Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Kasım '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
66
 

Kalpsiz adam

Kalpsiz adam
 

KURMACA;

Başıma geçirilen çuval ağzıma burnuma yapışmış, zor nefes alıyordum. Sedyeye boyun, el ve ayaklarımdan bağlıydım. Metalin soğuğu sırtıma işlemiş, ayak ve el parmaklarım donmuştu. Sedye takırdayarak yürüyor, çuvalın gözeneklerinden tavandaki floresanları seçebiliyordum. Demir kapının kanatları sedyenin vurmasıyla açıldı. Karanlık bir yere girdik. Çuval çekilerek başımdan alındı. “Bırak beni!” diye yüzü maskeli doktora seslendim. Işığı açtı. Cevap vermedi. Ayakucumdaki dolabın önüne eğilmiş, bir şeyler arıyordu. Başımı sağa çevirdim. Başka bir adam baygın uzanıyordu. Solunum cihazına bağlıydı. Çekmecenin kapanmasıyla başımı ayakucuma çevirdim. Doktor dikilip bana döndü. Elinde neşter tutuyordu. Gözlerime baktı. “Buraya kadarmış Ferhat Bey,” dedi. Birkaç adım atıp yanıma geldi. Neşteri başucumdaki küçük masaya bıraktı. Gözlerim yerinden oynadı. Ameliyat malzemelerinin arasından şırınga ve küçük bir şişe aldı. “Bugün çocuklarla lunaparkta buluşup aylık harçlıklarını verecektim,” dediysem de durmadı. Dikkatle sıvıyı çekti. “Senin kalbini almazsam eşim ve çocuğumla buluşamayacağım kesin,” diyerek iğneyi koluma batırdı. Narkoz damarıma doldu. İğneyi “Ölürken hiçbir şey hissetmeyeceksin,” deyip çıkardı. Yalvarmayı istiyordum ama dilim ağzımda büyüdü. Göz kapaklarım ağırlaştı. Kıpırdayamıyor, hiçbir şey görmüyordum. Ama duyabiliyordum. Narkoz alan birinin duyması normal mi diye aklımdan geçiyordu ki köprücük kemiklerimin arasına keskin bir bıçağın değdiğini hissettim. Bu neşterdi. Aşağıya, göğüs kafesimin bittiği noktaya kadar çekildi. Çığlık atmak istedim. Boşunaydı. Acıdan bayılmayı umdum. O da olmadı. Neşteri üzerimden çekince rahatladım. Doktor hemen yanımda, küçük masada malzemelerle bir şey yapıyordu. “Hazır,” dedi. Dişçilerin kanal tedavisinde kullandığı motorun uğultusu kulağıma geldi.

           

3 gün önce

 

Ablam, oğlum piknikteyken ziyaretime gelmiş, laflıyorduk. “Ferhat Bey olmasa çocukların gezeceği yok,” deyip kakaolu kek diliminden bir parça ısırdı. “Babasız çocuk büyütmek zormuş. Yetim çocuklar derneği hayırseverlerle çocukları buluşturuyor da yükümüz hafifliyor,” diyerek çayları tazelemeye kalktım. Koridordayken zil, arka arkaya çaldı. Hızla mutfağa girip tepsiyi bıraktım. Kapıyı açtığımda oğlan, bir şey demeden çantasını çıkartıp içeri girdi. “Hoş gelmiş tontişim,” dedim ama odasına koşturdu. Kapıyı sert kapattı. Ablam, olan bitenden korkmuş, yanımda bitiverdi. “Nesi var?” diye sordu. “Bilmiyorum,” deyip odasına adımladım. Kapıyı açmaya çalıştım ama kilitliydi. Kulağımı dayadım. Ağlamasını duyabiliyordum. “Oğlum, ne oldu? Anlat bana,” diyerek kolu zorladım. “Anlatmak istemiyorum. Git,” diye bağırdı.      

İş çıkışı bahar yağmuruna yakalanmış, çoraplarım ıslanmıştı. Kalp doktorumla olan randevuma geç kalmamaya çabalıyor, hızla yürüyordum. Ayakkabıcının önünden geçiyordum ki gözüme mevsimlik bir ayakkabı takıldı, durdum. Fiyatı uygundu. Cebimde ki para ucu ucuna yetiyordu. İçeri girsem randevuma geç kalırdım. Yarın alırım diye düşündüm.

  

Ekranda filmi inceliyordum. Kemal Bey gözlerini üzerime dikmiş, umutla iyi olduğunu söylememi bekliyordu. “Kalp damarlarınızdan iki tanesi tıkalı,” deyiverdim. Adam öyle şok oldu ki umudunu bile kaybedemedi. “Neyim var?” diye sordu. “Tıkanmış iki damarınız var,” deyince başı önüne eğildi.   

 

Otobüse binmeden durak büfesine uğradım. Ekmek ve gazetemi aldım. Az önce boş olan otobüs kaşla göz arasında dolmuştu. Yarım saat ayakta gidecektim. Zaten doktor da iyi haberi vermişti. Sıkışarak iki yaşlı kadının oturduğu koltukların yanına geldim. Kadınlar şeftali ağaçlarından bahsediyorlardı. Kulak kabarttım. Gözlüklü olan, kulağı az işitene “Hanife, mayısta yediğin şeftaliyi temmuzda yemek istiyorsan açaçları aşılaman lazım,” dedi. Az işiten “Melahat, ben bu yaştan sonra aşı olsam ne olur bir ayağım toprakta,” demesiyle diğeri ya sabır çekti. Kulağının dibine yanaşıp “Benim koca hafta sonu ağaç kabuğuyla sizin bahçeye gelir. Ağaçlarınıza aşı yapar,” deyince az işiten “Melahat, ben sağır mıyım?” diye sorarak yüzünü cama çevirdi.       

 

Babamızın geldiğini, kapıyı çalışından anlıyordu kızımız. Sevinçle kapıyı açtı. Ayağına sarıldı. Ağzından sevgi sözleri dökülüyordu. Kemal bizi şaşırtmamış, duvar olup kalmıştı. Ne selam ne kucaklama vardı. Elindekileri verdi. Çocuk olduğu yerde ağlıyor, gözleri yaşla dolmuştu. “Başını sevsen ne olur,” dedim. Sadece yüzüme baktı. Kızım “kalpsiz adam,” deyip karnına yumruk attı.  

 

Kızım çok kızmıştı. Salona gitti. Ayakkabılarımı çıkartıp sofraya geçtim. Karım “bu akşam yemeğini yalnız ye,” deyip çorba doldurdu. Mercimeği kaşıklıyordum. Gözlerimin önüne yetimhanede yediğim çorbalar geldi. Kızımdan daha küçükken yemek kuyruğunda beklerdim. Anılar işte. Ne çabukta çorbayı bitirmiştim. Diğer yemeklere iştahım kalmadı. Kirlileri toplayıp makineye koydum. Sallanarak salona adımladım. Koltuğum oturmamı bekliyordu. Kuruldum. “Okul gezisine para ver,” diyen eşim pusulayı üzerime attı. Cebimdeki son parayı pusulayla verdim. Gazetemle baş başaydım. Sayfalarını çevirirken Ferhat Candemir adındaki işadamının çocuklarla piknikte çekilmiş mutlu fotoğraflarını gördüm. Çocuklar adamın etrafını sarmış, kimi boynuna kimi de dizine oturmuştu. Adamın sevgi dolu kalbi vardı. 

 

Kemal, adamın bir koluna, ben diğerine girdim. Otoparkta kimse yoktu. Yaklaşık iki saat beklemiş, sonunda Ferhat Candemir’i yakalamıştık. Adam başını çeviremeden çuvalı geçirdik. Bizi görmedi. Ayaklarını sürüyordu. Direndiğinde Kemal adamın karnına acımadan yumruğu yerleştiriyordu. “Doktor, bagajı aç,” dedi. İtiraz etmedim. Kızım ve eşimi kaçırmış, başarılı bir kalp nakli sonrası onları serbest bırakacağına söz vermişti. Hatamın farkındaydım. Adamı öyle şok etmiştim ki aklını kaçırmıştı.

 

Şimdi

 

Dişçinin kanal tedavisinde kullandığı motorun uğultusunu oldum olası sevmemişimdir. Bazı şeyler insanın peşini bırakmıyordu. O uğultu kulaklarımda, elim titriyordu. Neşterle deriyi yarmış iki tarafa ayırmıştım. Göğüs kafesi önümdeydi. Bir gözüm Kemal’in sağlık monitöründe geziniyordu. Adamın kalbini çıkarmış, makinaya, vücudunu da yaşam desteğe bağlamıştım. Sorun yoktu. Sıra Ferhat’a geldi. Motor Allah bilir kaç bin devirle dönüyordu. Göğüs kemiğini kırmadan kestim. Motoru bırakıp ‘u’ şeklinde ki iki demiri aldım. Kesim çizgimin sağına ve soluna geçirdim. Yavaş kuvvet vererek kafesi açtım. Demirler ellerimden düştü. Az kalsın yere yığılacaktım. Candemir’in kalbi yerinde yoktu.       

 

Meslek hayatımın en zor günündeydim. 9 yaşında tacize uğrayan bir çocuğun pedagog gözetiminde ifadesini alıyordum. Çocuk “Ferhat amca beni arabasına çağırdı. Arkadaşlarım top oynuyorlardı. Kucağına oturtup öpmeye başladı,” derken annesine sarıldı. Sustu. Pedagog “Biraz ara verelim,” deyip oğlanı elinden tutup odadan çıkardı. Annesi ve teyzesi öfkeyle söyleniyorlardı. “Allah o Ferhat’ın belasını versin,” diyen anne fenalaştı. Ablası kollarından tutup oturttu. Şikâyet dilekçesinin çıktısını alıp uzattım. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 42
Kayıt tarihi
: 09.05.15
 
 

1978 yılı Sakarya doğumlu, evli ve bir çocuk babasıyım. Yüksekokul dâhil eğitim hayatımı Sakarya'..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster