Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Kasım '08

 
Kategori
Sinema
Okunma Sayısı
5142
 

Issız adam

Issız adam
 

Issız adam, ezber bozan bir hikaye değil ama yine de acılı lezzetiyle iz bırakan güzel filmlerden.


Her sinemaseverin gönlünde filmografisini beğeniyle takip ettiği bir yönetmen vardır kuşkusuz. Çağan IRMAK da ilk uzun metrajlı filmi Bana Şans Dile ‘den sonra yazıp yönettiği Mustafa Hakkında Herşey, Babam ve Oğlum son olarak Ulak filmi ile daha 38 yaşında izleyicinin genel geçer beğeni sıralamasında “ o yapmışsa iyidir” şeklinde hak edilmiş bir başarı gösterdi.

Irmak, yönetmen-senarist olarak bu namını daha da perçinlemek için kolları sıvamış ve bu kez ISSIZ ADAM filmiyle metropol hayatında yaşanan bir aşkın çıkmazlarına düşmüş.

Babam ve Oğlum'da gözyaşı döktürmeye müsait sahneleri uzatmadan geçiştiren Çağan IRMAK, son filminde bu kez, daha uzun sahnelerle seyircinin sakınmadan kendini koy vermesini istiyor gibi. Ne de olsa gözyaşı döktüren filmler seyirciyi yakalamış ve izlenmeye değer film kategorisinde hala hatırı sayılır bir yere sahip.

Üstelik konu da gayet müsait: AŞK

Hayatını artık, aradığı o kitap ismiyle söylersek, “çılgın kalabalıktan uzak” bir kıvamda yaşamayı seçmiş bir kadınla , o kalabalığın tam ortasında yaşayan “ıssız bir adam”ın hikayesi, Beyoğlu’nun arka sokaklarında bulunan sahafçıda kesişir.

Ve seyirciyi hoyrat, duygusal, tutkulu, acılı, med-cezir ve nihayetinde gözyaşıyla yoğrulmuş kısa ama hızlı bir aşkın serüveniyle peşinden sürükler.

Bir yanda, sahibi olduğu restoranında en büyük zevki yaptığı yemekleri müşterilerinin ilk lokmayı ağızlarına götürdüklerinde yüzlerinde oluşan memnuniyet ifadesiyle tadan , işindeki başarısını disiplinine ve çok sevmesine borçlu , eski 45 liklerin koleksiyonunu yaparak hızlı yaşadığı hayatı bir nebze yavaşlatma hissiyle dolu, lüks bir evi, arabası, ortalamanın üzerinde bir konfora sahip hayatıyla para karşılığı yaşadığı beraberlikler dışında kadınlarla paylaşımdan uzak bir adam...

Alper… Aynı zamanda başkalarının çocuklarında uzaktan uzağa babalığı deneyimleyen ancak onun gereklerini yerine getirmekten uzak yapısıyla bundan hep kaçan , içe dönük, sıkılgan, sorunlu bir karakter.


Diğer yanda tecrübeyle sabit kırık aşk hikayeleri biriktirmiş, bir dönem medya sektöründe çalışmış, kirli insan ilişkilerinden, kalabalıktan sıkılarak , küçük bir dükkan açıp çocuk konfeksiyon atölyesi kuran, huzuru eski model ama vazgeçemediği fotoğraf makinesinde, sahaflarda ki kitapların arasında yaşanmış ikinci el hayat hikayelerinde bulan yirmilerinin sonlarında ruhu yorgun bir kadın.

Ada…

İki kahramanın taşıdığı bu eskici ruh, onları buna müsait bir mekan olan sahafçıda karşılaştırıyor.

Hayatı belki de geriye sarıp yavaş çekim yaşayabilme hissiyle tadabilmek için nostaljik şarkıları seven, o müziğin anaforunda kendini bulmayı uman Alper, özgürce ve sıra dışı yaşadığı birlikteliklerde duygudan uzak sadece cinsel hazlarını doyurmaya dönük bir hayatı bilinçli olarak tercih etmiş gibidir. Ta ki, Ada’yı görene kadar.

Ada, ismiyle özdeş ana karadan uzakta bir hayatı kendine seçerek mutlu olmayı hedeflerken Alper’i bulur karşısında. Sahafta komik bir ânın oluşturduğu atmosferle birbirlerini görürler. O ilk bakışın sıcaklığı çarçabuk kaybolup gidecekken Alper, ısrarcı ve kendine aşırı güvenli bir yaklaşımla önceleri Ada’yı kazanmak değil, elde etme peşine düşer.

Ada, sonu hüsranla bitecek bir hikayeyi yaşayacağından emin olmasına rağmen, bile bile lades diyerek kendini çelişkiler ve içine sinmeyen bir aşkın girdabına düşmekten alıkoyamaz.

Gerisi çok hızlı gelir. Daha ilk yemek yedikleri gecede bir kadını ruhen paramparça edecek kadar çarçabuk elde etmeye dönük yaşanan o cinsel birlikteliğin üzerine kurulan bir aşk ne kadar sağlam olabilir ki sorusu çakılır insanın zihnine. Tüm bunlar uçuruma dolu dizgin koşturan bir aşkın emareleri değil midir?

Soruların cevaplarını , yine seven bir kadının sözlerinde, bakışında, aşkı yaşayışında bulursunuz. Ada, içini derin bir fay hattı gibi çizen o ilk kırıktan sonra bile bütün bu tekinsiz soruların üzerine gitmek yerine, birlikte yaşadıkları adamın evine izler bırakıp , derleyip toparlar, annesiyle tanışıp onun büyük sevgisini kazanır. Alper’in fevriliklerini, annesine hiç gösteremediği sevgisini, ketumluğunu törpülemeye ve dengelemeye çalışır.

Çünkü seviyordur. Her şeyin farkında bir zekaya sahip olması , yine de yaşanacaklardan kendini alıkoymaya yetmeyecek, seven bir kadının üstesinden gelemeyeceği –reddedilmek, aldatılmak dışında- hiçbir şey yoktur dercesine sevdiği adama; hoyrat sevişmelerin yerine dokunmayı , gözlerden kaçırdığı bakışlarının yerine derin bakmayı, aşkın yaşanası tensel iklimini öğretecektir.

Ve sevdiğine bakarak yüzüne şimdiye dek yazılmamış güzel bir şiir yazar gibi ‘mavi bir telaş’ bırakıp lokması boğazında düğümlenircesine terk edilecektir. Bu yazgıyı kendisi seçmiş "kanında mikrop taşıyan birine" gönül vermiştir.

Diyaloglarda ince bir zekayla harmanlanmış küçük esprilerin dışında, asıl üzerinde durulması gereken belki de dillere takılacak kimi sözlerdir herhalde.

Irmak, Babam ve Oğlum filminin afişinde de filmden geçen can alıcı bir cümleyi afişine kazımış, “ona bir oda ver baba! Gidecek yeri yok” demişti.

Şimdi başka bir hikayeyle yine sinemada buluyor izleyici kendini.Bu kez afişte “Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün” diyor. Basit gibi görünen sözlerin gerisinde şefkatli bir dokunuş, merakı kaşıyan bir güdüyle gidiyorsunuz

ISSIZ ADAM'a...

Ve çıkışta…

Şiirsel ve akılda kalıcı replikleriyle , finalde iki kahramanın birbirinin gözlerinin içine bakarak dillendirdikleri iç sesleri ve sarılışlarıyla kendi hikayenize dönüp yüzleşiyorsunuz.

Gözyaşlarıyla…!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

o kadar çok şey okudum ki, iki kere seyretme teşebbüsüm oldu hep bir yerinde bıraktım. Sonra oturup ya sabır deyip seyrettim. Ve gördüm ki evet ıssızlık her yere hakim olmuş. Alper içi oyulmuş aile yaşamanı red ediyor Ada sevmediği bir damızlıkadamdan çocuk sahibi oluyor. Ama hala aşktan bahsediyoruz. Senin yazın bu film hakkındaki en doğru yorum buna tek lafım yok ve Kevser hanım... Gene aileye çıkan yolları ne güzel anlatmış. Gözüne beynine sağlık geç okudum ertelemelerdeyim.

Engin Allı 
 04.02.2009 20:48
Cevap :
Bir kez izledim ben, yetti :) İkilemek istedim ama anlıyorum ki bu konuda çaba göstermemişim. En kötüsü galiba onu mutlu edeceğine inanılan sevgiyi değil, Issız adam vari sevgileri baş tacı yapanlar, arızaya meyledenler.Ne diyim. Sevgim acıyor der şair.O hesap...Bir de yorumun vesiyesiyle bir eleştiri:ayrılık sahnesinde ,hani o sarmayı yerken, kadın cephesindeki duygu hallerini -çaresizlik, gurur, şaşkınlık durumlarını kesintili vermesi o anın ritmini düşürmüş gibi geldi bana.Neden akıcı bir çekimle yapmamış merak etmiştim doğrusu.Teşekkürler. Selam,sevgiyle....  06.02.2009 21:03
 

kızdığım sonrasında ne kadar haklı olduğunu öğrendiğim. Kendini bilmez bir densizin hem kendi hem de başka ruhları nasıl yaraladığını mı göstermeye çalışmış. Müjde Ar filmden ağlayarak çıkmış, bunca duygusallığıma rağmen şaşırdım neye ağladı acaba diye. Bir adamı dünyanın öbür ucuna yalınayak gidecek kadar çok sevdiğim bir dönemdeyken bu filmi bu kadar sıradan bulmam benim eksikliğim mi diye kendimi sorguladım boş yere. Filmin ana konusu "Kızlar önünüze çıkan adamları iyice bir tartın"dı galiba. Ki günümüzde tartılar doldu taştı. Nur içinde yatın bütün ananelerimiz. Bir erkeğin gözlerinden de okuyunca kendimi tutamadım, umarım kimsenin karşısına böyle kişiliksiz insanlar çıkmaz. Senin yorumuna fikirlerine değil söylediklerim sakın yanlış anlama ama içimi dökmeme yardımcı olduğun için minnettarım, sağlıkla kal

kevser şekercioğlu akın 
 30.01.2009 23:32
Cevap :
:) Güzel bir dökülme olmuş.Ben filmi izledikten sonra kendimi çekip çevremdeki kadınların ne düşündüklerine bakmaya çalıştım.Evet, film çıkışı ağlamayanlar çoğunluktaydı;) Filmi biraz bu zamanın tartısına vurmalı herhalde."Şimdiki aşklar.." diye bir cümleye başladığımızda belki peşinden gelen derin bir ahh..tır.Bu filmin bu kadar tutulmasının nedeni benzer sığlıkların, yaşamın hızında çok fazla ve derinden yaşanmasıdır.Üzerinden hayli zaman geçti izleyeli.Bir arkadaşıma Ada"nın o evde ilk gecede o tecavüz sahnesinden hallice yaşanan birliktelikten sonra ilişkiyi nasıl devam ettirdiğini sorduğumda , söylediği şey :E, aşıktı ve aşk mantık dinlemez oldu.Sanırım Ada tekinsiz olduğunu bile bile ( kız arkadaşına da gözyaşları içinde aşık olduğunu zor itiraf ettiğinde de teyit etmiş olduk) yaşadı bu aşkı.Alperse tekinsiz,ketim, çelişkili ve bulduğunun değerini bilmediği sorunlu kişiliğiyle en büyük cezayı vermişti kendisine.Bir de "zor be anne"deyişindeki halini irdeleli herhalde.Selam, sev  31.01.2009 13:38
 

Çağan Irmak'ın. Bunu kadın olduğum için mi yoksa iki kız annesi olduğum için mi bilmiyorum zerre kadar beğenmedim, müzikler dışında. Senaryo sıradan, kişiliği-derinliği olmayan, daha önce seyrettiğim sahnelerle doluydu. Ada'nın hayatın tüm dayatmalarına karşı koyan o asi ruhu dangalak-dengesiz bir adam karşısında tamamen ters dönüp onu annesine bile savunması, bir adamın annesi geldi diye dükkanını bile bırakması fazlaca çelişkili geldi bana. Ki ben AŞK karşısında Ölmeli Aşk O zaman Aşka inananlardanım. Evlenir evlenmez boynunda bir sıra inci ve tayyör. Hepimiz evlendik. Ada'nın sinirlenince dükkanda tarçınlı ve havuçlu keki abartılı yeme sahnesini yıllar önce seyrettiğim filmlerden alıntı buldum. Alper'in kızı eve attığı ilk akşam müzik dinletirken ve mutfakta yemek pişirme sahnelerinde olduğu gibi. Bu muydu dedim? Keşke oturup da gerçekten tartışabilsek ve Çağan Irmak da olsa da bir de benim gözlerimle gördüğümle baksa filmine. Yıllar önce ananemin lafları geldi aklıma, konuşurken...

kevser şekercioğlu akın 
 30.01.2009 23:26
 

Filmi seyreden pek çok insan sanırım yaşanılan o aşkın büyüsünden etkilenmiştir.Belki de pek çok insan Alper'in böyle güzel bir aşkı yakalamışken bu aşkı yok yere ve çok kolay bir şekilde harcamasına kızmıştır?? Pek çok insan doğal olarak böyle güzel bir aşkın mutlu son ile sonuçlanmasını hayal eder ama hayatın gerçekleri malesef çok farklıdır.Alper'in ben bu konuda suçlanmasını da çok doğru bulmuyorum çünkü onun yapısı bu tarz bir ilişki için uygun değildir!Aşk her bünyeye uygun değildir! Aşk her insanın hayatında gerçek anlamda yaşanması çok da kolay olmayan bir şeydir.Ve hakikaten herkes hayatında şayet böyle bir duyguyu yaşama şansını yakalamışsa kendini hakikaten çok şanslı hissetmelidir ve bunu korumak içinde çaba sarfedip, aşkı yakalayınca ona sımsıkı sarılıp sahip çıkmalıdır. Teorik olarak böyle iken malesef aşkın doğasında bazen olaylar hiç de beklenmedik şekilde gelişir. Filmi hakikaten çok güzel yorumlayıp değerledirmişsiniz elinize sağlık. sevgilerimle

ET 
 18.12.2008 21:03
Cevap :
Evet, yaşarken daha değişik olabiliyor.Bilmek herzaman yetmiyor. Dediğiniz gibi bir nevi teori- pratik çelişkisi. Aşkın her bünyede duruşu farklı. Belki de bu konuda Alper"i suçlamak ya da haklı çıkarmaktan ziyade biraz bu zamanın tartısına vurmalı aşkları.Herşey çok hızlı yaşanıyor. Teknoloji ilişkilere sirayet etti.Ulaşılır olmak biraz kolaylaştırdı sanki, biraz yavanlaştırdı aşkları. Vuslat özlemiyle yanıp tutuşmak, hasret nöbetinde pişmek, ayrılıklarla sınamak, sadece ama sadece bir kez yüzünü görebilmek için dökülen diller, şiirler, kapısında dört dönmeler, yazılıp gönderilen mektupları saklamalar...tüm bu seremoniler yitik bir mazinin naif ve güzel anları sanki. Bu zamana kalansa ıssız ada ve adamlar...Teşekkürler. Selam, sevgiyle...  18.12.2008 21:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 85
Toplam yorum
: 1392
Toplam mesaj
: 114
Ort. okunma sayısı
: 1575
Kayıt tarihi
: 02.12.06
 
 

..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster