Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Şubat '10

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
636
 

Kaçak avcılar! -2 (Final)

Kaçak avcılar! -2 (Final)
 

Tarihte bir gün!


<ı>Mutfaktan gelen sesleri duymamak için başımı battaniyenin altına soktum. Mutfak ve salon duvarı arasındaki servis camından benim kıpırdadığımı gören bacanağım, ağzı kulaklarında gülerek yanıma geldi.
- len bacanak hani içecektin? Rakı olduğu gibi duruyor?
Başımı battaniyenin altından çıkarıp bacanağıma baktım. Elinde akşamki rakı şişesi duruyordu.
- İçeceğim dediysem, şişeyi bitireceğim demedim ki bacanak!
- Hadi kalk ava çıkacağız… Mustafa ağabey çorbayı ısıttı!
-Tamam kalkıyorum…

Mustafa ağabeyin yaptığı paça çorbası ile karnımızı doyurduk. Kahvaltıdayken bacanağım yüzüme bakarak pis pis sırıtıyor. “Neymiş, içecekmiş falan filan” gibi kinayeli laflar ederek beni kızdırmaya çalışıyordu. Mustafa ağabey olan bitenin farkında tabi o sadece gülüyor…

Güneş, kendini gösterene kadar sabahları serin oluyor, üşümemek için sıkı giyiniyorduk. Öğle sıcağına kaldığımızda ise, üzerimizdeki fazlalık kıyafetler bize yük oluyordu.
Bunu bildiğim için kıyafet seçimine özen gösteriyordum.

Güya bıldırcın avlayacaktık ama ucu bucağı görünmeyen tarlalara kimsenin canı girmek istemiyordu. Fakat bacanağım ve Mustafa ağabey mecburdular! Ben dün sabah güneş doğmadan önce kalkmıştım. Av sahasında dolaşarak tek başıma kaldırdığım altı adet bıldırcının altısını da vurmuştum. Yazlığa geldiğimde ekibi uyandırmış, kuşlarla hava atmıştım. Benim vurduğum bıldırcınları gören ekip “tüh be sabah avını kaçırdık” deyip bana kendilerini kaldırmadığım için sitem etmişlerdi.

Uyandırmaya çalıştım ama 03.00 kadar oturduktan sonra 05.00 nasıl kalkacaklardı?
Aynı günün akşamı, lüferden önce benim bıldırcınlara iş oldular ama eve söz vermiştim. Hatta sözden öte!

“Ava gidiyorum diye hafta sonu evden kaçıyorsun (!) daha bir şey getirdiğini görmedik? Bu seferde bir şey getirmezsen, bir daha av mav yok o ka ” !

Böyle bir azar işittik Hanımdan… Vallahi haklı… Git gez eğlen gel! Hani av? Vurduk yedik pöhh! YALANCILAR…

Parayla veya bir başkasının verdiği avı alıp eve götürsem ve bunu ben vurdum desem, yeminle hanım benim yüzüme bakınca anlıyor. “Bak bana” dediği anda film kopuyor. Kulaklarıma kadar kızarıyorum. Yalan yapamıyorum kardeşim ne yapayım zorlamı? Ağlasanız da zırlasanız da bıldırcın şiş yok. Bu kez bıldırcınlar eve gidecek. Kulaklarım kızarmadan, göğsümü gere gere, “ Bunları ben vurdum Hanım” deyip mutfak masanın üzerine atacağım.

Aslında hanımın av filan istediği yok, üzerine para verseniz bir lokma av eti yemez. Benim, evden kaçmak için avı bahane ettiğimi sanıyor. Aslına bakarsanız bende pek yiyorum diyemem; belki fazla vuramadığım için alışamamışımdır :)

Bacanak ve Mustafa ağabey, benim bıldırcınları görünce hırs yaptılar. Onlar da bıldırcın vurup eve götürmek istiyorlardı. Belki de akşam o yüzden erkenden kıvrıldılar :)

Haydi, arkadaşlar rast gele…

Ben yola yakın tarla Anıklarında gezerken bizim ekip tarlanın iki başından birbirine paralel aynı hizada gidiyorlar. Bu sabah fazla üzmek istemiyordum kendimi. Yol boyunca gidip ekipten ürken kuşları hedef almıştım.

Bu iki magirusçu o tarlanın içinde ne yapar ne ederler anlamış değilim! Bir silah sesi bile duymadım.
Bir iki kez kışşş kışşş dediklerini duydum o kadar. Tarlanın sağında biri, solunda biri karşılıklı muhabbetin belini kırıyorlar.

Yol ağzında buluştuk.
-Yokmu bacanak bir şey?
- Yok bacanak…
- Sizde çok gürültü yapıyorsunuz ama bacanak?
- Biz mahsus gürültü yapıyoruz kuşlar bizi duyup kalksın diye!
-Anfi getirseydik?
- Neymiş o?
- Hoparlör bacanak… Bağırırdık! Kışşşt, şııışt, biz geldik sayın kuşlar nerdesiniz filan gibi seslenirdik. Kih kih kih.
- Dalga geçme bacanak zaten ayaklarıma bir sürü diken battı.
- Bacanak bu kuşlar bu şekilde kalkmaz. Onları sopayla çalılara, anızlara vurarak kışkışlayacaksın. Bıldırcınlar seni duyduğu zaman, senin önünde seninle birlikte yürür! Sen gidersin o gider. Sessiz olur ve aniden onun bulunduğu yere vurursan kuş ürker ve parlama yapar pırrrrr. Bazen o kadar sinerler ki nerdeyse üzerine basacak olursun…

Bacanak; “kuş muş yok! Gitmişler, ben bir daha anıza girmem…” dedi
Mustafa ağabey kendini yere sırt üstü atmış ”kuşlar Bulgaristan’a kaçmışlar Aliii” diye bağırıyordu.
Ali çoraplardan dikenleri temizlerken söyleniyordu. “Kuşuna da, muşuna da… perişan oldum anasını satım”

Bacanağımın tüfeğini alıp kontrol ediyorum, içinde fişek olmadığını gördüm! Bacanak bravo vallahi mola zamanı hemen fişekleri tüfeğinden çıkarmışsın?
-Yok mu içinde fişek?
- Yok!
Bacanak biraz mahcup bir tebessümle zoraki bir gülümseme ile
-Al işte, bıldırcın çıksa vuramayacakmışım, tüfeğe fişek koymayı unutmuşum!
- Sende ağzınla pavv pavv yapardın ne olmuş yani?

Hep birlikte gülüyoruz…

-Yine her zaman ki gibi bir muhabbet ve sohbet içinde toprak yoldan dere kenarına iniyoruz. Zaten duble muhabbet yüzünden Ereğli'de ki bütün avlar Çorlu üzerinden, Yıldız dağlarını aşıp Bulgaristan'a uçmuşlardı muhtemelen!

Gelen üç tane Robinson ’dan çekinmeyen, adeta meydan okuyan bir delikanlı kuş; üveyik sahasında olduğunu ve gelen avcıların acemi olduğunu hesaba katmamıştı! Marmara Ereğlisi’nin denize aktığı yerden başlayıp, tarlaların içinden Yeniçiftlik barajına doğru her iki tarafı da çeşitli cins ağaçlarla çevrili derenin kenarında, meçhul bir kuşun peşindeyiz!

Tabi bizim için o anda bu kuş üveyikti! Abartmıyorum, bu kuşun peşinden neredeyse Ereğli’den Yeniçiftlik barajına kadar geldik.

Bu takip sonunda, çatak batak demeden geldiğimiz bir noktada, ellerimiz dizlerimiz de kan ter içinde soluk soluğa kalmış dinleniyorduk. Üç arkadaş kafa kafaya vermiş, son olarak bu meçhul kuşla alakalı savaş stratejimizi belirledik!
Birimiz derenin sağ tarafından, birimiz sol tarafından, birimizde derenin içinden gidecektik. Yaz olduğu için derede fazla su yoktu. Bazı yerler tamamen kuru. Su olan yerlerde ise kenarları yürümeye müsaitti. Her iki taraftaki ağaçlar derenin üzerine şemsiye gibi çökmüş bir koridor gibi duruyordu.

Gözümüzü ağaçların üzerinde daldan dala atlayan kuşa çevirmiş ve onu arpacığın önüne getirmeye çalışırken, yerdeki çalıların içinden kaçırdığımız bir dünya karatavuk, sarıasma, oldu! Ama biz taktık bir kere bu kuşa. Kuş bizimle sanki alay ediyor! Bir o dalda bir bu dalda çikçik, çakçak, çikçik, çakçak çakacağız ama bir dursan!

Birden bacanağım sol taraftan bana sessiz olun işareti yaptı. Bende sağ taraftaki Mustafa ağabeye aynı işareti yaptım. Bacanağım tüfeği suratına kaldırdı nişan alıyordu attı atacak, vurdu vuracak! Soluk almadan onu olduğumuz yerden izliyorduk.
Sonra tüfeği yavaşça suratından indirdi ve bana “gel” işareti yaptı. Sine sine yanına çıktım bana “Sen at ben kaçırabilirim” dedi!

Sadece kuyruğu gözüken ve “Çik, çak, çik, çak” sesi duyulan kuşa silahımı doğrultup, soluğumu tutmuştum, gez göz arpacık tam askerde öğrettikleri gibi. Tetiğin boşluğunu alıp çektim. Piştavvvv diye yankılanan tüfek sesi sonrası kuş tepe taklak yere.

Aslan vurmuş gibi koşarak gidip baktık
Bu üveyik değil ki?
-Yahu bacanak keşke sen ateş etseydin. !
- Niye'?
-Bu hayvan halen yaşıyor olacaktı da ondan.
Bir sessizlik çöktü…
Masum bir ifade ile yüzüme bakıp bilmeceyi çözmeye çalışıyorlar, sonra başlıyoruz gülmeye.

- Bacanak, sen niye ateş etmedin?
- Gözlüğüm kırıldı…
- Ne zaman oldu bu?
- Az önce… Ağacın dalı takıldı ve gözlüğüm yere düştü. O anda adımımı atmış bulundum” krak” diye bir ses duydum. Bir baktım ki gözlüğümün üstüne basmışım!
Cebinden gözlükten geri kalanlarını çıkardı! Camlar sağlam ama kasa kırılmış.
Bacanak Mustafa ağabeye baktı ve bir kâh kaha attı…
-Muso sana ne oldu, dağıtmışsın kaseyi?

Mustafa ağabey ağaçların tepesine bakarken derenin şev’inden aşağı yuvarlanmış pantolon ağzı önden geriye kadar sökülmüş, altındaki çiçekli kırmızı donu görünüyordu. Zagor’un Çiko’su gibi bir adamdı Mustafa ağabey. Alçak boylu tombul bir şey. Dünya tatlısı ağabeyim, kendini toplamaya çalışmış ama topladığı hiç belli olmuyordu :) :)

Ben sesimi çıkarmıyorum ama benim de ayakkabılarımın içi vıcık vıcık su olmuştu. Birkaç kez dizlerime kadar suya batmıştım. Ayağımdaki spor ayakkabılar bir ıslanıyor bir kuruyordu.

Gelelim sadede bu kuş ne olacak?
- Len bacanak sen bunun neresinden vurdun, hayvanda yara bere izi yok?
- Ohaaa artık. Nasıl olur?
-Al, bak…
Hakikatten kuşta kurşun izi yok!
- Bacanak bu eceliyle ölmüş!
- Yok, daha neler. Görmedin mi, ben silahı patlatınca nasıl düştü?
- Oğlum bu korkudan ölmüş!!!
Öyle ya da böyle hayvan ölmüş işte!
-Valla bacanak ben bu kuşu tanımıyorum jandarma bizi yakalarsa anlatamayız da, biz bu kuşu saklayalım.
-Yok ya ne olacak bilmiyorduk vurduk deriz…
- Deriz de onlarda bizi dinler!
Mustafa ağabey ”Ben şuradaki kayalıkta bir yarık gördüm onun içine atalım, hem merak ediyorum nedir orası” dedi.
Biraz geri giderek, Mustafa ağabeyin gösterdiği çalılıkların gerisinde, doğal kayadan bir yamaç vardı.

Dikkatli bakmadan, burayı fark etmek imkânsızdı. Mustafa ağabey burayı tekerlenip düştüğü zaman ağaçların arasından görmüş! Bölgedeki ağaçlar ve karaçalılar girişi tamamen gizliyordu. Yarık, dereye elli metre kadar içerde bir yerdeydi. Dalları eğerek birbirimizin suratına vurmadan yerden dört beş metre yüksekteki bu yarığa tırmandık.

Birbirimize yardım ederek yarıktan içeri girdik. Burası acayip güzel doğal bir sığınak… Vurduğumuz kuşu hemen bir köşeye gömdük. Ve onun akıbetini unuttuk. Hayretler içinde, büyük bir şaşkınlıkla etrafı kolaçan ediyoruz. Birbirine bağlantılı iki küçük oda, etrafta tilki izleri ve parçalanmış kuşkanatları vardı. Tırmandığımız yerden dışarıya baktığımızda, dere, deniz tarlalar her şey önümüzde tablo gibi duruyordu.

Hemen sağ tarafımızda ise Tümülüs tepesi bütün heybeti ile duruyordu. (Az tavşan kovalamadım onun yamacında!) Bacanak; “Burada bir işaret var” dedi. Baktım; kalın kirpikli bir göz resmi vardı. Sonra cebimden çıkardığım mendille duvarın üzerindeki tozu toprağı sildim. Gözün etrafında yılan, balık, kaplumbağa resimleri vardı!
<ımg border="0" alt="" src="http://img651.imageshack.us/img651/7595/gz2p.jpg">
Bak bacanak; yılan ölümsüzlüğü simgeler. Etrafta mezar var demektir. Balık Roma Helenistik dönemine işaret eder. Kaplumbağa ise sürünerek geçilecek bir tüneli işaret eder.

Gözün devamında… Duvarda devam eden hiç bozulmamış resimler vardı. Ağaç dalları ile içerdeki örümcek ağlarını şöyle bir toplayıp hareket alanımızı genişlettik.

Koyun sürüsünün başında, elindeki sopasına dayanmış bir çoban resmi vardı. Ona yaklaşan üç beş tane Bizans askeri… Çoban sürüyü bırakıp onlarla gidiyor. Biraz daha sola doğru gidiyorum. Çoban bir kralın önünde eğilmiş. Kral ona bir kılıç uzatıyor…

Mustafa ağabey diğer yandan bağırıyor “Burada bir tünel buldum gelin…” Bacanakla hemen onun yanına gittik. Aşağı doğru inen taştan merdivenler var… Birkaç basamak indik ama zifir karanlık içerden garip sesler geliyor. Bacanağım çakmağını yaktığı anda iki tane kırmızı göz ile burun buruna geldik! Tam gaz geriye kaçarken nerdeyse birbirimizi eziyorduk. Biz tüfeklerimizi elimize alana kadar kocaman kanatları ile bir baykuş aramızdan fırladı ve yarıktan dışarı uçtu gitti.

Bütün cesaretimizi toplayarak tekrar tünele girdik. Derinlemesine içeri doğru uzayan ve gittikçe daralan bir tünel! Gerekli tesisat olmadan ilerlemek mümkün değildi.

Tekrar duvardaki resimlere döndük.
Çoban, bu kez Bizans askerleri gibi giyinmiş ordunun en önünde duruyor. Resimleri takip ederek karşı duvara geçiyorum. Çoban savaş alanında bütün heybeti ile savaşıyor!

Biraz daha sola doğru yürüdük. Çobanı birkaç Bizans askeri tutmuş götürüyor! Kral; çobanın başında el işaretleri ile ona bir şeyler anlatıyor. Duvarı biraz daha siliyorum. Sonra çoban köle kılıklı insanlar ile birlikte, Bizans askerleri ile savaşıyor!

Çobanı zindana demir parmakların arkasına atmışlar. Çoban zindanda bir tünel kazıyor, iki çizgi ile belirtilmiş tünel birkaç adım çizilmişti. Çoban bu tünelin içinde sürünüyor. Tünelin sonunda güneş var. Yani özgürlük! Tam bu sırada dışarıdan güneş ışıkları mağaranın tüm karanlık yerlerini aydınlatacak kadar yükselmişti.
Çoban sürünerek çıktığı tünelden dizlerinin üzerinde güneş’e ellerini açmış dua ediyordu. Resimlerin bittiği noktada duvar da bitmiş, Marmara Ereğlisi ve deniz tablo gibi önümüzde belirmişti!

<ımg border="0" alt="" src="http://img35.imageshack.us/img35/5355/gnec.jpg">

“Güneş sembolik olarak Hitit medeniyetine ait, Mitolojik semboldür, tapınak ya da kral veya kral ailesine ait mezarı yansıtır. Diğer medeniyetlerde yine mitolojik olarak kullanılmıştır. Güneş sonsuzluğu simgeler, tek tanrılığın sembolüdür. Mısır da Ra. Güç, işlerlik, faal olma ve gündüz anlamındadır. Altın gömüsüne işarettir. Gömü ifade ediyorsa doğuya bakması beklenir. Kayalardaki göz ile güneşi karıştırmamak lazım. Yarım güneş Taç sembolüdür. Ayrıca kraliçeye işarettir. Bu sembolün sırt tarafında yani batı yönünde bir mağara girişi aranmalıdır.”
- Her şeyden önemlisi bu Çobanın kim olduğunu biliyor musun bacanak?
-Kim?
- Bu Spartakus!
-Bacanak heyecanla, bak işte gömünün olduğu yer Tümülüs!
Aynı anda Mustafa ağabey bağırıyordu…
- Sende mi Brutüssss…

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

(Kaçak avcılar!) sizin düşündüğünüz gibi değildir!

Efendim benim bacanağım ve Mustafa ağabeyin, Minibüs şoförü olduğunu daha önce belirtmiştim. Haftanın yorgunluğunu, stresini, atmak için avcı kimliğine bürünmüşlerdir.

Bunların gez, göz, arpacıkla filan işleri olmaz. Tekirdağ rakısı ve balık en büyük tutkularıdır! Onlar için en iyi av, şişenin dibini muhabbetin belini kırdıkları andır. Bendeniz de bunun ilk önceleri gerçek av olacağını sandığım için tongaya düşen bir av olduğumu anladığımda iş işten çoktan geçmiştir.

Şikâyetçi de değilim işin gerçeği! İllaki av olacak diye bir saplantım olmadı şimdiye kadar çok şükür. Doğa da bulduğum, muşmula, kızılcık, erik, armut, elma, ceviz, incir, üvez, halat, böğürtlen, karamuk, kuşburnu, zehirli olmayan mantarlar vs. Bunlar benim için birer av sayılırdı.

Doğadaki ağaçları tanımak, bitkileri çiçekleri, meyveleri, sebzeleriyle… Ekini, çavdarı, yulafı, günebakanı, mısırı, kavunu karpuzu tanımak, bilmek onların büyüdüğünü, olgunlaştığını görmek, yaşamak hissetmek… Heybemize attığımız en büyük avımızdır bizim.

Kıra düşmüş bir karpuzun yarılması, dalından koparılmış bir salatanın gevrekliği, tarla sahipleriyle kurulan dostlukların hoş sohbetleri birer ganimettir benim için!

&&&&&&&&&&&&&&&

Gökyüzünü kara bir bulut gibi kaplamıştı karga sürüsü. Hadi bacanak, patlat diyorum bir tane. Bacanağım tüfeğini havaya kaldırıyor ve tetiği çekiyor… Kaç tane düştü dersiniz… hiç!
Hemen yanımdaki halat ağacının en yüksek dalına çıksam, üzerimden geçen kargaların ayaklarından birkaç tane tutabilirdim. O kadar kalabalıklar!
Acemilerin silah sesine kargalar o kadar alışmış ki hiç panik yapmıyorlar.

Bizimki elini alnına koymuş, kaç tane düşecek diye bekliyor. Binlerce karganın arasından onlarca saçmayı nasıl hiç birine zarar vermeden geçirdi diye, gidip kendisini tebrik ediyorum. Yeminle bir tüy dahi düşmedi.

Toparlandıktan sonra;
- Gördün mü bacanak, saçmaları nasıl kargaların arasından geçirdim? Sen bunu yapabilir miydin?
He he he
Vallahi, billahi yapamazdım. :)

&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

Bir gün bunlara bir hedef koydum vursunlar diye, gülmekten yeminle karnıma sancılar girdi. Yerlere yattım! Millet avlanırken bunlar kaçmış, kaçak avcılar! Yahu kardeşim, size askerde öğretmediler mi?
Gez göz arpacık tetiğin boşluğunu al ve çek. Ama borunun üstünden bakarsan sonuç bu olur.
Tüfeklere mana buldular olmadı… Fişeklere mana buldular olmadı… Sonunda bana mana buldular hedefi çok uzağa koymuşum diye (kırk adım).

&&&&&&&&&&&&&&&&&

Geçenlerde duydum ki bacanak bir tavşan vurmuş, sormayı unuttum kaça vurmuş!
Ankara tavşanı olmasın sakın?

Bacanağım ve Mustafa ağabey gibi.
Kaçak avcılar olduğu sürece, kimse korkmasın her yer av cenneti olur!

Duydum ki bacanağım artık eskisi gibi içemiyormuş, karaciğerinde yağlanmamı ne olmuş!
Duydum ki Mustafa ağabey artık eskisi gibi çiğ köfte, acılı ezme, acılı güveç yapmıyormuş yiyen olmadığı için!

Duydum ki Mustafa ağabey acılı yemeği kendinden başka herkesin sevdiğini sandığı için yapıyormuş.
Duydum ki her ikisi de emekli olmuş, ama konuşmuyorlarmış, aralarından kara kedimi ne geçmiş!

Ama ben her ikisini de seviyorum. Bana güzel hafta sonları yaşattıkları için. Zira onları sevmesem, gastritim varken yer miydim o kadar acılı yemeği!
Birbirimizi kırmama pahasına, bizler dostluk adına, bırakın acılı yemeyi çiğ tavuk bile yeriz.
Yeter ki, kara kediler dostların arasına girip fesatlık ağlarını örmesinler!

<ı>Yeni bir hikâyede buluşmak üzere hoşça kalın dostlar...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Doğpada paylaşılan böyle dostluklar unutulmuyor. Bitkileri, potları, çalıları mantarları,i kuşları tanımak da en güzeli. Elinize sağlık. NOT: Sığırcıklara üzüldüm üveyik benzerişne de ama sonmunda kuşlarıu vuramadığınıza sevindim doğru söylemek gerekirse.

Ezgi Umut 
 02.03.2010 11:11
Cevap :
He he bu arkadaşlar duran hedefi bile vuramıyordu... Biz avdan vaz geçtik nerdeyse define buluyorduk:)) Biz avcılığı çok oldu bıraktık, beceremiyorduk zaten :)) selam ve saygılar...  03.03.2010 11:31
 

:) Çok hoştu anılarınız iyi ki de kaçav avcısınız... Bu arada keşif de yapıyorsunuz... sevgi ve saygıyla

Meral Yağcıoğlu 
 17.02.2010 10:49
Cevap :
Teşekkür ederim Meral hanım. Bu ekiple iki tane daha unutamadığım anım var. Fırsat bulduğumda yazacağım. :) Beğendiğinize sevindim selam ve saygılar...  17.02.2010 11:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 433
Toplam yorum
: 1045
Toplam mesaj
: 121
Ort. okunma sayısı
: 781
Kayıt tarihi
: 07.01.07
 
 

Milliyet Blog’a hangi vesile ile kayıt olduğumu doğrusu hatırlamıyorum!  Bende birçoğunuz gibi ya..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster