Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ocak '20

 
Kategori
Dilbilim
Okunma Sayısı
17
 

DİL, EDEBİYAT, DÜNYA ÜÇGENİ

DİL, EDEBİYAT, DÜNYA ÜÇGENİ
 
Alberto Manguel, Merak,2. Baskı Çev. Kutluhan Kutlu, YKY, İstanbul 2019, 371 s.
 
Mesut ÇETİNTAŞ
 
 
 
İçinde bulunduğumuz dünyayı algılama, yaşadığımız tecrübelere anlam kazandırma insanoğlunun tarihin ilk çağlarından bu yana daimi bir çabası olagelmiştir.  Bu çaba, insanoğlunun tarihe kayıt düşme unsuru olarak yazıyı kullanması ile daha bir görünür haldedir. Yazı artık sadece somut olgu ve olayları kaydetmenin ötesinde duygu ve düşünceleri aktarma aracı olmaya başladığında edebi metinler de kaleme alınmıştır. İşte bu noktada dilin yazılı olarak belirdiği ve işlendiği bir alan olarak edebiyat, gerçekliği anlamlandırmayı ve canlandırmayı estetik bir biçimde yapması ile kendini öne çıkarır. Edebiyat ve dil ilişkisi dil bilimcilerin ve edebiyatçıların üzerinde çok yoğun olarak çalıştıkları bir alandır.
 
İnsanoğlunun algılama, adlandırma çabası dil bilimin içinde, daha özel olarak da anlam bilimin içinde değerlendirilmektedir. Dil denilen olgu, varlığı önce insan zihninde kavramsal olarak canlandırdığı gibi, onu bir anlamda temsil de etmektedir. Dil aracılığıyla canlandırılan bu dünya gerçekliği, bir başka deyişle varlık bilincimizde büyülü bir biçimde ortaya çıkar.
 
Bu yazımız Alberto Manguel üzerine kaleme aldığımız ikinci bir yazı olacak.  İlk yazımızda, yazarın Kelimeler Şehri adlı eseri üzerinden bir eleştiri, tanıtım yazısı olarak dilbilim ve bir alt alan anlam bilim üzerine yoğunlaşmıştık. [1]
 
Manguel’in Merak adlı eserini okuduktan sonra dil üzerine görüşlerini ele alan bir deneme yazısı kaleme almayı düşündüm. Ancak bu yazımız, yazarın dil anlayışı üzerine bir deneme yazısı olduğu kadar onun bir eserinin tanıtım-eleştiri yazısı olarak da değerlendirilebilir.
 
 Yazar kimliğinin oluşması sürecinde Manguel, farklı coğrafyalarda, farklı kültürel oluşumlar içinde bulunmuştur. İsrail gibi Yahudi ve Arap kimliklerinin bir arada bulunduğu bir ülkenin yanı sıra Latin kültürünün şekillendiği Güney Amerika ile Avrupa dil ve kültürlerinin birbirine karıştığı Fransa, İtalya ve İngiltere’de yaşamını sürdürmüştür.
 
Manguel eserlerinde klasik Batı edebiyatı eserleri üzerinden kendince bir dil felsefesi oluşturmuştur. Bir edebiyatçı olmasının ötesinde kaleme aldığı eserler ile söz konusu klasik edebi metinlerin, içinde yaşanılan toplumu algılama ve adlandırmada önemine dikkat çekmek istemiştir. Bu yazımızda Manguel, Merak adlı kitabında Dante’nin İlahi Komedya adlı eseri üzerine yoğunlaşmıştır. Yazar söz konusu eserinde Batı toplumunun tarihi kökenlerine inerek dil, din, günlük yaşam, para ve ahiret hayatı gibi farklı alanlardaki inanç ve değer özelliklerini ortaya koymaya çalışmıştır.
 
Manguel, edebiyatı “dünyayı algılama, tecrübe etme ve adlandırma yolundaki süregiden bir diyalog” olarak kabul eder.[2] Bu noktada yazarın eserin ana teması olan merak kavramı üzerinden insanoğlunun öğrenme algılama konusuna yaklaşımı da önem kazanmaktadır. Ona göre insanoğlu algılama, adlandırma yolunda mutlak bilginin peşine düşmüştür. Bilgi peşine düşme seyahati “irfana giden bir yol” [3] algılamayı da beraberinde getirmiştir.
 
Seyahat olgusu, insanoğlunun farklı coğrafyalar arasında irfan edinme amacıyla büyük bir gayret gerektiren bir eylemidir. Manguel, dünyanın insana yöneltilmiş bir soru olmasının yanı sıra insanın da dünyaya yöneltilmiş bir soru olabileceği gerçeğini yadsımamıştır. İki seçeneğin de insanoğlu önünde cevabını bulması gereken sorular olduğu ortadadır. Merak insiyakı ile insanoğlunun bu sorulara cevap bulma gayreti öğrenmeyi, algılamayı ve adlandırmayı gündeme taşımıştır. Manguel’e göre öğrenilen şeyler, olgular, yaşam tecrübeleri dilimize yansımış isimlerden müteşekkil değildir. “Dünyanın farklı yerlerinde farklı öğretmenlerinden öğrenim gören öğrenci şeylerin ya da bu dilce verilmiş isimlerden müteşekkil olmadığını fark edecektir. “Bu da onun bilimle bilimin kelime hazinesinin karıştırmamasını mümkün kılacak” ve “terminolojinin bir araçtan bir yöntemden öte bir şey olmadığı anlaşılacaktır.”[4]
 
İrfan yolundaki öğrenci bir taraftan da farklı hikâyeler biriktirecektir. İnsanoğlunun dünya üzerindeki yaşam tecrübeleri farklı coğrafyalarda gerçekleşmesine rağmen benzerlikler de gösterecektir. Bu sebeble, Manguel’e göre “hiç bir hikâye özgün ya da eşsiz olamaz.” Ancak irfan yolunda kendi tecrübemiz olarak biriktirdiğimiz “hikâyeler bize geriye dönük ölümsüzlük kazandırırlar.” Diğer yandan Manguel’e göre edebi etkinlik olarak “sorularımızı biçimlendirmek için hikâyeler uydururuz.” İnsanlık yaşadığı tecrübeleri mitolojik destanlar, masallar ve diğer anlatılar olarak biriktire gelmiştir.[5]
 
İnsan olarak biriktirdiğimiz tüm hikâyeler bilmediğimizi sandığımız şeylerin aynalarıdır. Ancak merakımızı gidermek için arayışımız yeni sorularla karşılaşmamızı sağlar. Her sorunun cevabı yaşanılan tecrübeleri yeni bir adlandırma, yeni bir adlandırma olagelmiştir. Bu yüzden edebiyat gitgide insanoğlunun biriktirdiği bir kelimeler hazinesine dönmüştür. Edebiyat işte bu nedenledir ki insanoğlunun yaşanılan tecrübelerin başlangıcı üzerine kafa yormasına tanıklık etmiştir. Bir duygunun, ya da yeni bir tecrübenin ilk kez yaşanması eğer kayda geçtiyse insanlığın birikimi olarak yeni bir adlandırma ve anlamlandırma da kayda geçmiş demektir. Manguel başlangıçların insanı günbegün rahatsız ettiğini ve şeylerin nerede ve nasıl başladığını bilmek istediğini vurgulayarak etimolojilerde “hikmet” olgusunun arandığını ifade eder.[6]
 
İnsan tabiatının temel niteliği olarak merak, insan olmayı tanımlayan şeydir. Manguel’e göre edebiyat bu açıdan süregiden giderek keskinleşen sorularla bilgiye ulaşmaya yarayan bir diyalogdur. Diğer yandan kişiler arası karşılıklı diyaloglar olan edebi hikâyeler, bazen sadece kılı kırk yaran bir münakaşa egzersizi şeklinde kullanılan ve diyalektik bir yöntem olan ve pilpul adıyla bilinen Talmudik tartışma biçimini de andırır.[7]
 
Manguel, çok somut bir anlamda hikâye yazmayı, hikâye toplayı, hikâyelerden müteşekkil kütüphaneler kurmayı, göçebe bir dürtü olan meraka kök veren faaliyetler olarak görür. “Ne olup bittiği” bilgisinin peşindeki bir okurun merakı ile bir seyyahın merakı iç içe geçmiştir…” (S:56)
 
İnsanoğlunun dünyadaki tüm deneyimleri ile bir kimliği oluşur. İşte bu nedenledir ki edebiyat bir anlamda üstlendiği tanıklık ile kendi kimliğimizin ipuçlarını da barındırır. Edebiyat bir anlamda kimliğimizin bir aynası durumundadır.[8]
 
            Dünyanın farklı coğrafyalarında benzer hikâyeler yaşanabilir, bunlar kaleme alınabilir. Fakat bazen de bir hikâye farklı bir coğrafyadaki insan grubuna aktarılırken başka bir dile de tercüme edilmesi gerekebilir. İşte bu noktada dünyanın farklı bir noktasında edinilmiş tecrübe farklı bir coğrafyada farklı insan grubuna aktarıldığında farklı bir anlam kazanabilir. Anlamın, bir edebi metnin farklı dillere çevrilmesiyle oluşumu o dilin yaşayanlarının dünyayı tecrübesine bağlıdır. Manguel burada bir itirafta bulunur: “Zamanla, değişen metnin özünde aynı kaldığını keşfettim. Daha doğrusu, bir metnin farklı dillerde farklı kimlikler alabileceğini. Bu süreçte her öge atılıyor, yerine başka bir şey konuyordu: Kelimeler, söz dizimi, gramer, müzik, hatta kültürel, tarihi ve duygusal özellikler…”[9] (S. 84)
 
Sadece insani bir edim olarak dilin kelimelere anlam kazandırmada yeterli olmayacağı düşüncesini taşıyan Manguel, Merak adını taşıyan eserinde değerlendirmesini yaptığı İlahi Komedya’da Dante’nin öte dünyada ceza çekenlerin acılarını anlamanın kelimelere dolayısıyla dile bağlı olmadığını ortaya koymaya çalışmıştır. Burada insani olarak algılamak ve anlamak için dilin ötesinde insanların eylemleriyle kendilerini bir dil olarak ortaya koymaları ima edilmeye çalışılmıştır: “Vahyedilmiş kelam ile insan dili arasındaki ilişki meselesi İlahi Komedya’da merkezi bir yere sahiptir. Biliyoruz ki dil iletişim konusundaki en etkili aracımız, ama aynı zamanda tam anlamamızı önünde de bir engeldir. Yine de Dante’nin öğrendiği üzere, kelimelere dökülemeyecek olana ulaşmak için dilin içinden geçmek gerekir. Kutlu ruhların vizyonları nihai aydınlanmanın tadını önceden almak için yetmez: Dante’nin o aydınlanmanın ardındaki anlamı kavrayabilmesi için ruhların kendilerinin dile dönüşmesi gerekmektedir.” [10]
 
İnsanların eylemlerinin de bir dil olarak kabul edilebileceği uyarısında bulunan Manguel yine de yazmanın her türü düşüncenin cisimlendirilme sanatı olarak görülmesi gerektiğini ifade eder. Burada artık insan tahayyülünde dilin duygu, düşünce ve somut nesneleri canlandırması işlevine dikkat çekmek istemiştir. Dil dünyayı deneyimlemeyi adlandırmanın ötesinde artık, onu bir tasavvur olarak zihinde canlandırma işlevini de üstlenmiştir.  Aziz Augustinus’tan alıntıladığı şu cümlelerde bir kelime yazıldığı an “göze bir işaret verdiğini ve onun vasıtasıyla kulakların alanında olan şeyin zihne girdiğini” ileri sürer: “Yazmak fikirlerin, duyguların ve sezgilerin görselleştirilmesi ve iletimiyle alakalı bir büyü sanatları grubuna aittir. Resmetme, şarkı söyleme ve okumanın üçü de dünyayı deneyimlemek için onu hayal etme kabiliyetinden doğmuş olan bu tuhaf insan faaliyetinin parçalarıdır. Çok uzun zaman önce… bir atamız ilk defa bir eylemi bilmek için yapması gerekmediğini, eylemin zihinde kendi kendini yaptığını ve kendi eseri olan bir zaman ve uzamda gözlemlenebildiğini, araştırılabildiğini, üzerinde düşünülebildiğini fark etti. Bir şeyi tasavvur etmek o şeye bir isim verilmesine yol açtı, yani görselleştirilmiş bir şeyi sesteki karşılığına tercüme etmeye ve bu şekilde sesin telaffuzunun o şeyin imgesini bir cadı büyüsü gibi geri çağırabilmesine. Bazı toplumlarda sesin kendisine de maddesel bir temsil verildi: Bir avuç kildeki işaretler, bir tahta parçasındaki çentikler, cilalı bir taştaki çizimler, bir sayfadaki çiziktirmeler. Gerçeklik deneyimi artık dille de, elle de şifrelenebilir ve kulak vasıtasıyla da, göz vasıtasıyla da çözülebilir haldeydi…” [11](S. 88)
 
Yazının bulunmasıyla insan zihninde oluşan duygu ve düşünceleri ifade etme, nesneleri adlandırma ve insanların birbirlerine hitabı olarak dil görünür hâle gelmiştir. Manguel’e göre yazı söylenen sözü yeniden üretmez, onu görünür kılar, ama o görünürlüğün şifresi sanatçının eser verdiği toplumda paylaşılan bir şifre olmalıdır. Kısacası üzerinde toplumca uzlaşılan bir simgeler bütünü bulunmalıdır. Bu anlamda yazının simgesel olarak mükemmele yakın bir özelliğe sahip olması tarih içince büyük bir zaman almıştır.
 
Bu uzlaşı önemlidir. Ancak ne kadar üzerinde uzlaşılan bir anlamlar bütünü olsa da kullandığımız, seçtiğimiz kelimeler tam olarak istediğimiz anlamı yansıtması karşımızdaki kişinin biraz da algılamasına bağlıdır. Manguel burada  “anlatmak, tarif etmek, açıklamak, muhakeme etmek, talep etmek, yalvarmak, olumlamak, ima etmek, inkâr etmek çabasıyla”  kelimeleri kullanmamız, ancak her seferinde, çıkardığımız seslerden iletmek istediğimiz manayı çıkarması konusunda muhatabımızın zekâsı ve cömertliğine güvenmemiz gerektiğini de ifade eder. Yine de zaman zaman kelimelere dökemediğimiz ancak içimizde taşıdığımız anlamlar vardır. İmgelerin soyut dili de bize bundan öte yardımcı olmaz, çünkü mayamızdaki bir şey bize bu gölgeleri, yani tercüme edilemez içkin, bilinç dışı olduğunu kesin olarak bildiğimiz şeyleri bile kelimelere tercüme etme isteği verir.[12]
 
            Manguel farklı kültür ve coğrafyalar içinde bulunması nedeniyle çok farklı dillerle de temas halinde olmuştur. Kendini ifade etme sıkıntısını çoğu zaman taşıdığı da ortadadır. Yabancı bir kültür ve dil ortamı, anlaşılmak için önümüzde bir engel olarak iletişim ve ulaşım imkânlarının hızlandığı günümüzde her zaman karşılaşabileceğimiz bir durumdur. Manguel’e göre biz onu hiç öğrenmediğimiz ya da unuttuğumuz için bir dil anlaşılmaz olabilir: Her iki durumda da başta bir müşterek anlayışın var olduğu ihtimalini farz ederiz. İnsanlığın bu dünya üzerinde ilk anlarından itibaren ortak birikimi olan bu dilin varlığı neredeyse insanlar arasında kesin bir inanç olarak çeşitli düşünürler ve yazarlar tarafından ifade edilir. Ona göre “bu ilksel lisanı bulmaya yönelik arayış, nicedir dünyanın dört bir yanındaki araştırmacıları meşgul etmektedir.[13]
 
Bu ortak dilden parçalı bir dünyaya geçişimiz konusunda kafa yorması Manguel’in dilin oluşumu konusunda da fikirler üretmesine yol açmıştır: “Tek bir ortak eski dilin parçalara ayrılıp dillerin oluşturduğu çoğulluğu doğurması fikri, sözel yeteneklerimizin kökleri konusunda çağdaş teorilerle sembolik bir ilişkiye sahiptir. Bu teorilerden birine (“önce konuşma” teorisinin karşısındaki “önce jest” teorisine) göre biz mimetik hayvanlarızdır ve elle yapılan eylemlerin karmaşık taklidi gibi pandomimler zamanla evrimleşerek ilk işaret dili türlerini oluşturmuştur… Önce jest teorisine göre insanların dile sahip olmasının (diğer varlıkların ise sahip olmamasının) sebebi, “insan beyninin dil için hazır olmasıdır. Bunun anlamı bir insan çocuğu bir dili öğrenecek iken (açık uçlu bir kelime hazinesi hiyerarşik kelime kombinasyonunu destekleyen bir söz dizimiyle birleşir ve bunun sonucunda ihtiyaç duyuldukça yeni anlamlar serbestçe ifade edebilen büyük yapılar ortaya çıkar), diğer türlerin bebeklerinin öğrenemeyecek olmasıdır. Hatta insanlar sadece var olan dilleri öğrenebilmekle kalmaz, yeni dillerin şekillenmesinde faal bir rol de oynar.”[14]
 
Manguel ilk dillerden bugün kullandığımız diller gibi dillere geçişte, geleneksel hâle getirilmiş sözlü ifadelerle iletişim amaçlı jestlerin parçalarına ayrıldığı bir evreden geçilmiş, bu evrede sesli ifade kendi bileşenlerine, karmaşık bir jest ise daha basit anlamlı jestlere bölünmüş olabileceğini savunur.[15]Ona göre dilin kendini nesnelerin ve eylemlerin sözlü temsilleriyle, evrenin çeşitliliğini isimlendirmek üzere neredeyse sonsuz şekilde birleştirebilen seslerle, hatta ikna edici bir evrensel varoluşu bile olmayan şeylerle ifade ettiği bilinmektedir.[16]
 
Manguel, Sanskritçe dilbilgisi ve dil felsefesi üzerine yazılar kaleme alan ve Hintçe gramer geleneğinde temel önemli bir yeri olanBhartrihari’den yaptığı bir alıntı ile dilin şeyleri ve anlamlarını (ya da anlamdan yoksunluklarını) adlandırmakla kalmadığını, tüm şeylerin onlara eşlik eden anlamlarının dilden türediğini ileri sürmüş, hem algılanan şeyler ve düşünülen şeyler hem de aralarındaki ilişki dilin onlara verdiği kelimelerle belirlendiğini ifade etmiştir.[17]
 
Budistler anlamın toplumsal bir görenek olduğunu ve belli bir anlamın kapsamının o göreneğin kolektif tahayyülünün yansıtılmasına denk geldiğini savunan Manguel, Bhartrihari’nin anlamın dili kullanma eyleminde hem konuşanın ağzından çıkan seslerde hem de dinleyicinin o sesleri tanımasında vuku bulduğunu ileri sürdüğünü de dile getirir. Ona göre sonranın okuma sanatı kuramcıları, metnin anlamının metinle okurun etkileşiminden ortaya çıktığını öne sürerek Bhartrihari’nin görüşünü dolaylı yoldan desteklerler. Manguel, İtalo Calvino’dan yaptığı bir alıntıda ise okumak eyleminin, “daha vücut bulmakta olan bir şeye yaklaşmak” anlamına geldiğini ileri sürer. “Bhartrihai bu “vücut bulmak”a sphota demişti. Eskiye uzanan ve “konuşma dili” anlamına gelen bu terim, Bhartrihari’nin teorisinde anlamlı seslerin “birden ortaya çıkması”, adeta püskürtmesi eylemini tarif eder. Sphota kullanıcının konuşma biçimine bağlı değildir (aynı şekilde yazma biçimine de, bu yüzden de tarz ve aksanın hayatî önemi yoktur) ama bir cümlede kelimelerin nasıl bir araya geldiğine bağlı olarak belirli bir anlam taşır. Bu anlam, bileşenlerine indirgenebilir değildir: Sadece bir dili ddoğru dürüst öğrenmemiş olanlar bir cümleyi anlamak için kelimelere bölerler. Çoğu zaman anlam, dinleyen (ya da okuyan)  tarafından bir bütün olarak, iletilmekte olan şeyin aniden ışığa çıkmasıyla kavranır. Bhartrihari’ye göre, bu ışığa çıkma sphota tarafından iletilmekle birlikte jzaten dinleyenin (ya da okuyanın) beyninde vardır. Çağdaş terimlerle ifade edersek bu ışığa çıkma, sphota, dil için hazır beyin tarafından alındığı zaman gerçekleşir.”[18]
 
Manguel, Dante’nin dilin en yüce insan niteliği olduğuna inandığını dile getirir. Toplumsal olarak bir arada yaşamın olmazsa olmazı olarak dil yeteneğini gören Manguel Tanrı’nın, ister hayvan ister melek, başka hiç bir yaratığa dili vermediğini, bu niteliği. sadece insanlara, Tanrı vergisi “dil için hazır” zihinlerinde oluşanları ifade edebilsinler diye verdiğini savunmuştur. “Dante’ye göre dil, insan toplumunu yöneten ve toplumsal yaşamımızı mümkün kılan araçtır. Kullandığımız dil, kendi dilsel çevremizde fikirleri ve deneyimleri temsil etmemize imkân veren konvansiyonel işaretlerden oluşur. Dante için dil, adlandırdığı şeyleri yalnızca onları adlandırmak suretiyle var eder, çünkü De Vulgari elquentia’da dediği gibi, “hiçbir şey kendi olmadığı şeyi üretemez.”[19]
 
Manguel Yunan felsefecilerinden Platon’un kaleme aldığı Kratylos ve Hermogenes arasındaki diyaloğu değerlendirirken, Kratylos “şeylerin isimlerinin doğadan üretilen “bir hakikat ya da doğruluk içerdiğine inandığını” dile getirir. “Diyaloğun öbür katılımcısı Hermogenes ise buna karşı çıkarak dilin insan eseri olduğu şeklindeki Sofist pozisyonu benimser. Bana göre verdiğin her isim doğru isimdir ve o ismi değiştirir de başka bir isim verirsen yeni isim de eskisi kadar doğrudur,” der. “Çünkü doğa tarafından her hangi bir şeye verilmiş bir isim yoktur. Hepsi görenekten ve kullananların alışkanlığından ibarettir.” Sokrates ise “hakkıyla verilmiş isimler isimlendirdikleri şeylerin benzerleri suretleridir” diye iddia eder (ya da en azından bu fikri dile getirir) ama daha sonra da şeylerin suretlerindense kendilerinden öğrenmenin daha asil ve daha berrak bir yol olduğunu söyler.”[20]
 
Manguel bir taraftan dil yeteneğinin insanoğluna toplumsal olarak bir arada yaşamına imkân sağlayan mükemmele bir yetenek olduğunu dile getirse de, bu yeteneğimizin dünya üzerindeki tecrübemizi tam olarak yansıtamayacak kadar zayıf olduğunu da itiraf eder. Ona göre, “dille ilişkimiz daima tatmin etmeyen bir ilişkidir. Tecrübemizi kelimelere dökmek, tekrar tekrar hedefimize ulaşamadan kalır: Dil tecrübeyi tam olarak çağıramayacak kadar zayıftır: Olaylar mutluluk verici olduğunda bizi hayal kırıklığına uğratır, böyle olmadıklarında da acı verir.”[21]
 
İlahi Komedya eserini değerlendirirken şu varsayımı da ekler. Dil bu yetersizliğine rağmen çok katmanlı kendi semantik alanını oluşturur.“Dante de, ondan çok daha az yetenekli olan bizler de irademizi ortaya koymak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım dil denen araç kendi semantik alanını yaratır. Bu semantik alan daima çok katlı bir alandır, çünkü dille ilişkimiz daima şimdiyle ve gelecekle olduğu gibi geçmişle de kurulmuş bir ilişkidir. Kelimeleri kullandığımız zaman, bizim çağımızdan önce biriktirilmiş tecrübeden kelimelerle yararlanırız, dünyayı okumamızı kendimiz için ve başkaları için anlaşılır hale getirmek üzere kullandığımız hecelerde depolanmış anlam çokluğundan yararlanırız. Kendimizinkinden önceki kullanımlar, şimdiki kullanımları besler ve değiştirir, sürdürür ve baltalar; öyle ki, konuştuğumuzda başkalarının sesiyle konuşuruz ve birinci tekil şahıs bile aslında çoğuldur. Ve ateş dilleriyle konuştuğumuzda, bu dillerin çoğu aslında kadim alevlerdir.”[22]
 
“Edebiyat, en uzaktaki ufka varmak için ne kadar uğraşırsak uğraşalım, varmayı başaramayacağımız dışında hiçbir şey vaat etmez. Ama hiçbir okuma asla eksiksiz olmasa ve hiçbir sayfa tam sonuncusu sayılmasa da, aşinası olduğumuz bir metne dönmek -ister yeniden okunsun ister hatırlansın- bize daha geniş bir alan sağlar ve Dante’nin Ulikses’in arayışını tanımlarken kullandığı kelimelerle “çılgın uçuşumuz” bizi anlamın içine daima bir adım daha sokar. Ve Ulikses’in keşfettiği gibi, sonunda nasıl bir anlama ulaşırsak ulaşalım, beklenen anlama gerçekleşmeyecektir. Yüzyılların biriktirdiği kelimeler, Vergilius’un kadim alevini hiçbiri kaybolmamış hiçbir kesin olmayan bir anlamlar ormanına dönüştürür ve ihtiyaç duyduğumuz zaman kelimeler bize geri geldiğinde belki de bizi gerçekten kurtaracaklardır, ama sadece o an için Kelimeler daima bizi aşan bir başka anlam daha taşırlar.” (S. 337)
 
İnsanın dünya üzerindeki serüveni boyunca biriktirdiği tecrübe hem aynı zaman dilimi içinde insanlar arasında aktarılırken hem de nesilden nesile bilgi, kültür ve tecrübe birikimi olarak aktarılırken istediğimiz anlamı oluşturabilmek tam olarak mümkün olmayabilir. Manguel bunun farkındadır. Bu yetersizliği de dile yüklemek tam olarak insaflı bir tutum değildir. Çünkü ne kadar mükemmel bir varlık olarak yaratılsak da dile getiremediğimiz, kelimelere yükleyemediğimiz anlar, duygular ve tecrübeler olmuştur. Mantığımızın nasıl, niye neden olduğunu kabul ettiremediğimiz birçok şey yaşamışızdır. Manguel’in bu noktada dilin de bir sınırı olduğunu itiraf etmesi gerekmiştir: “Hepimiz yaşadığımız olayların, en eksiksiz, derin anlamlarında, dilin sınırlarını aştığını biliriz. Hayatımızdaki en ufak olayın anlatımının bile olup bitenin hakkını gerçek anlamıyla veremediğini ve ne kadar yoğun olursa olsun hiçbir anının hatırlanan şeyin tıpatıp eşi olmadığını biliriz. Neler olup bittiğini anlatmaya çalışırız ama kelimelerimiz hep yetersiz kalır ve pek çok başarısızlığın ardından gerçeğin doğru bir versiyonuna en yakın benzerliğin sadece uydurduğumuz hikâyelerde bulunduğunu öğreniriz. En güçlü kurgularımızda, anlatım ağı altında gerçeğin karmaşıklığı ayırt edilebilir, tıpkı maskenin ardındaki bir yüz gibi. Hakikati söylemenin elimizde en iyi yolu yalan söylemektir.”[23]
 
            Edebiyatın insanoğlunun en önemli yeteneği dil konusunda yüklendiği işlevini sorgularken Manguel, yazarların hem duygu hem de akılla peşine düştüğü bilgi, algıladıkları şeyle, hayal ettikleri şey arasındaki gerilimde saklandığını ve bu narin bilginin bize, okurlara kendi gerçekliğimizle sayfanın gerçekliği arasındaki ikinci bir gerilim olarak geçtiğini itiraf eder: “Dünya deneyimi ile söz deneyimi zihnimiz ve sevgimiz için rekabete girer. Nerede olduğumuzu bilmek isteriz, çünkü kim olduğumuzu bilmek isteriz, çünkü bağlamla içeriğin sihirli bir şekilde birbirini açıkladığına inanırız. Özbilince sahip hayvanlarız -belki de gezegendeki yegâne özbilinç sahibi hayvanlarız- dünyayı edebiyatın da kanıtladığı gibi soru sorarak, merakımızı kelimelere dökerek deneyimleme yeteneğine sahibiz. Sürekli bir alışverişle dünya bize kafa karıştırıcı bulmacalar sunar, biz onları hikâyelere çeviririz, onlar da dünyaya müphem bir anlam ve belirsiz bir tutarlılık kazandırır ve bizi daha fazla soru sormaya götürür. Dünya bize onu algılamamızı mümkün kılan ipuçları verir, biz de o ipuçlarını anlatı dizileri halinde düzenleriz. Yolda düzdüğümüz bu anlatı dizileri bize gerçekte daha gerçek görünür ve gerçek hakkında anlattıklarımız bizim için gerçeğe dönüşür…” [24]
 
Manguel Merak adlı eserinde değerlendirmelerinin sonunda merak konusunu öne çıkararak edebiyatçıların eserlerinde gerilim ve çatışma ögesini çok sık kullandıkları sonucuna ulaşır. Gerilim ve çatışma edebi eserler başta olmak üzere sinema ve günümüz televizyon filmlerinin dizilerinin vazgeçilmez unsuru olarak senaryo yazarları tarafından kullanılmaktadır. Çözüm okura, seyirciye bırakıldığı gibi insanların tahayyülünde dil olarak yeni kurgular, yeni meraklar oluşturulmaktadır. Bu durumda da ortaya cevapları bulunması gereken tabii ki yeni sorular gelecektir. Kısacası insanoğlu dünya üzerindeki serüvenin devam ettiği sürece yeni hikâyelerin yazarı olduğu kadar başkahramanı olmaya da devam edecekt
 
 
[1]Türk Dili, S. 75-87C. III Sayı: 727 Temmuz 2012
 
[2]Alberto Manguel, Merak, YKY, İstanbul 2019, s. 56.
 
[3]A.g.e. s. 49
 
[4]A.g.e. s. 49
 
[5]A.g.e. s. 52
 
[6]A.g.e. s. 52
 
[7]A.g.e. s. 56
 
[8]A.g.e. s. 65
 
[9]A.g.e. s. 84
 
[10]A.g.e. s. 86-87
 
[11]A.g.e. s. 88
 
[12]A.g.e. s. 132
 
[13]A.g.e. s. 135
 
[14]A.ge.s s. 139
 
[15]A.g.e. s.141
 
[16]A.g.e. s. 145
 
[17]A.g.e. s. 145
 
[18]A.g.e. s. 146-147
 
[19]A.g.e. s. 147.
 
[20]A.g.e. s. 153
 
[21]A.g.e. s. 331
 
[22]A.g.e. s. 332
 
[23]A.g.e. s. 342
 
[24]A.g.e. s. 357 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 646
Kayıt tarihi
: 24.03.08
 
 

1962 doğumlu, 1985 Gazi Üniv. İletişim Fakültesi Mezunu. 1985-88 arası Ajans Türk İşletme Müd. Yr..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster