Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Temmuz '16

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
126
 

Geri almışlık ve irrasyonalist siyaset nedir?

Geri  almışlık ve irrasyonalist siyaset nedir?
 

Toplum ve devlet yönetimlerinde, pozitif bilimsellikten uzak yalnızca (Metafizik) düşünce doğrultusunda hareket edilip, sürekli sihirli bir yüce gücün kutarıcılığına sığınan anlayış demektir.

İşte bu mantık ve düşünce yapısı, rasyonelizmi yalnızca Metafizik düşünce çerçevesinde ele aldığından, insanın akıl (Us) gücüyle yapabileceği birçok şeyi, bilinmezlikler diyarı olan “Kaf Dağının” arkasına ya da Tanrı'nın merhametine bırakmaları neticesinde, her zaman çağın gerisinde yaşayarak mutlu olmaya çalışılır.

Halbuki doğadaki tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte insan bile, ikili bir formülasyon olan “Artı- Eksi, Negatif- Pozitif, İyilik- Kötülük, Metafizik ve Materyalizm” olan temel değerlere göre varlığını sürdürmektedir.

Bunların her biri duruma ve şartlara göre öncelik kazanırken, diğeri arkadan varlığını hissettirmeye devam eder. Özellikle insanın yaşamı, kesinlikle tek bir dünya bakış açısına, ya da tek bir kutup formülasyonu olan artı veya eksiyle mümkün değildir. Daha mutlu ve rahat bir yaşam için Metafiziksel düşünce ne kadar önemli ise, Materyalizm de o kadar önemli bir yaşam ve düşünce kaynağıdır.

Her iki temel düşünce felsefi yapılar, insan yaşamı açısından büyük önem arz etmesine rağmen, artniyetli ve egoist yapıya sahip siyasi düşünceler, birini diğerine üstün göremesi neticesinde, irrasyonalist siyasal ve politik yapılar dediğimiz anlayışların ortaya çıkmasına sebep olmaktadırlar.

Azıcık aklını çalıştıranlar görecektir ki, Tanrı'nın varlığı bile insanın kendi düşüncesinin bir ürünüdür. Örneğin insan olmasa, Tanrı'ya sen benim ilhahımsın diyerek kim ibadet edecektir?

İşte birçok toplumların geri kalmışlığının ya da despotlaşmasının temel yapısındaki ana kayanak, “Egoistce” düşünüp, Metafizik ve Materyalist düşünceyi birlikte yaşatamamalarıdır. Tüm sorunların düğümü de tam burada başlamaktadır.

Bu felsefi belirlemeden yola çıkılarak, özellikle Türkiye'de nasıl bir ahlaki (Etik) siyasetin egemen olduğunu anlamaya çalışalıştığımızda, her zaman olduğu gibi biri diğerini öldürerek ya da baskı altına alarak yaşanan irrasyonalist siyasetle karşılaşılmaktadır.

Türkiye'de olduğu gibi dünyanın gelişmemiş tüm ülkelerinde, ifade edilen irrasyonalist siyasi devlet yönetimleri, şu plan ve programlar doğrultusunda yürütüldüğü görülmektedir.

Kendi egolarına uygun düşmeyen ya da destelemedikleri diğer tüm düşünce, yetenek ve iradeleri sürekli dışlayıp aşağılayarak, ya kendisine bağımlı edilgen kullar konumuna getirirler, ya da yok olup gitmesine çalışılması.

Bunu uygulamak için de, yalnızca Metefizik çerçeveden bakılıp tek adam, tek düşünce, üstün din, üstün ırk ve tek siyaset mentaliesine sarılıp, doğru düzgün hiçbir noktada gelişmemiş bir emareye sahip olunmaması.

Ve yine en büyük sloganları yüce güçler olarak gördükleri “Allah, Din, Devlet ve Ordu” kutsallığığıyla, adeta insanı ve halkı yok sayıp, yeryüzünde ikinci bir Tanrı yaratmış olmaları,

Şekillendirilen bu despot ve irrasyonalist siyasi devlet yönetimlerinin ahlaksızlık ve yolsuzluklarının ayyuka çıktığını dile getirip, demokratik bir yaşam için düşünce belirtmek, kefeni koltuğa almak demektir.

Diğer taraftan kendileri açısından halkın sokaklarda boy göstermesini istediklerinde, demokrasi adını kullanarak ikiyüzlüce tüm sempatizanlarını sokaklara döküp, her istediği yeri yakıp yıkarken insanlara hakaret ve darbelemede hiçbir ahlaki yapı tanınmaması.

Çünkü mevcut yapılar, uygulamış oldukları irrasyonalist siyasetlerini, inanmış oldukları Tanrı ve onun kutsal kitabındaki metinlerden aldıklarını ve buna da, herkesin boyun eymek mecburiyeti olduğunu düşünmeleri.

Egoist ve irrasyonalist bu yapıyı kendilerince meşrulaştırmak için, kutsal metinlerden yola çıkıp, çeşitli hikaye ve söylenceler icat etmeyi en büyük ilim (Bilim) ve bunu yapanları da ilim insanı saymaları.

Kendi düşüncelerinin dışındakilere asla bilim insanı gözüyle bakılmadığı gibi, zorunlu hallerde görevlendirdikleri meslek ve yetenek sahiğbi kişileri ise, sadece ihtiyaclarını karşılayan pernsonel ya da kiralık şeklinde alaycı yaklaşılması.

Bu sayede her zaman çok güçlü bir maneviyatlarının olduğu, ileride dünyanın tüm gelişmiş tekniklerini yeneceklerini düşünüp, büyük bir hayalcilikle yaşamaya devam etmeleri.

İleri sürülen hayalciliğin devamlılığını sağalamak için de, öne çıkan bazı zeki ve iradesini biraz kullanan kişilere, yüce bir maneviyat yüklenerek, bu kişilerin Tanrı tarafından üstün özelliklerle yaratıldığını, bunların emirleri aynı zamanda Tanrı emirleriyle eşdeğerde görülüp, herkesin buna boyun eymesini istemeleri.

Böylece irrasyonalizmin ortaya çıkardığı “Ağa, Bey, Şeyh, Hanedan, İmparator, Kral ve Sultan” gibi feodalitenin temel dayanakları olan unvanlarla, sistemlerini ayakta tutmaya çalışırlar.

Mevcut anlayışın diğer bir irrasyonalist dayanağı ise, kendileri gibi düşünüp yaşamayan herkesi düşman ve kötü olarak görüp, her an zarar vereceklerini ileri sürrerek, bunu büyük bir korku (Fobi) siyaseti şekline dönüştürmeleri.

Bu yapının daha da ilerisi, “Büyüklük (Megolomani) Komleksiyle” herkesi yeneceklerine inanmayı sürdürmeleri.

Böylece fobi ve megolaman komleksi içerisinde bölge, nüfus, kültür, inanç ve etnik yapıları sürekli düşmanlaştırıcı uygulamalarla, her farklılığın nicel yapısına göre hükmeden resmi ve gayri resmi paramiliter güçlerle, derebeylik mantığında yönetim sistemlerini yüceltmeleri.

Diğer taraftan düşman ve kötü olarak gördükleri çağdaş ve rasyonalist ülkelerin her türlü modern teknik ve icatlarını satın alarak kullanmaya devam etmeleri, geri kalmış ülkelerin akılsızlığının (İrrasyonalistlik) ne kadar sınır tanımaz olduğunu gösteren en büyük kanıttır.

Geri kalmışlık ve irrasyonalist siyasetin temel ilkelerini bu çerçevede belirledikten sonra, ifade edilen kategoriye uygun Türkiye'nin nasıl bitr geçmişe ve pratığe sahip olduğunu daha yakından tanımaya çalışalım.

Türk kökenli olup Müslümanlaştıktan sonra kendi öz kültür ve dilinden uzaklaşarak yaşayan Selçukluları bir kenera koyup, dünya tarihinde ciddi olaylarla adı anılan Osmalı'dan itibaren devam edersek...

Osmanlı ve bunun devamını sürdüren Türkiye, her zaman üstün ırk, üstün din, üstün ulus, düşman korkusu ve aşağılık kompleksinin vermiş olduğu duygularlarla, yaklaşık 300 yıldır, sürekli kendi kendine darbe yaparak yaşayan bir toplumdur. Bura da şunu da belirtmek gerekir.

İç çatışma ve darbeler dünyanın her ülke ve toplumunda yaşanmıştır. Ancak daha sonraları pozitif bilimler ilkesi olan Laiklik, Sekülerizm, Demokrasi, Metefizik ve Materyalist düşünceleri kapsayan çağdaş Anayasa'nın (Toplum Sözleşmesi) hayata geçirilmesiyle, darbeler ve iç çatışmalar tarihin çöp sepetine atılmıştır.

Türkiye'de ise irrasyonalist siyaset sistemi Osmanlı'nın Yeniçeri Ocağı'yla (1367) başlayıp günümüze kadar şu şekilde gelmiştir.

III. Selim'in, 1808 de Osmanlı Hanedanı IV. Mustafa'ya yapmış olduğu darbe.

II. Mahmut'un 1828 de Vaka-ı Hayriye adıyla Yeniçeri Ocağı'na yapılan darbe.

1876 da I. Meşrutiyet adıyla Abdul Hamit tarafından yapılan darbe.

1908 de II. Meşrutiyet'le İttihat ve Terakki liderleri olan Enver ve Talat Paşaların yapmış oldukları darbe.

1920 den itibaren Çerkez Ethem ve diğerlerine karşı, Mustafa Kemal tarafından yapılan suikast darbeleri.

1944 te Türkeşin liderliğindeki Turancılar adıyla planlanan ırkçı dabe girişimi.

27 Mayıs 1960 da Cemal Gürsel ve Alpaslan Türkeş liderliğinde yapılan darbe.

1971 Askeri Muhtırası.

1980 Kenan Evren darbesi.

1987 den itibaren Olağanüstü Hal yönetimi.

27 Şubat 1997 E- Muhtıra darbesi.

2007 ve 2013 ten itibaren Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde uygulanan yasaklı alanlar ve yerleşim yerlerine yapılan bombalı saldırılar. Ve bunun akabinde duruma göre diğer tüm illerde yürdürülen askeri operasyon, kaos ve korku yaratan yönetim hareketleri.

2013 yılından itibaren Komşumuz olan Suriye'ye karşı yapılan saldırılar ve darbe planları.

15 Temmz 2016 gecesi Fetullah Gülen taraftarlarının yapmış oldukları başarısız darbe girişimi.

Tüm bunların haricinde gerek Türkiye'nin her yerleşim alanlanında, gerekse devletin yönetim birimlerinin Hükümet talimatıyla “Arap İslam Din Milliyetçiliği” doğrultusunda direkt herkesin bu mantığa göre itaat etmesini dayatan politikaların ayyuka çıkması.

Ve mevcut iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Şef ve yöneticilerinden tutalım, bu yapının dışında kalan Türk İslam Sentezcilerinin hepsi, Fetullah Gülen gibileriyle birlite aynı “Dini Tarikatın” içerisinde canciğer Müslüman kardeş olarak büyümeleri.

Yapılan darbelerden de anlaşılacağı gibi, canciğer kuzu sarması olan bu Müslüman kesim, ne zamanki yetki ve makam gücünü ellerine geçmişlerse, önce düşman gördükleri kesimlere saldırmışlardır, sonrasın da ise kendi içlerinde birbirlerini yok etmeye başlamaları.

İfade edilen bu düşüncenin en bariz örneğini, “AKP Hükümeti” vb. düne kadar Muhterem Hoca Efendi deyip Fetullah Gülen gibilerinin elini eteğini öpüp karşılarında el pençe diz çöktüklerini unutarak, bu kadar düşmalaşmalarına acaba ne sebep olmuştur?

Bilinen ve görünen en büyük sebep yetki, makam ve maddiyatın paylaşılamamasıdır. Çünkü ikiside Arap İslam din ve kültür hayranı olduklarından, başka bir sebep bu kadar büyük bir düşmalığı tetikleyemez.

Her iki anlayışta yalnızca Metafizik dünya görüşü içerisinden gelip, birbirlerine karşı yapmış oldukları ihanet ve darbeleri, mağduriyet edebiyatına çevirrerek, sözde “Demokrasi Borazanlığı” yapmak, ne ahlakidir ne insani.

Çünkü gerçek demokrasinin temel ilkeleri olan “Laiklik, Sekülerizm ve Demoktarik Anayasa'yı” hiçbir koşulda kabul etmeyip, kendi eski bildikleri Arap İslan din ve kültür milliyetçiliğinde ısrar ettikleri sürece, asla darbelerden kutulamayacaklardır. Belki yarın ya da yarından daha erken yeni bir darbeyi yaşayacaklarından kendileride emin görünmektedirler.

Bu tür siyasi ve dini anlayışları, bizim halkımız yine çok güzel bir öz deyişle özetlemiştir. “Ne doğrarsan aşına o gelir kaşığına” bu öz deyiş fazla söze gerek bırakmamaktadır. İşte geri ve irrasyonalist siyasetler kısaca bu anlayışların eseridir.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sizinle nereden ayrılıyoruz? O dediğiniz yapılar yazdığınız gibi olabilir. Siz bunlar olmasın diyorsunuz.Temel görüşlerde aslında yakınız.Ben benim gibi olmayan insanların olabileceğini kabul ediyorum.İnandıklarını kabul etmesem bile inanmalarını kabul ediyorum.Fakat onlar öyle inanırken biz böyle düşünürken barış mümkün değil. İnananlarla inanmayanlar (ya da farklı düşünen/inanan diyelim) dünyada ayrı yaşam alanlarında yaşasınlar diyorum.Hem ayrı düşüneceğiz hem de bir arada yaşayacağız, bu kapitalizmin oyunu. Hatta bunu kardeşliğe götürenler var, kardeşçe birbirlerini kessinler diye. Benim gibi olmayanlara karşı değilim, düşmanlık beslemiyorum.

Kerim Korkut 
 26.07.2016 15:31
Cevap :
Kerim Bey kardeşim yorumunla katmış olduğun değere çok teşekkür ederim. Belki bu sayfalarda düşüncelerimizi tam olarak ifade edemiyoruz. Ancak şunun bilinmesini isterim. Benim dünya görüşüme göre; tüm düşünce, inanç, kültür ve yaşam farklılıklarının bir arada ya da ele ele yaşamasından yanayım. Fakat Türkiye gibi bir ülkede, egemen olan Arap İslam Devşirme Türk Milliyetçiliği, kendinden olmayanı yok veya kötü gördüğü sürece, bunun gerçekleşmesi hayalden öteye gitmemektedir. Bu anlayış ve mevcut Anayasa değişmedikçe, malesef hayalimizdeki kardeşce ve birlikte yaşamanın imkanı bulunmamaktadır. Selamlar  26.07.2016 17:36
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 87
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 694
Kayıt tarihi
: 27.03.16
 
 

Eğitim: Yüksekokul, Meslek: Yönetim, İlgi Alanım: Tarih, Felsefe ve Sosyoloji üzerine araştırma. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster