Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Aralık '11

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
145
 

Gerçek - Yalan - 1

" Tarih, insanlığın, yazıyı icadıyla başlayan, kayda geçirilebilen olaylar bütünüdür. "

Bu tanımı, şimdi, hemen, hiç düşünmeden, doğaçlama yaptım ama, sanırım, tarihi doğru tanımlıyor... Tarih, isnanların, olayları yazıya dökebildikleri ve bu yazıları geleceğe bırakabildikleri gün başlar. Yazının bulunmasından önceki zaman dilimine tarihçiler " Tarih öncesi " diyorlar. Uluslar, kavimler, toplumlar, topluluklar, devletler kişiler arasındaki olaylar, çeşitli sebeplerle yazıya dökülmüş. Bunlar, kimi zaman vak-a nüvisler eli ile yazılmış, kimi zaman, bir şikayet dilekçesi olup, birilerine sunulmuş. Ama, yazı ile yazılmış !! Yani, bir olayın " Tarihi " olabilmesi için, yazılı belgelere dayanması gerekir.

Buraya kadar mutabık mıyız? Değilsek, lütfen bildiriniz.

Osmanlı İmparatorluğu, yedi Cihan İmparatorluğu olduktan sonra, Fransız Devrimi'nin bütün Dünyayı birden bire sarıveren Milliyetçilik akımının etkisi ile, ve oldukça hızlı bir süreçte, yıkılma noktasına taşınmış. " Taşınmış" diyorum. Çünkü, bu çöküş sürecini sadece dışarıdan gelen etkilere bağlayamayız. Bu süreçte, becereksiz, basiretsiz, sadakatsiz padişahların ve devlet adamlarının etkisi çok fazladır. Fetret ( kardeş katli) devri ile birlikte, padişah olan kişinin ilk işi, kendisine rakip olabilecek, baş kaldırabilecek zeki veliahtları boğdurmak oluyordu. Yerine geçmeyi bekleyenlerin becereksiz, devlet yönetimine meraksız, aptal, hatta geri zekalı olmasını tercih ediyorlardı. Hatta, kendi çocukları içinde bile, aynı ayrımları yapıp, aynı yöntemlere başvuruyorlardı. Devletin herhangi bir kademesinde alınacak görev, verilen hediyelere, cariyelere, altınlara bağlı olarak değişiyordu. Hediyelerini verip görevi kapan şahsın ilk işi, doğal olarak, verdiklerini yerine koymak oluyordu.

Devlet, belirli bir otoritenin yönetiminde olmaktan çıkmış, ciddiyetsizlik ve iltimasın esiri olmuştu. Arada bir yönetimde yer almayı başarabilmiş sağlam padişahlar ve devlet adamları da, ötekiler eli ile çabucak temizleniyordu.

İşte, manzara-i umumiye-i Osmaniye bu iken, iş bu Devlet, birinci Dünya Savaşının o arasına alan, o sıkıştırıp paramparça eden makinasının ağzına itildi; atıldı...

Osmanlı Devleti, pek çok cephede yıllardır savaşmış, bıkkın, yorgun, paramparça bir ordu ile, Birinci Dünya Savaşında, Almanların yanında yer aldı. Alman savaş makinası, gösterişliydi, parlaktı, cafcaflıydı. Ama, içi boştu. Bu ordu da, sınırlı gücüyle, bir delinin elinde, oradan oraya sürülecek, harap olacaktı. Alman ordusunun o günlerdeki durumunu, Büyük Önderimiz, Başkumandanımız Atatürk'ün ağzından pek çok kaynaktan okuyabilirsiniz. Vahidettin'in veliahtlığı döneminde, içinde usulca parlayan birkaç umut ışığını parlatabilmek düşüncesi ile, Vahidettin ile birlikte Almanya'ya gitmiş ve Alman ordusunun durumunu yerinde görmüştü. Vahidettini de aydınlatmaya çalışmıştı...

 Almanların savaştaki yüklerini azaltmak üzere Osmanlı Devleti pek çok cephede savaşmak zorunda kalmıştır. Bu savaşlar, acılar, acılar ve acılarla doludur...

Rus Ordusu, Doğudan saldırıyor, doğu illerimizi işgal etmeyi hedefliyordu. Ordumuz, eski savaşların kırılmışlığına rağmen, yurdunu kanının son damlasına kadar savunmak azmiyle savaşıyordu.

Cephede boğaz boğaza çarpışmalar yaşayan Türk Ordusu, bir de, arkasından gelip kendisini arkadan vuran hainlerle savaşmak zorunda kalıyordu. Askerin cephe gerisinde de güvenliği yoktu. Ermeni çeteleri, ikmal yollarını kesiyor, ikmal kıtalarını vuruyordu. Aynı çeteler, sivil Türk halkına çok büyük eziyetler ediyordu. Burada bunlardan ayrıntısı ile bahsedemeyeceğim. Yüreğim, yapılan zulmü düşünmeyi bile kaldırmıyor...

Ermeni Çeteleri geceleri orduya, askere saldırıyor, gündüzleri, sivil yaşamını sürüyordu. Ortada yakalanıp cezalandırılacak birileri yoktu sanki. Gündüz öküzünün arkasında çift süren Ermeni, gece, mavzerini alıp, dağa çıkıyordu.

Devlet, Ordunun zaten ağır olan yükünü ve yerli Türk Halkının çektiklerini değerlendirip, o bölgede oturan Ermeni vatandaşlarımızı, daha güvenli ve cepheden uzak bir noktaya göç ettirmek zorunda kaldı.

Biraz meraklı olan, biraz okuyan herkes bilir ki, Balkan göçlerini de yaşamıştır bizim milletimiz... 1900'lü yılların başları, acı yıllarıdır Türkler için... Göç, her nereye ve her ne sebeple olursa olsun, zor bir iştir. Hele hele o savaş yıllarında... Ama, o gün, o kararı verenlerin yerinde kim olsa, aynı kararı verirdi. ( Herkes değil, rasyonal düşünebilecek kişiler ! ) Göç ettirilenlerin güvenliklerinin sağlanması için gerekli tedbirlerin de alındığını, bu insanlarımıza kötü davranan bir çok kişinin asıldığını da Tarih, not etmiştir. Yinede, her ne kadar önlem alınmış olursa olsun, mutlaka nahoş olaylar da olmuştur.

Amma ve lakin, bütün bunları bildiği halde " Ermenilere Türkler tarafından soykırım yapılmıştır " diyen birileri çıkıyorsa, o zaman, şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz:

Acaba bu kişiler, Atatürk'ümüzün tarif ettiği Türk Milliyetçiliği tanımına uyan kişiler midir? Acaba bu kişiler, geçmişinde Türk kimliği ile problemler yaşamış kişiler midir? Acaba bu kişiler, Soros'un beslemeleri midir? Acaba bu kişiler, adları- sanları- ünvanları yücelerde gezip de aslında kapkara cahil kişiler midir? Acaba bu kişiler biryerlerin şakşakçılığını iyi yaparlarsa birşeyler kapabileceğini düşünen kişiler midir? Acaba bu kişiler...

Yarın, kaldığımız yerden devam edelim mi? !

   Saygılarımla...

taner SARGIN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 169
Kayıt tarihi
: 21.11.11
 
 

31 Mayıs 1970 günü, Sivas- Yıldızeli'nde, iki öğretmenin çocuğu olarak dünyaya geldim. 5 yaşıma k..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster