simgeleyecektir. Bunun anlamı şudur: Klasik müzik, herkes içindir. Klasik müziği sevmesini istediğin birine karşı yapman gereken ilk şey, onu doğru parçalarla tanıştırarak işe başlamaktır.

Bundan üç yüzyıl önce bestelenmiş bir eseri seslendiren bir müzisyen, dinlediğim anda benim üç yüzyıl önceki dünya ile, o bestecinin çalışma odasıyla kurduğum bağlantım olur. Bu yüzden müzisyenler de çok önemli. Müzisyen, korkusuz ve maceraperest bir kaptan olup, o anda orada o müziği dinleyen herkesi gemisine bindirebilmeli; o eserin yazıldığı kentlerin, kasabaların koylarını gezdirebilmeli, limanlarına demirleyebilmelidir.

Sergei Rachmaninov’un 3. konçertosu mesela… İnsanın yaşama bağlı kalması için güzel nedenler olduğunu kanıtlarcasına, hayatın ta kendisidir. Benim hayatımdır. Aynı zamanda, herkesin hayatının bir sinopsisidir. Kimin ruhuna bulaşırsa, onun rengini alır. Bu yüzden bu konçerto herkese aittir ve bir başyapıt olmuştur. Eğer 3. konçertoyu bedeninde hissedebilirsen, anlayabilirsen, hayata tutunamaman imkansızdır. Panacea’dir bir bakıma… Dünyada bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan bu konçertoyu gerçekten çalabilmektedir. İstanbul gibidir; kolay fethedilmeyi gururuna yediremez, asla geçit vermez. Vladimir Horowitz’in yorumunu ve çalışını dinledikten sonra, Rachmaninov’un bir daha 3. konçertosunu çalamadığı söylentileri, düşünebilen dimağların tozunu dumanına karıştırır. Efsunlu bir eserdir bu konçerto. Perili bir eve benzer. Dışarıdan baktığında muhteşem görünür; seni tüm çekiciliğiyle içeri davet eder. İçerideyken neler hissedersin, odaları dolaşırken neler yaparsın bilinmez ama eğer gözlerini kapatmadan dolaşırsan, bilmen gereken tek şey, o perili evden asla girdiğin gibi çıkamayacağındır. Ne pahasına olursa olsun kendisini tam olarak anlamana, ona hâkim olmana, onu ele geçirmene izin vermez. Eğer kovanı kuyunun derinlerine sarkıtacak olursan, gizli odaların kapılarını zorlarsan, bu cesaretinin bedelini sana feci şekilde ödetir.

David Helfgott, bunun trajik bir örneğidir. Bu Avustralyalı adam 3. konçerto ile bir düelloya çıkar. Bu savaşa yıllardır, çocukluğunda ilk kez plaktan dinlediği notaları ezbere çalmaya başlayalıdan beri hazırlanmaktadır. O gece, kusursuz çaldığı bu konçertoya karşı verdiği düelloyu kaybeder ve yıllarca psikiyatri kliniğine kapatılır. Bir insana, kendi yalnızlığının sınırlarını keşfetmeyi öğretir. Ya da şizofren aşkı… Rachmaninov, 1. konçertosunun öcünü dünyadan çok kötü aldı. 3. konçertoyu 1909’da tamamladı ve notalarını ilk kez New York’ta gökyüzüne bıraktı. Sonra, tehlikeyi sezen arkaik dünyanın tanrıları, bu konçertonun üzerine en değerli askerlerinden 100 tanesini gönderdiler. Savaşı Rachmaninov kazandı. Bugün, savaş meydanının ortasında, her şeye inat başını gökyüzüne kaldırmış, ikinci 100 kişilik orduyu bekliyor. Birisinin kalkıp 1909’da insanların arasına karıştırdığı sesler, yüz yıllık yoldan gelip bana bu satırları yazdırabiliyorsa, bu konçerto daha çok asırlar devirecek demektir. Hem de çok…

Bu müziği nasıl dinleyeceğini öğrenen ve doğru parçalar üzerinde bu kazanımını sınama şansı verilen herkesin, klasik müziği çok seveceğine inanıyorum. Mesele, klasik müziği, ropdöşambırlı adamın viski kadehinden çıkarıp, kurulayıp, biraz da parfümleyip kalabalıklara karıştırabilme meselesi… Ya da komple bir post-modern içsel evrim… "Katharsis" denen şeyin belki de ta kendisi...

Hasan Hüseyin Dulun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba. Kaydınız eski MB da ama yeni rastlaştık sanırım. Klasik müzik ve S.Rachmaninov için yazdıklarınıızı beğenerk okudum. Üner Birkan, söz ettiğiniz 3. Piyano Konçertosu'nu piyanistler için "demir leblebi" olarak değerlendirir. Helfgott örneğiniz de konuyu pekiştirmiş. Benim notum yorumdan çok, bir teşekkür mesajı olsun istedim aslında... Çok seslilik iyidir; birey için de... toplumlar için de! Selamlar, saygılar. H.H.Dulun

Hasan Hüseyin Dulun 
 31.03.2012 17:08
Cevap :
bu eşsiz müziğin üzerine daha konuşacak çok şey olduğunu gösterdiniz yazdıklarınızla. çok teşekkür ederim. var olun.  01.04.2012 0:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 115
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 4189
Kayıt tarihi
: 16.09.08
 
 

Fotoğraf makinesiyle, gazetelerle, dergilerle içiçe yaşıyorum. Takım elbise ve kravatlı camiadanı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster