Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ekim '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
137
 

Ekonominin sürdürülemez büyümesi ya da yolun sonu, Kozlu, Soma, ya da Ermenek

Ekonominin sürdürülemez büyümesi ya da yolun sonu, Kozlu, Soma, ya da Ermenek
 

Başlık pek açıklayıcı olmasa da maksadı özetliyor.  Klasik ekonomik paradigmaya göre, bir ülke nüfusunun gereksinimlerin karşılanması ve yatırım yapılarak bu faaliyetin devamlı olabilmesi için ülke içinde gerçekleştirilen toplam üretimin sürekli artması bir zorunluluktur. En basitinden, bir önceki dönemde (örneğin yıl) bir işte çalışarak geçimini sağlayanların üzerine yeni iş arayanların eklendiği izleyen dönemde bu insanların çalışma talebinin karşılanabilmesi yeni iş sahalarının açılmasına, bu da ülke içinden ya da dışından yeni harcamalarla bu iş sahalarındaki üretilen mal ve hizmetlerin talep edilmesine bağlıdır.

Oysa üretim miktarının bir dönemden (örneğin yıl) diğerine ne kadar artış göstermesi gerektiği ülke nüfusunun ve giderek dünyadaki tüm insanlarına gereksinimlerinin düzeyi ile ilgilidir. Basite indirgeme adına bir an için bireylerin (tüm ekonomik birimleri temsil edecek biçimde) içinde bulundukları ekonomik koşullardan bağımsız olarak bir önceki döneme göre gereksinimleri artmadan yaşamaya devam ettiklerini düşünelim. Hiç kimsenin mevcut harcama düzeyinin ötesine geçmemesi durumu. Yani bir önceki dönemde açılandan daha fazla sayıda hastane, okul, fabrika yapılmayacak, kimse geçen dönemde aldığından daha pahalı bir cep telefonu almayacak, evine ya da arabasına geçen dönemde yaptığından daha fazla masraf yapmayacak. İlk bakışta bir duraksamaya yol açsa da pek fazla korkutucu gelmiyor insana değil mi? Örneğin bir kişinin geçen sene ne harcadıysa aynı tutarda harcama yapması bunun üzerine çıkmaması üstesinde gelinemeyecek bir durum değil gibi. Ama daha gelecekte iyi bir evde yaşama, daha ileri model bir araba, cep telefonu kullanma, görünüşte kendimiz diğerlerinden farklı kılacak her ne gerekiyorsa elde etme hayalinden mahrum kalmak. Düşüncesi bile korkunç değil mi? Verili düzende, ihtiyaçlar piramidinin yükseklerindeki tatmin düzeylerine erişmenin “insanca” yolları örneğin sahip olduklarını yenilemek yerine tamir etmeye çalışmayı ya da insanların toplumdaki yerini şiir, öykü, roman yazma, okuma, bir müzik enstrümanı çalabilme düzeylerine ya da doğrudan kendi elleriyle ürettiklerine ya da bilime katkısına göre ya da (bir dostun yaşam felsefesi olan) çevrelerine, başkalarına en az zarar vermeye özen göstermelerine göre değerlendirmek makbul değilse sorunun yanıtı “evet” olacaktır.        

Diğer taraftan bu durum, mevcut ekonomik paradigma açısından dünya ekonomisi için bir felaketle eş anlamlıdır. Nedeni basit. Tüm diğer faktörleri (üretim stokları, nüfus artışı, v.s.) bir tarafa bırakırsak bu durum, insanlar ve ülkeler arasında mevcut korkunç eşitsizliğin tolere edilmesini giderek olanaksız hale getirecek ve düzenin verili ahlak anlayışına uygun olarak maddi açıdan görece daha iyi olanların durumuna karşı çok daha şiddetli itirazlara ve önü alınamaz çatışmalara yol açacaktır. Egemenler açısından bundan daha büyük felaket olamaz. Öyle ki, gerekirse savaşlar, toplu katliamlar bu felaketi önlemek adına ve yeni gereksinimler ortaya çıkarma adına göze alınabilir. Sürecin bu noktaya varmasını önlemek için de “orta gelir tuzağı”ndan kurtulma, “sürdürülebilir büyüme”, “insan odaklı kalkınma”, “sosyal sorumluluk” vb, türden yeni kavramlar dayatılır. Sonuç olarak hakim düzende kâr odaklı “ekonomik büyüme” kutsaldır. Marx’a göre de son tahlilde düzenin kendi sonunu hazırlayan sebeptir.     

Çok iyi bilinmesi gerekiyor, bu çarkı döndüren piramidin en tepesinde çok varlıklı ekonomik birimler (devlet, şirket, birey, v.s.) bulunuyorsa, en altında da Kozlu’da, Soma’da, Ermenek’te ya dünyanın her hangi bir yöresinde sömürüye, aç karnına çalışmaya zorlanan insanlar ve aileleri bulunuyor. (Soma sonrası değerlendirme için bkz. http://blog.radikal.com.tr/somada-facia/soma-katliaminin-sorumlusu-kimler-60447 ) Türkiye açısından bu durum ister fahiş kâr azgını patronların yasaları çiğnemesi ister denetim zafiyeti ve devletin bir kusuru olarak görülsün mevcut kaynaklarla elde edilecek büyümenin eskisi gibi yüksek ölçüde sürdürülemeyeceğinin bir göstergesidir. Klasik ekonominin “azalan verim” yasası çalışmakta, kâr oranları sıkışmakta, emeğin üzerindeki baskı artmakta, yeni tabirle Türkiye “orta gelir tuzağı”na düşmüş bir ülke olarak nitelenirken, çıkış için başını duvarlara çarpma noktasına gelmiş görünmektedir. Bu argümanın karşısına sürdürülebilir büyüme, insan odaklı kalkınma, sosyal sorumluluk makyajlarını koymaya çalışmak vicdanları yıkarken suyu bulandırmaktan öte bir işe yaramayacak, sorunun kaynağının üzerini örtmeye yarayacaktır. Televizyonlarımızın başında bu köle düzeninin kurbanları olan insanları izlerken, hakim ekonomik-sosyal düzenin çarkının ana dişlilerinden birisini oluşturan devletin temsilcilerinin tepeden aşağıya, çaresiz ve fakat günah keçisi yaratmaya dönük açıklamaları ne denli içi boş ve anlamsız ise, her birimizin bu çarkın irili ufaklı birer dişlisi olduğumuzun farkında olarak ya da olmadan bu türden sonuçların sorumluluğundan azade olduğumuzu varsaymamız da o kadar komik ve zavallıcadır. Göz yumulduğu ölçüde de yitirilen özgür bir geleceğe dair umutlar olacaktır.    

Ersin Kabaoglu bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Artan nüfus, ihtiyaçlar ve taleplerle paralel olarak sanayi yatırımları ve üretim de artmazsa işsizliğin ve sorunların artacağı açıktır. Dolayısıyla en birincil sorumlu, sermayeyi yeni yatırımlara yöneltmeyen devlet ve kapital sahipleridir. Lakin artık bu denli sıkışmış ve seneler bazında hiçbir yeni yatırım yapılmayan bir ülkede işsizliğin de fazlasıyla artıp gelirlerin de azalması, ekonomoninin de dışına taşarak insanlarda ve toplumda haliyle psikolojik ve sosyolojik bozulma ve kırılmalar da yaratmaktadır. Dolayısıyla yaşanan(acak) her türlü sorun-kaza- felaketler vs.den aslında bu mevcut aykırılığa-yanlışlara hiç ses çıkarmayan toplumun her bir bireyi,her bir katmanı sorumlu ve suçlu konumunda olmaktadır.Öyle ki "kurban ve mağdur" durumunda olanlar dahi! Neden dersek, mevcut koşullara katlanmak-dayanmak zorunda kendini hissedip,onlar da hesap sormadıkları-boyun eğdikleri-tepki göstermedikleri için. Çok doğru ama çekinceli yazmışsınız sanki biraz. Asıl, yanlışı yapanlar çekinmelidir.

Filiz Alev 
 01.11.2014 22:34
Cevap :
Yorumunuz için teşekkür ederim. Aslına bakarsanız genellikle "Güncel" kategorisinde yazdığım bloglarda bugüne kadar pek de çekinen birisi olmadığımı kanıtladığımı düşünüyorum. Size hak verdiğim nokta bu yazımda alışılagelmişin biraz dışında bulutların üstünden ve olağan şüphelilere değil de ortak sorumluluğa yüklenmiş olmam. Daha önceki yorum sahibi Ersin Bey ile yazışmamızda "blog sınırlar içinde" vurgusunu yapmıştık ortaklaşa. Yerel ve küresel boyutları içi içe geçmiş, ekonomik, politik, sosyolojik, tarihsel ve hatta felsefi ve psikolojik bileşenleri olan böylesi bir konunun sınırlı bir sistematikle bir iki sayfada dile getirilmeye çalışılması belki de asıl sorun. Maksadı bir nebze açıklığa kavuşturmak için daha önce yazdığım ancak pek dikkat çekmeyen bir yazımı ve buradaki yorumu ve yanıtını önerebilirim izniniz olursa.http://blog.milliyet.com.tr/-yeni--bir-siyasetin-olanaklarina-dair/Blog/?BlogNo=472304 Sonuçta insanlığı ortak bir sorununa parmak basıyoruz. Saygılarımla.  04.11.2014 15:45
 

Tam yedi yıla yakın bir süre önce burada yazmaya ilk başladığımda, kategori olarak "Ekonomi/Finansı" seçmiş" ve "İktisat ve Psikoloji (Ekopsike I-II) den başlayıp "Reklamların Dayanılmaz Hafifliği" ne kadar süren toplam 17 bloğumda (senin de son bloglarında söz konusu ettiğin) bu "iktisadi aklın akılsızlıklarını" sorgulayarak kaleme almayı denemiştim. Tümüyle de gurur duyduğum, belli bir okunma, yorum ve (akademik camiadan da) atıf sayısına erişen bu bloglarımla işin içinden çıkamayacağımı anlayınca o noktada hız kesip edebiyat/sanata ağırlık vermeye başladım. O yüzden "blog sınırlarını" çok iyi bilmekteyim. Bu bayrağı alıp sürükleyen ilgi ve çabalarına sonsuz saygım ve teşekkürlerimle dostum. Sevgi ve selamlar...

Ersin Kabaoglu 
 01.11.2014 17:40
Cevap :
Sözümü ettiğin yazılarının ilk bölümüne yeniden göz attım. Öncelikle belirtmeliyim ki, makale kıvamındaki bu bloglarla benim bu yazımda "iktisat" açısından temellendirilmemiş ifadelerim sanırım daha sistematik bir anlam kazanıyor. Aslında benzer bir okuma çabasına girerek kaleme aldığım "Yeni bir siyasetin olanaklarına dair" başlıklı blog yazım farklı bir açıdan başlayıp aynı noktaya varmayla sonuçlanmıştı. Bu yazım ise gelişen acı olaylara tepki sonucu güçlü duygunun aklı hapsetmesine izin vermeme gayretiyle kaleme alındı. Sonuçta tüm yazıların bir şekilde aynı kapıya çıkması çok anlamlı. Ama temel sorun bunun yaşama nasıl egemen kılınacağı.Öncesinde ise şu bilinen tespitleri yapmak gerekiyor sanırım: İnsan özünde bencildir, temel içgüdüsü hayatta kalmak ve ölümsüzlük arayışıdır. Bunun üst beyinle başkasına en az zararla üstesinden gelmek dinin öteki dünya vaadi dışında felsefe ile mümkün ise de savaş kazanılmış görünmemektedir. Ne ki tarih, maddi dış koşulların zoruyla evrilsin.   01.11.2014 20:17
 

Sayıları giderek artan bu güncel ve elim kazadan hareketle iktisadi temelde haklı bir sorgulamaya yönelmişsin değerli dostum. Mevcut iktisadi aklın hem birey hem de toplum bazında yansıyan çelişkilerini (blog sınırları elverdiğince) gözler önüne sererek... Buradan şunu anlıyoruz ki: İnsana ve sisteme dair bazı hal ve durumların kökten değişmesi için "yeni bir insan ve yeni bir toplum" anlayışı ve uygulaması gerekmekte! Bu da çevreci, gerçek ihtiyaçlara uygun üretim/tüketim/bölüşüm odaklı, 'tamir ekonomisini' yeniden canlandıran ve insan odaklı "yeni bir iktisadi akılla" olabilir. Sırf ideolojik kalıpların değil, geçmiş acı deneyimlerin bir sonucu olarak... Ama 10 ya da 100 yılda değil, belki de bin yılda olur... Sevgi ve selamlarımla...

Ersin Kabaoglu 
 01.11.2014 11:36
Cevap :
Katkı sağlayan değerli yorumun için teşekkürler. "Blog sınırları içinde" vurgusu çok haklı ve yerinde bir tespit. Yazıyı, "egemen iktisadi akıl" la çelişen ifadelerin bilgisizliğe delalet sayılacağı kaygımla birlikte yayına vermiştim. Ne şanslıyım ki sen varsın sevgili dostum. Vurgulanmamakla birlikte bir başka alt kabul de yerel ile küreselin iç içe geçmişliği. Sürecin binlerce yıl alacağı saptamasına katılmakla birlikte Türkiye açısından dinamikler epey hızlı işliyor. Zira köşeye sıkışmışlık ile tansiyon giderek artıyor. Bu nereye evrilir kestirmek güç. İçten selam ve sevgiler.   01.11.2014 14:51
 

Merhaba, kalkınma, gelişim ve toplum refahının iyileşebilmesi için önerileriniz kadar Ata sözlerimizde daima tasarrufu öğütler. Keşke mümkün olabilse geçen yılı aşmasa bu yıl da mutfak mutfak giderlerimiz, fatura tutarlarımız aynı olabilse, keşke bir ekmeği alamadığında çocuğunun aç kalabileceğini düşünen anne babalar, çocuğuna kitap okumanın, bir tabloya bakmanın ufkunu nasıl genişletebileceğini, sinemaya, tiyatroya, konsere de götüremediği o doyumları yaşatamadığı zaman da ruhunun aç kalacağını ve bu açlığın ileriki yıllarda kapanamayacağını da öğütleyebilse yaşatabilse koşullar el verse de, maddesel doyumların çok manevi doyumların kıt olduğu günlerin özlemiyle saygılar

Cemile Torun 
 31.10.2014 13:24
Cevap :
İçten yorumunuz için teşekkürler. Gelir ve fırsat adaletsizliği artık çok aşırı noktada. Ne kadar vurdumduymaz olunsa da yaşamımızda bazı şeylerin değişmesi yakında kaçınılmaz olacak diye düşünüyorum. Keşke daha önce kendi irademizle birşeyleri değiştirebilsek. Saygılarımla.  31.10.2014 21:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 183
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1028
Kayıt tarihi
: 12.06.06
 
 

Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F mezunuyum. Yüksek Lisans diplomalarımı G.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü'nd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster