Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ocak '10

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
576
 

Güneydoğu günlüklerim - 6

Güneydoğu günlüklerim - 6
 

On Gözlü Köprü


Sabah saat 8'de uyandık Diyarbakır'daki ilk sabahımıza. Kahvaltıdan sonra dolmuşa binerek tren garına gittik. Artık Diyarbakır'daydık ve işimizi şansa bırakmamak için dönüş biletimizi birkaç gün önceden aldık. Garın girişinde "hoşgeldiniz" ya da "iyi bayramlar" yazdığını tahmin ettiğim bir afiş vardı. Kürtçeydi. Otobüslerde de Osman Baydemir'in hem Türkçe hem Kürtçe bayram tebriği yazılıydı. Dolmuşa binerek Mardin Kapı'ya gittik. Diyarbakır'ın eski şehrinin etrafı surlarla çevrili ve o kapıların isimleri var. Biri de Mardin Kapı, kaldığımız yer Dağ Kapı...

Mardin Kapı'da Hz. Ömer Camii isimli bir camii var, tarihi bir camii ve bahçesindeki bir taş da tarihi değer taşıyormuş. Çok fazla oyalanmadan Diyarbakır'ın dış köylerine giden dolmuşlara binerek On Gözlü Köprü'ye gittik. Köprünün çevresi tadilatta, fakat köprünün üzerine çıkıp dolaşabiliyorsunuz. Köprü Dicle'nin iki yakasını birleştiriyor. Şehrin surlarını izleyebiliyorsunuz, Dicle'nin "sakin" akışını görebiliyorsunuz. Köprüden çıkıp yine bir minibüsle "Gazi Köşkü" denilen yere gittik. Atatürk 1915-1916 yıllarında bu köşkte kalmış ve çok beğenmiş. 11 ay yaşamış köşkte toplam ve daha sonra 1937'de şehri ziyaretinde yine bu köşkü görmek istemiş. Köşkü çok seviyormuş zira ve köşkü ona hediye etmişler şükran borcuna küçük bir karşılık olarak. Köşkün olduğu tesisler bugün piknik alanı-mesire yeri olarak da kullanılıyor. Orada çayımızı içip de çıkıp köşkü gezdik zaten. Köşkün yeri çok güzel, Atatürk'ün sevmesine şaşmamalı. Bir yanınız Dicle ve hemen ileride tarihi Diyarbakır surları uzanıyor. Taksiyle Mardin Kapı'ya döndük ve bir kervansaraya girdik. Artuklu Kervansarayı adı verilen bu yer günümüzde otel olarak kullanılıyor. Kervansaray'ı gezdik ve büyük bir hangarları var ve orası develerin kalma yeri olarak kullanılıyormuş zamanında. Şimdi ise büyük bir yemek salonu, 800 deve kapasiteliymiş dersem belki gözünüzde bir büyüklük canlanır. Burada yemek yedikten sonra sur içini turlamaya başladık. Katolik ve Protestan Kiliseleri ilk adresimizdi. Yol sorduğumuz bir genç “şurada işte, onarıyorlar, camilerimize dokunan yok” dedi. Halbuki camiiler iyi durumda, ayrıca kiliseler de tarihi eser kapsamında değerlendirilebilir. Kaldı ki ibadete de açık olacaklardır gerekli talep olursa. Bu hoşgörüyü niye oluşturamıyoruz bilmiyorum. Kiliselerde bizi iki adam gezdirdi. Kültür medeniyet çelişkisinden bahsetti biri. Kendi ifadesine göre Diyarbakır’da insanlar apartmanda yaşıyr, fakat 7. kattan çöpleri aşağı atıyorlarmış. Onarımı yeni başlamış bir Ermeni kilisesi’ni de bize ısrarla göstermek istediler. Peki dedik. Restorasyon daha yeni başladığından geziye tamamen kapalıydı ve iskele kurulmuş halde duruyordu. Biz “uzaktan gelmişler” kontenjanından içeri girip gezebildik. Ardından dört ayaklı minareye gittik. Minare dört tane tek ayağın üstünde yükseliyor, bu ayakların her biri mezhepleri temsil ediyormuş. Biz oradayken bir adam gelip minarenin ayaklarını tek tek okşadı, ah bu cehalet… Sırada Ulu Camii var. Ulu Camii aslında Bizans Dönemi’nde kiliseymiş ve zaten bunun izlerini görebiliyorsunuz. Bugün Diyarbakır’ın simge camisi… Avlusunda bir süre oturduk Ulu Camii’nin, camii avlusunda bir güneş saati de vardı ayrıca. Ardından Melih Ahmet Camii’sini de gezerek ana caddesi turladık biraz. Diğer tüm yapılar gibi Ulu Camii de siyah beyaz Diyarbakır taşından yapılmış. Az yer görmüş olsak bile yorucu bir günün ardından odalarımıza çıkıp hemen yattık. Sakin bir gün bekliyor ertesi gün bizi. Bunca günün ardından tek günü nispeten ferah bir gün olarak belirledik, yine gezeceğiz, ama bu kez biraz da dinleneceğiz. O günün ardından çok önemli bir yer var çünkü sırada: Hasankeyf…


Not: Bugün 19 Ocak, Hrant Dink'i de anıyorum. "Sen de çekip gitme, dayan be umudum, dön gel, meydan okur hayat, pabuç bırakmaz ölüme, dön gel, dön gel..."

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sevgili dostum, Yazını zevkle okudum. Vanlı olduğum için, memleketime giderken çok sık uğrardım Diyarbakıra. Hafızamda kalan dar sokaklar, taş döşenmiş yollar ve birde surlar. Diyarbakır, bunun ötesinde bir şehir, değilmi? Kalemine sağlık, ne güzelde anlatmışsın Diyarbakırı. Bernde başlığını görünce terörü anlatacaksın sanmıştım. Ne olur bıraksınlar bizleri, özgür yaşıyalım bu güzel ülkede. Saygılarımla. Nihat Öner "Tanrı sevdiği kulunu Datça Yarımadasına bırakır" blog umu okumanı öneriyorum

Nihat Öner 
 19.01.2010 13:48
Cevap :
Teşekkür ederim Nihat Bey. Dediğiniz yazınızı okudum, zaten Datça'yı görmeyi çok istiyorum, umuyorum kısa zamanda görebilirim. Belki bu yaz, belki gelecek yaz... Diyarbakır'ın dediğiniz gibi dar sokaklarının, caddelerinin ayrı bir tadı var, köşe başlarında durup da tatlısından yemenin ayrı tadı var, ciğerinin ayrı tadı var, ilerideki yazılarımda Diyarbakır'ı anlatmaya çalışmaya devam edeceğim. Bir yandan sıradaki rotalarımızdan biri de Van, öyle bir planımız da var... Çocukken gördüm Van'ı, ama pek bir şey hatırladığımı söyleyemem, bir de şimdi görmek lazım, teşekkürler yeniden.  19.01.2010 17:51
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 142
Toplam yorum
: 146
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 1047
Kayıt tarihi
: 27.09.09
 
 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakülteliyim. Seyahat benim için bir tutku, her fırsatta bir yerlere ka..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster