Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Aralık '18

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
34
 

Doğa Ruhu-Ana Tanrıça Enerjisiyle İletişim

Doğa Ruhu-Ana Tanrıça Enerjisiyle İletişim
 

Ana Tanrıça Umay-Doğa Ruhu ve İnsanların Anası, Nodira İbrahim Güçsav


Bazı kaynaklarda, kadim insanlarda genç nesli katı disiplinle yetiştirme gibi kural olduğunu görürüz.

İlk ilkel insanlarda neden anaerkil düzen hakim olduğu konusu da ilginçtir. Tarihçiler ve arkeologların anlatımı beni doyurmuyor. Bence, daha açığa çıkması lazım olan çok bilgi var. Rudolf Stainer’in ‘Akaşa kayıtları’ kitabinda eski ırklarda kadının rölü hakkında şöyle anlatılıyor:

Kız çocukları eğitiminde onlardan asıl beklenen güçlü, kuvvetli bir hayal gücü geliştirebilmesiydi. Örneğin, fırtınaya terk edilirdi, korkmadan onun korkunç güzelliğini, önündeki sertliğin ve gücün hisleriyle kuşatılmış bir şekilde etrafında olup bitenleri seyretmeliydi. Böylece kızlarda düş ve hayal kurma yetenekleri gelişti; o zamanlarda bunlara verilen değer yüksekti. Söz konusu olan rüya ve fantezi kurgular için gerekli olan dış ortam şartları, kişinin önünde bulunduğu sürece devam edebilirdi. Düşsel nesnelere yönelmelerinin önemli nedeni, böylece kendilerini kaybetmiyorlardı. Ne de olsa, dişil ruhun içine yerleştiririlen bu fantezi ve düşler, bizzat doğanın kendisinindi. Lemuryalıların gelişiminin ilerlemesinde en önemli faktör, kadınların tasvir edilen şekilde yaşamasıydı. Bu sayede çok özel insani yetiler geliştirdiler. Tasavvur dünyasında daha yüksek gelişimlere ulaşmanın altyapısını onların doğa ile ilişkide olan hayal güçü oluşturuyordu. Doğanın güçlerini tüm duygularıyla özümsüyor ve ruhlarında etkilerini tekrar duyumsuyorlardı. Böylece hafiza yetisinin tohumları atılmış oluyordu. Ve hafiza ile birlikte, dünya üzerinde, en yalın ilk ahlaki (moral) kavramları oluşturabilen yeti de ortaya çıkmış olyordu. Eril unsurun hakim olduğu yeti daha çok irade güçünün dış etkilerine, doğa güçlerinin kullanılmasına odaklanmışken, böylece bunun yanında dişil öğedeki ruh hali, içselliğin ve kişinin şahsi güçleri sayesinde bir değişim oluşmaya başladı. ‘İyi ve kötü’ ye dair ilk anlayışlar dişil tarzdan (nitelikten) ortaya çıkıyordu. Kadınların geliştirdiği ilk yaşam anlayışlarına gereken itinayı gösterenler ancak insanlığın gelişimini doğru dürüst anlayabileceklerdi. Duyusal algı dünyasıyla, hafızanın eğitimiyle alakalı olan alışkanlıların gelişmesi, ki bunlar hukuksal yaşamın tohumlarını attı ve bir tür örf (ahlak, gelenek) yapısı oluşturdu; bunların hepsi bu malum (dişil) yöne aitti. Erkek, doğa kanunlarına göz atmış ve onları icra etmişti: Kadın ise bunların ilk yorumlayıcısı (çift ima: Deuterin (almanca): kahin ve açıklayıcı, anlamlandırıcı) oldu. Burada meydana gelen, düşüncelerle hayatını daim ettirme, yeni, çok özel bir yaşam tarzıydı. Bu tarzda, erkeklerinkinden daha kişisel olan bir şey vardı. Şimdi bir de şunu anlamak gerekir: kadınların bu usulü her ne kadar erkeklerin irade-majisinden farklı olsa da, bu bir tür duru görüydü. Kadın ruhu kendi içinde farklı ruhsal güçlere açıktı.

Önderler (rehberler) dolaylı bir yoldan, kadının ruhsal yaşamının uyanışı peşi sıra erkeğin gelişimine ön ayak oldular. Doğanın işaretlerini yorumlama ihtiyacı oluştuğunda, onlardan fikir ve tavsiye almak gerekirdi. Fakat, bu kadınların görüleri hakkında, onların uyur gezer haline yakın durum olduğu anlaşılması lazım, doğanın sırları kendini o malum rüyetlerde (üst rüyalarda) onlara açıyor ve bunların teşvikiyle eyleme dönüşüyordu. Onlara göre, her şeyin ruhu vardı ve bunlar kendilerini onlara ruhsal güçler ve biçimlerde gösteriyordu. Kendilerini ırlarla dolu ruhsal güçlerin işlerine ve akışına bırakıyorlardı. Onları harekete geçiren ‘iç sesti’ ya da onunla konuşan bitkiler, hayvanlar, taşlar, rüzgarlar ve bulular, ağaçların fısıltıları…

İnsani din denilebilecek şey işte, bunun gibi ruh hallerinden doğdu. İnsandaki ve doğadaki ruhsallık yavaş yavaş kutsanır ve de ona tapılınır oldu. Bazı kadınlar Dünya’nın gizli derin sırlarını yorumlayabildiklerinden dolayı, özel bir üstünlüğe ulaştılar.

Böylece, bu kadınlar kendi içlerinde yaşadıklarını bir türlü doğa diline dönüştürebildiler. Çünkü dilin başlangıçı şarkılara benzer bir şeyde yatmakdaydı. Düşüncelerin güçü kendini duyulur seslere dönüştürdü. Doğanın iç ritmi ‘bilge’ kadınların dudaklarından seslendi.  Kişiler bu kadınların etrafında toplandı ve onların ezgilere benzer cümlelerinde yüce varlıkların varlığını duyumsadılar. 

O yüzdendir ki, dil, muzük, şarkı, hatta danslar bile bu ilk kadın kahinlerden dolayı gelişmeye başladığını söyleyebiliriz. Ve o yüzdendir ki, eski çağlarda Tanrı erkek olarak değil, kadın olarak algılanıyordu. Şamanizmin temelinde de aynı durumlar yatıyor. Hatta erkek şamanların köstümlerinde kadın giysilerine benzerlik görebiliyoruz: onlar kadını taklit ediyorlardı doğa güçlerinin ancak kadına gelebileceğine inandıkları için.

Aynen bu şekilde HER ZAMAN büyük Doğa Ruhu, Ana Tanrıçanın gizemi gerçekleşir ve kendi özel kanallariyla, peygamberler hemde dahiler araçılığıyla insanların, halkların kaderlerini etkiler. Yeni din hakkında kavimlerine anlatmadan önce, peygamberlerin dağlara, çöllere, mağaralara –Doğadaki inzivasına çekildikleri malumdur.

Bu şekilde, peygamber hangi dönemde yaşamiş olsa olsun, o en iyi ve uygun şekilde insaniyetin o döneme kadar yaptıkları ve istiraplarla, dürüstlükle elde ettikleri her şeyi kendinde konsatre eder hemde bundan dolayı sonraki hayat yolu için yeni dürtü, yaşamın yeni yorumunu ve insaniyetin yeni ruhani yükselişi için yeni yön verir.

Ama çok sonradan, tek tanrılı dönemlere geçiş süresinde baş Tanrı ve daha da sonrasında Kutsal Göksel Baba (Hrsitiyanlık), Ela, El-İlah (Allah) (Yahüdilik ve İslam) erkek olarak algılanmaya başlamıştır.

Daha Zarduştluk (ateşperestlik, Mecusilik) inancında iyilik tanrısı olarak Ahura Mazda tanıtılmıştır. Bununla birlikte peygamber Zarduşt Doga Tanrısı Mitraya da dua etmeye de çağırmıştı, ki Güneş tanrısı da sayılırdı, hem de Orta Asya halklarında toprağın, suyun, bereketin tanrıçası olan Anahita'ya da dualar etmelerini önermişti.     

Ortaçağ İspanyol kabalacılarının çok sık kullandıkları meditasyon nesnelerinden biri Matrona, yani Tanrı’nın yüzünün kadın yönü, Yahudi mistizminde kadına büyük yer bulunduğunu gösterir. Yaşayan tanrı’nın dünyadaki varlığı kadın olduğundan, kozmik ağaçın Egemenlik küresinde bulunan Shekinah/Matrona ilahi bedenin en ulaşılır parçasi olarak bilinir.

On üçüncü yüzyıl mistiklerinden Rabii Jozep, şöyle yazıyor:

‘O, bu aşağı dünyaya öyle bir sinmiştir ki, fiili, söylemi, düşünceyi ve kuramı araştırıranız Shekinah’ı bulacakınız, çünkü onun başlangıçı ya da sonu yoktur’.

Nazik yönüyle o, yaşamın Kozmik Ağacı’nda Anlayış niteliği ve olgun Anne’dir. Çocukları tarafından reddedilmiş ve Tanrı’sından kopartılmış olarak öfkeyle kıpkırmızı, o Yargı’dır. Kabalacıların tasavvurunda, saçları ‘Baba’nın sakalı gibi, siyah ve kıvırcıktır. ‘Her bükleminde her biri birçok dünyayı aydınlatan pek çok saç teli vardır. Saçları tahrip güçüyle cap canlı, yanakları parlak kırmızı elmalar gibidir. (Perle Episteyn, ‘Kabala – müsevi mistizmin yolu’ kitabından).

Sağ beyin ise hissetme, imgeleme, semboller ve imgeler, ruhsallık, uzamsal algılama, fanteziler, müzik, biçim, güzelliği algılama, ‘büyük resim’i görebilme.

İnsanlar belli işlemler yaparken beynin neresini kullandıklarına dayanarak bu sonuçlara varılmıştır. Bu bilgileri ‘Tanrıça’ dediğimiz konuya çevirecek olursak, sol beynin daha çok ‘eril’, sağ beynin ise ‘dişil’ fonksiyonları yerine getirdiğini söyleyebiliriz. İdeal olanı her iki özelliklerimizi de dengeli yani yerinde kullanmamızdır. Aslında beynimizin doğal ritimlerini incelersek, doksan dakikalık döngülerle kah sag kah sol beynin baskın olduğunu öğreniriz. Bunu anlamak için basit test yeterlidir: sırayla burun deliklerinizi kapatın ve şu anda hangisi açık olduğuna dikkat edin… Eğer sol burun deliğiniz daha açık ve aktif haldeyse, şu anda sağ beyniniz baskın demektir. Aksi durumda sol beyniniz, eğer her ikisi aktifse sağ ve sol beyinler dengede demektir. En istenilen hal de budur: hem eril hem dişil tarafımızın bir biriyle işbirliği ve denge içinde çalışmasıdır.

Her türlü yaratıcı enerji Ana Kaynaktan gelir. Yaratıcılığın dişil yanı bizim varlığımızın sürdürülmesinin sağlayan enerji akışının devam ettirilmesiyle ilgilidir.  Kendimizi bu enerji titreşimlerine hizaladığımızda Yaratılışın Kaynağına, yani Merkeze  açmış oluruz. Dişil gücün kendini en iyi ifade ettiği önemli unsur sevgi enerjisidir. Biz insanlar sevgiyi  hissedilen  duygu olarak biliriz ve öyle deneyimleriz. Ancak sevgi bir duygu değil, bir enerjidir, kuvvettir. Bu enerji evrenin her yerinde türlü görünümlerle kendini gösterir. Pek çok ruhsal öğreti evrenin sevgi enerjisiyle yarattığını ifade eder. Sevgi dediğimiz farklı bir enerji evrenin varoluşunu sağlayan en önemli bağlayıcı, birleştirici güçtür.

Sevgi yalnızca canlılar arasında kendini gösteren bir şey değil, Evrende her şeyi bir arada tutan bir çekim gücü vardır. Bu çekim gücü fiziksel düzeyde kendini farklı gösteren kuvvettir. Aynı şeyi atomun içerisinde de görebiliriz. Ancak bu sevgi enerjisi dediğimiz gücü veya çekim gücünün içimizde akışını engelleyen ‘direnç’ler vardır. Bunu metallerin elektrik iletkenliği misalinde anlatabiliriz. Yazının devamında bu enerjiyi ve onun işlemlerini aklımıza yatkın şekilde daha sade açıklayacağım.

Dr.Nodira İbrahim Güçsav

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 37
Kayıt tarihi
: 24.11.18
 
 

Eğitimim, mesleğim, hobilerim hakkındaki sorular karşısında daha ergenlik zamanımdan ta bugüne ka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster