Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ağustos '10

 
Kategori
İzmir
Okunma Sayısı
1589
 

Emeklinin güncesi- Orhan Abi

Emeklinin güncesi- Orhan Abi
 

TATİL İŞTE


İzmir’e yaz yüzünü gösterince kuzenlerimin davetine icap ederek Çeşme’deki yazlıklarına yerleştim.

Geldiğim site yerel yönetim olarak Alaçatı’ya bağlı iki yüz on beş haneden oluşan ortalama bir Anadolu köyü büyüklüğünde. Seksenlerin başında yerleşim başlamış, çoğunda ilk sahipleri oturuyor. Yani buradan yaş ortalamasını tahmin edebilirsiniz ki ben ortalamanın altında kalıyorum.

Çevrede onlarca daha site var ama en kapsamlı manav ve market bu sitede olduğundan sitenin meydanı diyebileceğimiz alan sabahları çok hareketli oluyor. Üst bölgede ise tamamı emekli üst düzey komutanların hatta iki dönem önceki Genel Kurmay başkanın yerleştiği bir site daha var ki bizimle aynı plajı ve sosyal tesisleri kullanıyor. Onların da yaş ortalaması yetmiş. Geçtiğimiz sene çalıştığım için bir haftalığına kalabildiğim tatilde bir emekli tümgeneral plaja elli metre kala kalp krizinden dünyasını değiştirmişti. Bir de emekli genelkurmay başkanı arada sırada manav alışverişine geliyor ki görmeye değer. Önde general, şoförü ve korumasının bulunduğu araç onun arkasında dört korumanın daha bulunduğu minibüs bir anda manavın önünde duruyor, beş koruma vaziyet aldıktan sonra biri generalin kapısını açıyor o da araçtan inip “ Oğlum geçen günkü bamyayı yengen çok beğendi aynısından varsa ver bakalım bir kilo” diyerek esas duruştaki manavdan alışverişe başlıyor.

Bizim site de fena değil sakinleri arasında bir çok profesörler hatta dekanlar var. İlk günlerden birinde beni maydanoz almaya göndermişlerdi. Baktım elinde bir torba salatalığı sallayan beyaz Şile Bezi elbisesi, sandaletleri kısacık boyu ve büyükçe şapkası ile bir mantarı andıran yuvarlak gözlüklü orta yaşından hayli geçkin bayan manava saydırıyordu “Beyefendi bakın önyargılı olmayın bu salatalıklar organik değil, ben bu işe yıllarımı verdim ekolojik olarak…”. Manavsa hayatında pek fazla yer almayan önyargı, ekoloji, demagoji gibi kelimeleri dinlerken gözleri sabit bir şekilde yere dikilmiş “ fesuphanallah” pozisyonunda öyle duruyor. Ben arkaya süzülüp iki demet maydonozu kapıp parayı çırağa verip uzaklaşırken bayan hala “ Lütfen saygılı olun sözümü kesmeyin efendim” kipinde nutkuna devam ediyordu.

Bizim ev halkı da bir tuhaf. Başka evlerde gecenin yarıları hatta sabaha kadar kağıt oynanır, ya da muhabbet yapılır ve öğlen bire doğru gerinerek balkona çıkılıp miskin miskin kahvaltı edilirken biz sabah yedi on beş itibarıyla ayaklanıyoruz. Biraz sallandın mı taciz ile uyandırıyorlar. İlk günlerden birinde sahilde yürüyüşe çıkıp saat sekiz gibi elimde gazete ve ekmekle döndüğümde milleti hazırlanmış kahvaltı masasının etrafında bir karış suratla buldum “ Nerde kalmışım” hatta seksen beş yaşındaki teyzem “Bu çocuğa bir şey oldu” diye tutturmuş cepten aramışlar ama cep telefonu da evde olduğundan ulaşamamışlar. Abi kuzenim “Arabaya atlayıp geliyordum” derken Abla kuzen ise “Olur mu canım saat sekizi geçti daha kahvaltı yapmadık” diye söyleniyor.

Kahvaltı sonrası küçük ilanlarına kadar gazete okuma, biraz bahçe işleri, öğlen iki gibi yemek iki saat kadar uyku, akşam dokuzda yemek ve ev halkı saat on gibi yatıyor ben ise bir bir buçuk saat kadar rakıma devam ediyorum sabah tekrar yedi on beşte “Koğuş kalk”. İlk bir hafta içerisinde seyrettiğimiz tek televizyon programı da Aşk-ı Memnu’nun finali. Bihter ruhunu teslim edince de televizyon ölümcül bir sessizliğe gömüldü.

Tamam buraya bu kadar yıllık elektriğimizi boşaltmaya geldik ama bu gidişle pil olduğu gibi boşalacak. Bu durumda acil planı devreye soktum. Bundan sonra “İlacım bitti” “ Para çekmem lazım” gibi gerekçelerle Ilıca’ya inecek biraz olsun havalanacaktım.

Hemen ertesi günü planı uygulamaya koydum. Yarım saatte bir köyden Çeşme’ye minibüsler gidiyor. Durak ta bizim eve elli metre uzakta. Saat dokuz buçukta durakta yerimi aldım ama yanılmışım daha henüz Haziran’ın ortası olduğu için minibüsler saat başında çalışıyorlarmış Temmuz’dan sonra yarım saatte bir olacakmış.

Kırk beş dakika bekledikten sonra minibüs geldi. Yakın çevre ulaşımı ve personel servislerinde ağırlıklı olarak kullanılan, “ Efsane “sloganıyla bilinen beyaz bir minibüs durağa yanaştı. Araçta şoför dahil üç kişi var. Kapıdan girince hemen soldaki tekli koltuğa oturdum. Oturur oturmaz yine ayaklanıp ücreti uzattım. İlk bakışta çok temiz bir araç, mavi koltuklar ve bembeyaz kafalık örtüleri ve fonda çok hafif bir müzik “ Bülbülüm altın kafeste” yani bildiğimiz şehir içi minibüslerinden her anlamda farklı.

Şöför otuz beş yaşlarında uzun boylu, atletik yapılı, gergin yüz ve sarışın haliyle Amerikan deniz piyadelerini andırıyor. Sohbete daldığı iki yolcunun biri hemen yanında oturan yaşlı bir amca ile, hemen arkasında oturan Giritli şivesiyle konuşan yaşlı bir teyze. Sohbet dediysem tek yönlü aslında, yani şoför konuşuyor diğerleri hafif mırıltı ve kafa işaretleriyle onu onaylıyor. “ İhtiyar buranın milleti Hasan Amca bak geçen hafta sıcak yaptı ihtiyarlar eve kapandı Çeşme’ye kadar boş gittik geldik bütün gün. Evlerinin önünden geçerken balkondan bakıyorlar içleri gidiyor aslında ama yemiyor evden çıkmak. Bak sen de işin bitince fazla dolanma sıcakta di mi Şefika teyze?”. Şefika teyze muhabbetten oldukça memnun hafif arkaya da dönerek yüksek sesle “ Şöfer bu şöfer bunun babası da şöferdi şimdi kendi şöfer oldu bizi götürüp geliyor maşallah” diyor neşe içinde. Benden sonra birkaç kişi daha biniyor. Bunlar buraların kıdemli yazlıkçıları herkes de şoförü tanıyor. “ Ne haber Orhan” “ Oooo Salim Abi hoş geldiniz açıldı mı sezon” ya da “ Hocahanım nasılsınız kalimera ne yapıyor o da geldi mi?” “ O bu yaz çalışıyor Orhan gelemeyecek” “ Aferin kerataya çalışsın tabi” gibi muhabbetler. Biraz ilerleyince yolun ters tarafında bir karpuz sergisinde muhabbete dalmış bir adam minibüsü fark edince cep telefonu kulağında diğer eliyle telaşlı telaşlı işaret ediyor. Orhan ise umursamadan yoluna gidiyor. Birkaç müşteri “ Orhan yolcu var” deyince “ Hocam bu arabaya binecekse karşı şeritte ne işi var? Telefon da kulağında yani. Beklesin bir saat daha güneşte aklı başına gelir saygısız” diyerek basıyor gaza. “Aman prensip sahibi bir şoföre düştük “ diyorum içimden.

Güzergahı da öyle kurmuşlar ki girmediğimiz köy ve site yok, her köy meydanında şoför kahvedekilere laf atıyor. Tam Ilıca’nın kenarına gelmiş inecekken minibüs Alaçatı’ya sapıyor şehir meydanına geldiğimizde ise aniden fren yapıyor ve şoför kapıyı açıp “Ne var? Ne var? Gidiyoruz işte yolumuzda ne bu dat dat çalıyon yol mu yok sana” diye saydırıp arkadaki arabanın sağımızdan geçip gitmesini kaşları kalkıp bir şekilde uzaklaşmasını bekledikten sonra kapıyı kapatıp vitese takarak “İstanbul’lu işte ya” diyerek hareket ediyor.

Yürüsem iyi bir tempo ile bir saat on beş dakikada alabileceğim yol bir saat sonunda bitiyor. Minibüsten merkezde iniyorum. Ilıca hala sakin öyle sezon açılmış gibi durmuyor. Eczane, bankamatik ve deniz kenarında çay ve gazeteden sonra market siparişlerini de pazar edip garaja ulaşıyorum minibüsün gelmesine daha yirmi dakika var, bilirim buranın çayı başka garaj kahvelerine benzemez hakikatten kalitelidir bir çay ve su da burada aldıktan sonra minibüs kornası ile harekete geçiyorum. Buyurun! Aynı minibüs gerilmedim değil yani. Daha yerime oturmaya çalışırken ani bir frenle havalanıyoruz. Kadının biri yanında iki küçük kızla kendini aracın önüne atıyor. Orhan kapıyı açıyor “ Hayırdır hanımefendi? “ kadınsa gayet sakin “ Kabasakaldan geçer mi?” diyor. Orhan gergin bir şekilde “ Kabasakal neresi abla” diye soruyor. Hakikatten minibüsteki hiç kimse yeri bilmiyor birkaç mütalaadan sonra Altınyunus civarında bir yerler olduğuna kanaat getirerek başka bir minibüsü tarif ediyorlar. Orhan ise giderken hala olayın etkisinde “ Bu İstanbullu’lar yok mu onlar uydurmuştur bu yeri otuz yedi yıldır burada yaşıyorum ilk defa duyuyorum Kabasakal ne ya?” diye isyanda.

Tam bu anda bir kriz daha çıkyor önümüzde bir araba neredeyse yürüme hızıyla ilerliyor bayan sürücü ise bir yandan cep telefonuyla konuşurken bir yandan da vitrinlere bakıyor. Orhan ise kendini zor tuttuğu belli olacak şekilde yanındakiyle konuşuyor “ Bak bak Ahmet Abi boğaz sefası yapıyor hanımefendi ooh bir de sıgara yaktı. Zaten plakadan belli İstanbul sosyetesi bunlar” . Sonunda bölünmüş yola girip önümüzdeki araçtan kurtuluyoruz. Ben de eve varıyorum.

Bir hafta kadar sonra yine Ilıca’ya giderken aynı araç ve sürücü önümdeydi. Bu kez araç kalabalık olduğundan ilk gözüme çarpan şoför yanındaki tekli koltuğa birkaç valizin üstünden süzülerek kondum. Orhan bu sefer sessiz araçta altı kişilik Rus grub, ben ve yaşlı bir bayan var. Muhabbet kesik yani. Biraz ilerledikten sonra sitelerden birinin güvenlik görevlisi minibüsü durdurup orta yaşlı bir kadın ve dört beş yaşında iki kız çocuğunu minibüse bindirdikten sonra şoför penceresine gelip “ Orhan bunlar fazla Türkçe bilmiyor. Sen bunları Migros’ta indirirsin” diyor.

Biraz daha ilerleyince Orhan bana dönüp “ Birader şu markette durup para bozdurmam lazım” deyince “ Bende var” diyerek bir süredir cebimde bekleyen ve Atatürk’leri özenle aynı tarafa konmuş sekiz adet beş ve bir adet on lira’yı kendisine uzatıyorum. Gözleri parlayarak “ Allah senden razı olsun hocam. Valla bu marketteki kadında da bir çene var yarım saatte kurtulamazdım yolcuya da ayıp olurdu Turistler de var” deyip elli lira bütün parayı uzatıyor. Bundan sonraki kırk dakikalık yolda artık muhabbetimiz üst düzeyde.Yoldaki diğer araçları, belediyenin trafik uygulamalarını eleştirip arabadan inen yolcuları çekiştiriyoruz. “Hocam bak daha on metre önce durduk müsait bir yerde demenin alemi var mı?” “ Ya ya sorma saygısızlık işte” diyorum. Biraz sonra çocukları ile binen Rus bayanın indiğini gören Orhan “ Durun ya bunlar Çeşme Migros’ta inecekti Alaçatı değil yanlış iniyorlar” deyince. Yardım etme konusunda bazen acımasız olabilenn halkımızın fertleri kadıncağız ve çocuklarını zorla minibüse tıkıyorlar. Bir on metre gidince de Rus bayan “ Durun siz ben biliyor burada inecek” şeklinde ultimatom tarzı bağırınca Orhan da “ Tamam hanımefendi zorla değil ya” deyip kapıyı açıyor. Sonra bana dönüp “ Kaybolursa da benden günah gitti di mi hocam?” hararetle onaylıyorum. Ilıca’da inerken de “Hocam bugün Alaçatı pazarı var araba birkaç dakika geç kalırsa meraklanma”

Birkaç gün sonra öğlen ekmeğini marketten almış eve dönerken bir korna sesi ile kafamı kaldırıp bakıyorum. Orhan Çeşme’den dönüyor ve bana el sallayarak selam veriyor.

Sağol Orhan Abi be. Bu yaşam tarzında edindiğim ilk dost sensin. Tabii bunda paranın gücünü de unutmayalım bozuk para olsa da.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazı çok iyi olmuş ama benim ailemin hepsi Çeşmelidir Kabasakal'a şaşırmanıza şaşırdım. Kabasakal Çeşmeliler tarafından bilinen bir koyun ismidir. Sevgilerimle...

Buğra TOKMAKOĞLU 
 11.08.2010 2:00
Cevap :
İlginize teşekkürler. Ben aslında Çeşme'yi o kadar iyi tanımam. Sadece Orhan Abi'nin yalancısıyım. -:)  02.09.2010 15:29
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1166
Kayıt tarihi
: 20.05.10
 
 

1960 Menemen doğumluyum. Menemen lisesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi Gemi İnşaatı fakültesinde eğ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster