Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Aralık '18

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
124
 

Dindarlık Psikolojisi

“Ben bana zulm eyledim itdim günah

N'eyledüm n'itdüm sana iyi padişah.

Nesne eksüldi mi mülkünden senün

Geçdi mi hükmüm ya hükmümden senün”

Yunus Emre

İnsanlar birbirini öldürebilir, birbirine zarar verebilir. Ama insanlar Tanrı’yı ne yok edebilir ne de ona bir zarar verebilir! İnsan, Tanrı’ya ne yapabilir? Tanrı, insanı neden affetmesin? İnsan, ne yapmış olabilir ki Tanrı onu affetmesin?

Ehli Sünnet alimleri olaya böyle baktılar. Tanrı insanı tehdit eder, korkutur ve ahirette yaptıklarının karşılığı olarak ağır bir şekilde cezalandırabilir. Ama Tanrı bundan vazgeçebilir de. O’nun iradesinin üstünde bir irade yoktur; O, dilediğini yapar. Buna karşılık, Mu’tezilî alimler, Tanrı’nın tehdidinden dönmeyeceğini savundu. Bu, onlara göre, Tanrı’nın adalet ve hikmetinin zorunlu bir sonucuydu. Tanrı’nın tehdit ve cezasından dönmesinin imkansız olması ve bunun zorunlu olması; bir üst mercinin Tanrı’yı bir işe zorlaması olarak anlaşılmamalıdır. Tanrının bir cisim olması nasıl imkansızsa; adaleti gereği tehdit ve cezasından dönmemesi de onun uluhiyeti (Tanrılığının) zorunlu bir sonucudur.

Ehli sünnet alimleri, affetmenin bir erdem olmasından yola çıkarak; Tanrı için tehdit ve cezadan dönmenin caiz olduğunu düşündüler. Hem O’nun iradesini kısıtlamak istemediler hem de üstün bir erdem olarak gördükleri affetmenin Tanrı için caiz olduğunu düşündüler. Belki bundan daha önemlisi, inancın psikolojik yapısında, tehdidinden dönmeyecek bir Tanrı fikrinin, dindarlığın özü ile çatışacağını düşüncesiydi. Öyle ya, Yunus Emre’nin başta alıntıladığım şiirinde, naz makamından yakardığı gibi, insan n’eyleyebilir, ne edebilir Sonsuz Kudret Sahibine? O’nun mülkünden ve hükmünden neyi eksiltebilir? İnsan, nasıl bir günah işleyebilir ki Tanrı onu affetmesin?

İnsan, manevi olarak Tanrıya yöneldiğinde, O’ndan en önce merhamet ister, af ve mağfiret ister. Bunlara cevap vermeyecek bir Tanrı’yla, insan nereden ve nasıl bir muhabbet kurabilir? Mu’tezilî görüşlerin tarihten silinmesinde en önemli nedenin bu olduğunu; yani Tanrı’nın vaîdinden (tehdit etmek, cezalandırdığı için korkutmak) dönmeyeceği düşüncesi olduğunu düşünüyorum. Bu görüş, dindarlık psikolojisini bozan ve insan-Tanrı münasebetini zedeleyen bir görüş çünkü.

“Mu’tezile için önemli olan nefs ya da psikoloji değil; akıl ve düşünce/teoriydi” şeklinde bir itiraz gelebilir. Her ne kadar düşünceyi tecrübenin için soyutlayıp ayıklamayasak da dindarlığın aklî olmaktan çok hissî bir duruma işaret ettiğini kabul etmek gerekir. Gazzâlî, ilim konusunda birçok eserinde önemli düşünceler ortaya koymuştur. İhyâ’da birkaç yerde ilimin Allah korkusundan başka bir şey olmadığını söyler. Kitabın teması budur diyebilirim. Gazzâlî için, ilmin; nesne-özne ilişkisi, nefisteki yeri, iktisabında aklın işlevi gibi konularla bağlantısından çok, dindarlık tecrübeleri ile uyum içinde olan tanımı geçerlidir: İlim, Allah korkusudur. Mümin, bir muallakta yaşadığının bilinciyle sürekli niyaz içindedir. Çaresiz ve fakirdir. Güç ve zenginlik sahibi Tanrı’dan merhamet dilemekten başka çaresi yoktur. Ne kendine ne de ameline güvenebilir mümin. Efendi karşısındaki köle gibidir hali. Bu durum, tam da Aydınlanma Felsefesinin deistik Tanrı tasavvurunu dayandırdığı eleştirilere karşılık gelir. Dinin bir yabancılaşma biçimi olduğu eleştirisini yapan Feurbach ve Marx’a kadar uzanır bu eleştiriler…

Peki düşünerek dindar olunur mu? Olunmaz diye kestirip atmak saçmadır. Sorunun olumlu cevabındaki imkanın sınırı, dindarlığın özünü teşkil eden ruh halinin bozulmamasıdır. Tanrı korkusu olmayan bir dindarlık biçiminin, imkansız olduğunu kabul etmek gerek. Bu durumda din, en azından İslam özelinde bir akıl ve his dengesi arar. Ehli sünnet alimleri, Mutezile’nin vaîdinden dönmeyen Tanrı anlayışını, bu dengede, hissin çaresizlikle hastalanmaması adına reddettiğini düşünüyorum.

Ve bu sonuca şu soruları eklemek isterim: Mesele bu kadar hassasken, bugün Ehli Sünnet’in kalesi olarak kendilerini takdim eden Ehli Tarikatın bu konuda hassasiyeti nedir? Dindarlık hissi ve tecrübesinin, mürid-mürşid hukukunda nerede durduğuna bakıyorlar mı? Şefaat vaadlerinden tutun da şeyhinin kerameti avuntusuyla bir ömür yaşayan insanların dindarlık tecrübeleri, Ehli Sünnet alimlerinin Mutezile’nin görüşünü eleştirdiği tutumdaki hassasiyet ile bir kere bile olsun, ele alınmış mı?

(Not: Şefaatin de kerametin de hak olduğuna inanıyorum, inkarım yok!)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 60
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 277
Kayıt tarihi
: 07.09.16
 
 

SBF-Mülkiye mezunu, TCDD'de Memur. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster