Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Temmuz '10

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
651
 

Emeklinin güncesi

PSİŞİK BİR HİKAYE: HERKESE GÖRÜNMEZ Kİ O MÜBAREK!

Bin dokuz yüz doksan iki yılının son ayları. O zaman şirketin İzmir’deki merkezinde çalışıyorum, üretim tesisi ise Manisa’da. Siparişler gittikçe artıyor yetişmeye çalışıyoruz. O zamanki müdürüm benim evin iki sokak arkasında oturuyor. Her sabah saat yedide beni evin önünden alıyor Manisa’daki fabrikaya gidiyoruz. Gündüz vardiyası daha işbaşı yapmadan atelyeleri dolaşıp çıkan ürünlere bakıyoruz, bir nevi o günün fotoğraflarını hafızamıza yüklüyoruz. Sonra fabrikanın yöneticileriyle kısa bir toplantı ve saat on olmadan İzmir’deki merkeze dönüş. Gün boyu müşterilerin sitem, tehdit, taciz içeren sorularına cevap vermekle uğraşıyorum.

Siparişler gün geçtikçe artıyor, otomotiv sektörü için efsane üretim yılı sayılan doksan üç yılına doğru dolu dizgin gidiyoruz. Yani işler iyi fabrika yirmi dört saat ve çoğu haftalarda hafta sonu da dahil yani Cumartesi Pazar vardiya değiştirmeden çalışıyor. Herkes memnun işçiler günde dört saat hafta sonları on ikişer saat fazla mesai yapıyor. Benim diyenin eline ayda iki buçuk maaş para geçiyor. Tabii kaprisler de diz boyu. Yemeği beğenmemek, “ Yok abi çok yorulduk bu hafta sonu çalışmayacağız” gibi protestolar artıyor. Gelirler iyi ya, “istemezük” devrede.

Bu sabah kontrolleri devam ede dururken bir şey dikkatimizi çekmeye başlıyor. Üretim düşüyor. Özellikle montaj bölümünde ciddi üretim kayıpları var. Ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz, ayrıca işçilerin tavırlarında da bir gizem oluşmaya başlamış. Anlam veremiyoruz bir türlü.

Günler Manisa, İzmir, toplantılar, telefonlar, üretim kaybı kavga gürültü giderken bomba patlıyor. “ Abi Manisa’da dede çıkmış.” Hayda bir bu eksikti. Hammadde temini, sipariş üretim, müşterilere cevap vermek yanında bir de “Dede” ile uğraş. Uğraştık yani hem de nasıl.

Olay ortaya çıktı ya hikayeler arka arkaya patlıyor. Hele biz inanmayınca ikna etmek için gün boyu bizi dolduruyorlar. “ Abi dün gece beyaz atlı bira adam fabrikanın bahçesinde dolaşmış” Ben de düşünüyorum tamam o zaman da şimdiki kadar olmasa da fabrika var ama çevre duvarları yok. Sanayi de şimdiki kadar “ Organize “ değil yani. Çoğunlukla öğlene doğru bir keçi sürüsü köyden çıkıp Organize içinden geçip bizim fabrikanın bahçesini çaprazlama geçip arkadaki Muradiye ovasına doğru kayboluyor, akşam üstleri de aynı yoldan köyüne dönüyor. Bizde bahçede ya da atelyerin kapı önünde isek çoban gayet rahat “ Kolay gelsin ağalar” deyip, hep beraber çıngıl çıngıl gidiyorlar. Yani buradan hareketle acaba diyorum toprakların Organize’ye satıp yemekle meşgul olan köylülerden biri gece kafayı çekip “ Ulan buralar dedemindi” diyerek atına atlayıp baskın mı verdi?

Günler geçiyor dede hikayeleri de gittikçe büyüyor. Üretim kaybı her geçen gün artıyor. Zaten biz de işi gücü bırakmış varsa yoksa dede ile uğraşıyoruz. Hani “Şuyu vukuundan beter” diye bir söz var ya aynen geçerli. Yani dede hakikatten gelse oturacağız, konuşacağız bir şekilde anlaşacağız ama nerede onu yerine senaryoluk hikayeler:

Beş altı yıl sonra bir gece vardiyasında işçileri harıl harıl çalışırken tekmili tamam vaziyette nerdeyse pijamalarını da giyecek vaziyette taammüden horul horul uyurken yakaladığım bir formen anlatıyor: “ Abi gece dört gibi yüzümü yıkamak için bahçedeki çeşmeye gittim, açtım çeşmeden alevler çıkıyordu.” ( Demek o zamanlar da uyuyormuş).

“Abi arkadaş dün gece dövme bölümüne gitmiş. Dövme kapalı kimse yok ama bir anda pres kendiliğinden çalışmaya, dövme yapmaya başlamış” (Yok bizim Dede ile mutlaka konuşmamız lazım. Belki bu sayede işçisiz çalışma imkanı yakalacağız.)

Olay gittikçe büyüdü civar fabrikalara da sıçradı. Hatta yerel bir televizyon kanalı program yapıp karşı fabrikanın bekçileriyle röportaj yayınladı. “Geceleri kulubede otururken sandalyeye tekme atılıyor yere düşüyoruz hanımefendi” ( Garibim uyudu sandalyeden düştü, ama vicdanı olayı dedeye bağlıyor). Baktık olmuyor olayı yakından takibe alma kararı verdik. Artık gece geç saatlere kadar fabrikada kalıyorduk o zamanlar dövme bölümünün arkası kavaklık, bataklık ve zifir gibi de karanlık devamı da uçsuz bucaksız Gediz Ova’sı. Yani bizi orada kesseler ancak bugün DNA testi ile bulurlar. Biz ise el feneri ve el yordamıyla gece yarısı oralarda dolaşıyoruz. Bir şey olduğu yok.

Ama sabah rivayetler devam. İki metreye yakın boyu ve yüz otuz kilo ağırlığıyla “ Minik “ ünvanını hak etmiş ısıl işlem işçisi fabrikaya tüfekle gelmiş ihbarını alınca yanına gidiyorum hakikatten bir perdenin arkasında gıcır gıcır bir çifte buluyorum. “ Oğlum bu ne?” “ Abi ne yapayım buralar tekin değil bende hep gecedeyim” “ Olur mu şirkette silah?” deyince de “ Abi sen de ya” deyip arkasını dönüp gidiyor. Tabii ben bu sözün gerçek anlamını biliyorum. Demek istiyor ki. “ Bak Müdür şimdi işi bırakır giderim sonra sen çıkarırsın istavrozları fırından”. İşler sıkışık, aylıklar mükemmel ya.

Dediğim gibi işler sıkışık, gündüzleri rutin işlerle uğraştığımız için geceleri fabrikada kalıp telefonlardan muaf vaziyette teklif hazırlıyorum. Malum o zamanlar bilgisayar falan yok teklif faksları elle yazılıyor, maliyet hesapları da hesap makinesı ve elle ajanda ya da kareli kağıtlara yazılıyor. İdari bina da benden başka kimse yok. Arada bir bekçi gelip “ Yeni demledim” diye çay bırakıyor aceleyle dışarıya seyirtiyor. Başka gelen giden yok.

O gecelerin sabahlarından birinde artık kafam attı formenler topladım. “ Arkadaşlar geceleri sabaha kadar arka tarafın karanlıklarında dolaştık. Ben bir haftadır idari binada yalnız başına sabahlıyorum bir şey olduğu yok nedir bu mesele?”. Aldığım cevap artık bu mücadeleyi kaybettiğimizi gösteriyor. “Abi herkese görünmez ki o mübarek”. Anladım ki bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Dede kazandı biz kaybettik.

Sonra ne mi oldu? Türk ekonomisinin karakteri gereği yüz yirmi ile giden kamyon üretimine yetişmeye çalışırken aniden frene basıldı ve biz camdan yola fırladık. Meşhur doksan dört krizi kapıya dayanmıştı. Önce fazla mesailer sonra vardiyalar kaldırıldı. Fabrika personelinin yarısı işten çıkarıldı. Çıkarmadıklarımızdan bazıları “ Abi hacizciler kapıda gözünü seveyim beni işten çıkar tazminatımı ver” diye yalvardı. Çıkardık mecburen. O zamanlar yeni de olsa Türk halkı “Nasıl olsa bedava” diyerek kredi kartıyla pahalı sıgaralar, jeanler güneş gözlüklerine parayı yatırmış, dahası hiç olmayacak harcamalar için kredi almak amacıyla birbirlerini de kefil yapmıştı.

Bir yıl içinde işler yeniden düzeldi. Şirketin de dünya üzerinde etkinliğinin artmasıyla üretim artmaya başladı. Gerek ciro gerekse de personel sayısı doksan üçe göre dört kat arttı yine gece vardiyaları yine on iki artı on iki cumartesi Pazar mesaileri yapıldı. Ama her nedense “O mübarek” bir daha kimseye görünmedi. Biz de o zamanlar ne olduğunu anlayamadık. Bugün haklı olarak “Dünya Markası” olmakla öğünen şirket te gökten zembille inmedi anlayacağınız.

Kalın sağlıcakla

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1165
Kayıt tarihi
: 20.05.10
 
 

1960 Menemen doğumluyum. Menemen lisesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı fakültesinde eğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster