Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Nisan '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
65
 

Dün, bugün, Atatürk ve Biz

“MUTLU BİR DÜNYA İÇİN MUTLU BİR TÜRKİYE LAZIMDIR.”

“Benim naçiz vücudum, elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

Ünleri millî sınırlar içerisine sığmayan devlet adamlarının kendi memleketlerini ilgilendiren  yanları olduğu gibi, başka memleketleri ve insanları ilgilendiren  yanları da vardır. Zaten tarih, bu tür devlet adamlarını BÜYÜK olarak nitelendirir.

Mustafa Kemal Atatürk de, Türk milletinin bağrından çıkmış, kahraman olarak büyük, ekonomist olarak büyük, reformcu olarak büyük, ülkü adamı olarak büyük, kısaca devlet adamı olarak da büyük bir liderdi….

O, daha İmparatorluk döneminde Çanakkale’ye çıkarma yapan İngiliz ve Fransız donanmalarını uzun; fakat tarihin en kanlı ve en yaman savaşını kazanarak durdurdu. O dönemde kamuoyunda adı sanı pek bilinmeyen M.K.Paşa, Çanakkale Zaferiyle bir yıldız gibi parladı. Uzun yıllar yenilgiden başka bir haber duymamış, Osmanlı toplumu, bu büyük zaferi coşku ile kutladı. Genç komutana tam bir güvenle bağlandı. Bu savaş, onun ne kadar büyük bir asker olduğunun ispatıydı.

Halbuki aynı dönemlerde, geçmişte neler yapmış bir millet evlatları olduklarından gafil, bir takım insanlar, büyük devletlerin gölgesinde yatmak isteyerek, bir yabancı efendiyi benimsemişlerdi bile…

Ekonomi sıfırdı, Anadolu’da yiyecek yoktu giyecek yoktu: Asker ise bulduğu ile karnını doyuruyordu. Savaşlardan bıkmış, yorulmuş askerler, silahlarıyla birlikte orduyu terk ediyorlar, dağlarda eşkıyalığa çıkıyorlardı. İşte bu ümitsiz bir ortamda Atatürk sahneye çıkıyor…

“Türk’ün, saygınlık, onur, ve yeteneği, çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak olmaktansa, yok olsun daha iyi?... Öyleyse: “YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM!..” diyordu.

“Biz yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bilgisiz, cahil, ayrıntısız tekmil millet fertleri belki içinde saklı güçlükleri tastamam idrak etmeksizin; yalnız bir nokta etrafında toplanmış, ve fakat sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta: Tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürmesidir.

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbet politik, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve böylece her hususta tam bağımsızlık, tam hürriyet demektir. Bu saydıklarımın hangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk millet ve memleketin, gerçek anlamıyla; bütün bağımsızlığından  yoksunluğu demektir. Biz bunu sağlamadıkça ve gerçekleştirmedikçe, barış ve sükûna kavuşacağımız kanaatinde değilim…”

Onun düşüncesinin özelliği, bir fikrin doğru olduğu kadar, insanî olmasını şart koşmaktaysa da o insana zararlı olacak  bir düşüncenin, düşünce haysiyeti taşımayacağını benimsemişti. Fikirde ve eylemde gözleri sonuçlara dönüktü. Sonuç iyi ise fikir de iyidir. Savaşın bile amacı zafer değil; zaferin arkasındaki amaçtı. Eğer bir savaş insanlığa yararlı bir sonuç getirmeyecekse cinayetten, katliamdan başka bir şey değildi. İyi bir komutan, cesur bir asker olduğu halde, sonunda millî ve insani bir hedefi olmayan savaşları yapmayı, reddetmişti; fakat bir kere savaşa girilmişse, o savaş kazanılmalıydı.

Savaş sırasında cephe gerisini denetlerken birkaç askerin kaçtığını görerek yollarını kesti:

-Nereye gidiyorsunuz? Onlar da:

-Cephe bozuldu,düşman baskın verdi!..

-Öyleyse hemen dönüp düşmanla karşılaştığınız ilk yerde savaşın..

-Cephanemiz yok!.. Dediler.

-Süngünüzü takıp hücum edeceksiniz.Onlar da:

-Süngümüz de yok komutanım.!

-Öyleyse size ÖLMEYİ EMREDİYORUM!.. dedi.

Askerler dönüp gittiler. Savaşta kaçmak yoktu!.. Savaş, kazanmak veya ölmekti…

Dünyanın en iyi yetişmiş askerlerinden biri olduğu halde, barıştan yana idi. “YURTTA SULH, CİHANDA SULH” diyordu. Barış, Atatürk’ün devlet adamlığının bir hüneridir. “HALKLAR KUVVETLE YOK EDİLEMEZLER; KUVVETLE SAVUNULURLAR.”

Kurtuluş mücadelesi bu felsefenin, zaferidir. Bu felsefe ise her devlet adamının yapacağı iş değildir. Hürriyet, insanın düşündüğünü, dilediğini, başka birinin hiçbir tesir ve müdahalesi olmaksızın, mutlak olarak yapabilmesidir. Bu tarif, “Hürriyet” kelimesinin en geniş mânâsıdır.  İnsanlar bu mânâda hürriyete hiçbir şekilde sahip olmamışlardır; ve olamazlar da; çünkü besbelli insan, Allah’ın yaratığıdır. Tabiatın kendisi bile mutlak hür değildir; Allah’ın kanunlarına bağlıdır.

Demokrasi, vatandaşa, hayatını umutlarıyla gerçekleştirmek ve her türlü kişisel ve toplumsal görevlerinin yapılması, hürriyetini ve imkanını verir.

Tabiatiyle hiçbir şey, sonsuz olmadığı gibi,  hürriyetler de sonsuz değildir. Atatürk hürriyetin sınırlarını başka kişilerin sınırlarını başka kişilerin hürriyetleri ve toplumun çıkarları ile sınırlandırıyor.

Nerede bir “HAK” doğmuşsa, orada bir “GÖREV” de doğmuştur. Hak’lar görevleri, görevler de Hak’ları yaratmaktadır. Bizim düşüncemize göre politik güç, millî irade ve egemenlik, milletin birlik halinde ortak kişiliğine aittir. Birdir, Bölünemez, ayrılamaz, vazgeçilemez, düşüncesini taşıdığından: “HAKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİNDİR”  diyor.

Eğer Millet Meclisi, haktan kopmuş, yanlışa düşmüşse, bu hatasını gelecek seçimlerde cezalandırılmak suretiyle öder. Halkın iradesi her şeyin üzerindir.

İnsan, mensup olduğu milletin varlığını, saadetini düşündüğü kadar, bütün dünya milletlerinin saadetini düşünür, bütün dünya milletlerinin saadetlerine de ne kadar değer veriyorsa, o kadar mutlu yaşar. Bunun için insan bütün dünya milletlerinin saadetlerine de hizmet etmeye de elinden geldiği kadar, çalışmalıdır. Bütün akıllı adamlar takdir ederler ki, bu yolda çalışmakla hiçbir şey kaybedilmez; çünkü dünya milletlerinin saadetine çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve saadetini sağlamaya çalışmak demektir.

İşte bu düşünüş, insanları, milletleri ve hükümleri bencillikten kurtarır.  Bencillik ferdi olsun, millî olsun her zaman kötü sayılmalıdır.

Zamanımızda böyle düşünebilen devlet adamlarının ne kadar az olduğuna bakılırsa, savaşmak için bir asker olarak, eğitimden geçmiş Atatürk’ün ne kadar BARIŞÇI ve İNSAN SEVGİSİ ile YÜKLÜ olduğunu görmek mümkündür.

Musoli’nin Akdeniz’e: “(Moro Nostrom) Bizim deniz!..”, dediği şanlı günlerde Atatürk: “Ben savaştan korkarım; çünkü savaşı bilirim!.. Musolini savaştan korkmaz; çünkü savaşı bilmez!.. diyordu; çünkü savaş binlerce insanın  yaşama hakkına son vermek demektir. Eğer vatanı savunma gibi bir gerekçesi yoksa savaş, bir soykırımdan başka bir şey değildir.

Atatürk günümüzde milleti kan birliğinden çok ÜLKÜ ve KÜLTÜR BİRLİĞİNİN yansıttığına inanıyordu. Eğer bir ülkede yaşayan insanlar arasında; DİL BİRLİĞİ, KÜLTÜR BİRLİĞİ,ve ÇIKAR BİRLİĞİ kurulabilirse, orada sağlam temellere dayalı bir millet var demektir.

Millet: DİL, KÜLTÜR ve ÜLKÜ BİRLİĞİ ile birbirlerine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir POLİTİK ve SOSYAL heyettir. Bu heyeti, İmparatorluk Türkiye’sinde  ÜLKÜ Birliği; İslâm Dinini dünyaya yamak için İslâm adaletini, bütün ülkelerde  hakim kılmak iken; Türkiye Cumhuriyetine gelince ve ÜLKÜ’yü “Çağdaş, ileri, büyük ve yepyeni bir devlet kurmak” sözleri ile açıklıyordu.

Öyle bir devlet ki çağdaş uygarlığın ilerisine geçsin sayılıp sevilen, imrenilen bir ülke olsun…

“Büyük davamız, en medeni ve müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu hâl, kurumlarında değil, düşüncelerinde, temelli inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin, dinamik idealidir. Bu ülküyü, en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek zorundayız.

Türkiye Cumhuriyeti halkı, yenilikten yana ve gelişmiş bir toplum olarak sonsuza kadar yaşamaya karar vermiştir. Atatürk’ün bütün sözleri BİR DEVLET ADAMININ milletine, nasıl bir ülkü aşıladığının ispatıdır.

Elbette bir milletin ülküsü olacaktır; ama bu ülkü devletler tarafından açıklanmaz; ama o millet tarafından yaşanır… Nasıl bakarken gözlerimizin farkında değilsek, ülkü de bütün davranışlarımızda farkında olmadan yaşar; hareketlerimizi, düşüncelerimizi etkiler; fakat konuşulmaz…

İmparatorlukların devamlı olabileceğine inanmayan Atatürk, Sovyetler Birliğinin de bir gün yıkılacağını hesaplayarak, Yeni Türkiye’nin politikasına yön vermeye çalışıyordu. Daha 1925’lerden bugünü görmüş ve geniş ufku ve gözlerinin ta uzaklarda gördüklerini, bizlere daha o zamandan müjdelemişti…

Çin sınırından Anadolu içlerine kadar uzanan tarihi, kültürü, dili, dini, Türk Devletlerinin, kısacası kardeşlerimizle doğrudan olmasa bile, dolaylı olarak sıcak bir ilişki kurmak gerekliliğini hatırlatmıştı… Günün birinde Türkiye onlara ağabeylik edebilirdi!..

Malumdu ki Sovyetler birliği Kardeş devletlerde Arap Alfabesini yasaklatmıştı. Latin Harflerinin kabulünden kısa bir süre sonra Türkistan, Azerbaycan ve öteki Türk ve Müslüman devletlerde Kıril Alfabesini resmileştirerek, bu devletler arasındaki bu kardeşler arasındaki köprüyü de yıkmıştı… Bununla beraber, Latin Harflerinin getirdiği kolaylıkla, tarih, kültür, dil, inanç birliği olan KARDEŞLERİMİZE SAHİP ÇIKMAYA HAZIR OLMAK, yalnız o gün susup beklemek değildi.

Atatürk diyor ki: “Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar?.. Dil bir köprüdür!... İnanç bir köprüdür!... Tarih bir köprüdür!... Biz bu kardeşlerimizden talihin kötü bir cilvesi olarak ayrılmışız. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onların ki mi?.. Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur… Onların bize yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım… Folklor bağı kurmamız lazım… Bunları kim yapacak?... İşte görüyorsunuz, Dil Encümenleri, Tarih Encümenleri kuruluyor. Dilimizi onların diline yaklaştırmaya ve böylece birbirimiz daha kolay anlar hale getirmeye çalışıyoruz…

Tarihimizi onlarla yaklaştırmaya çalışıyoruz. Ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz… Bunlar açıktan yapılmaz; bunlar devletlerin ve milletlerin düşünceleridir.”

“MUTLU BİR DÜNYA İÇİN MUTLU BİR TÜRKİYE LAZIMDIR.

MUTLU BİR TÜRKİYE İÇİN DE MUTLU BİR DÜNYA GEREKİR.”

Senin naçiz vücudun, bugün, elbet toprak olmuştur; fakat TÜRKİYE CUMHURİYET İMPARATORLUĞU, açmış olduğun ideale yılmadan, yorulmadan, usanmadan yürümektedir. Bunun için bizce, zaman ölçücü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil; asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmektedir.

Ne mutlu “BİRLİK”, “BİR ve TEK OLMA ”ÜLKÜLERİNİ yüreklerinde besleyen, heyecanları diri ve dimağları canlı idealist vatan sevdalılarına… Ne mutlu, sonsuz sabır, sonsuz sevgi, sonsuz hoşgörü, sonsuz barış ve EVREN KARDEŞLİĞİNİ kendine düstur edinmiş idealistlere…

Ne mutlu bu ülküyle yatıp, bu ülküyle coşan yüreklere…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 65
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 461
Kayıt tarihi
: 27.09.10
 
 

Abdullah (Çağrı) ELGÜN HAYATI HAKKINDA BİLGİLER Kayseri’de dünyaya geldi. Kayseri Atatürk İlkokul..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster