Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Kasım '12

 
Kategori
Tiyatro
Okunma Sayısı
2991
 

Karıncalar

Karıncalar
 

Karıncalar


“Beşinci Ordu Yirmi İki Kilometre Daha İlerledi! Zafere Az Kaldı!”

Tüm gazeteler söz birliği yapmış gibi manşete bu cümleleri yazmıştı. Ama bırakın yirmi iki kilometre ilerlemeyi, savaşta bir adım bile ilerlemenin ne demek olduğunu savaşı yazanlardan değil de, savaşı yaşayanlardan dinlemek gerekliydi.

Savaşta atılan her adım, sağ ayağınızdan sol ayağınıza geçiş yaptığınız her saniye, yaşam ile ölüm arasındaki yerinizi belirliyordu. Zamanın, nerede olduğunuzun ve hatta kim olduğunuzun hiçbir anlamı olmadığı bir savaşta yaşanılanları, birileri gazetelere yazıyordu. Birileri de sıcak evlerinde, kahvaltıdan sonra içilen orta şekerli kahve eşliğinde, gazeteden okuyup, isimlerini bile bilmedikleri bu kahramanlarla övünüyorlardı.

O kahramanlardan sadece birinin adını başka bir yazar duyurmak istedi. Belki de kahraman değildi o. Gazetede yazılacak bir manşetin kahramanı olamazdı. Çünkü ne içinde bulunduğu savaşı anlıyordu, ne de bu savaşta yer almak istiyordu. Karınca sürüsü gibi olan askerlerin içinde, herkesi ve her şeyi aynılaştırmak için giydikleri üniformalar ve kafalarına taktıkları miğferler ile O’nun gördüğü binlerce asker değil de, mantar tarlasıydı sadece.

O, gazetelere manşet olacak bir kahraman olamazdı bu yüzden.

O, Steinbeck’in “Bir Savaş Vardı” ve Boris Vian’ın “Karıncalar” adlı öykülerini oyunlaştıran Gökhan Aktemur’un kahramanıydı.

Biz de o kahramanla, Umut Toprak, Gökhan Aktemur ve Basri Albayrak’tan oluşan proje ekibinin, 2011-2012 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelediği “Üç Yönetmen Üç Oyun”dan biri olan “Karıncalar” oyununda tanıştık.

 

Oyunun yazarları Steinbeck ve Boris Vian olunca, oyunda nelerle karşılaşılacağını tahmin etmek, çok da zor olmasa gerek.

Boris Vian’ın her yazısında olan ironi “Karıncalar”da da kendini hissettiriyor. Satır aralarına inmek bir yana, gazetede yazılan bir cümleyi alıp, kelime aralarına girip, en ince ayrıntısıyla, eleştirel bir şekilde yaklaşmış savaşa.

II. Dünya Savaşı sırasında daha çok ideolojik yazılar yazarak, tavrını belli eden Steinbeck ise kendini “savaşan bir ulusun muhabiri” olarak tanımlayıp, İngiltere, Afrika ve İtalya’daki gözlemlerini yazmış “Bir Savaş Vardı” adlı kitabında.

Steinbeck kitabında “Bu gemide askerleri birer birey olarak ele almak olanaksız. Dikey olsun yatay olsun, her biri 1.80'e 1.00 metrelik yer kaplayan birer eşya.” diye yazarken,  Boris Vian’nın da Karıncalar’da dikkat çektiği, savaşta askerleri aynılaştırma kavramı her iki yazarın da altını çizmek istedikleri ortak bir tespittir.

Askerlerin kimliksizleştirilmek istenmesinin yanı sıra, savaşla ilgili rahatsız oldukları konuların benzerliğidir belki de Gökhan Aktemur’un iki yazar ve iki öyküden bir oyun sahnelemek istemesi.

Boris Vian ve John Steinbeck’in savaşı savaşanların değil de, uzaktan izleyenlerin yazmasına yaptıkları serzenişten olsa gerek, Gökhan Aktemur da, gazete manşetleri gibi yapay olmasın diye tiyatro izleyicisini savaş ortamına çeken bir dekor ve ses efektleri kullanmış Karıncalar oyununda.

Giydikleri üniforma, yedikleri yemek ve söyledikleri şarkılarla, kimsenin kimseden farklı olmaması için çalışılan orduda, düşmanın bile bir adı varken (düşmana Jerry denilmekte), oyunun başkahramanının adı söylenmemektedir. Adı “Asker” olarak geçmektedir tüm oyun boyunca. Kendini bir an bile ait hissetmediği savaşın kalbinde, öyle kirli bir yerde olduğunu düşünmektedir ki Asker, sevdiği kız Jacqulinenin adını söylediğinde onun da bu pisliğe bulaşacağı korkusuyla, sevgilisinin adını sesli bir şekilde söylememektedir. Başka bir asker ise savaşın ortasında, hayata tutunmak için pamuklar arasında fasulye büyütmektedir. Herkes bir şey öldürüyorken, o bir şeyleri yaşatmaya çalışmaktadır ölüm tarlasında.

Herkesin savaşa hazır olduğu büyük taarruz zamanında, Asker evine, Jacquline’e dönmek için, savaştan kaçma kararı alır. Ancak savaştan da kirli olan bir şey vardır ki; din, dil, ırk ayrımı yapmadan önüne geleni öldürüp, parçalara ayıran esas düşmanıyla Asker o zaman tanışmıştır. Bir kişinin temas edip ayrılmasıyla infilak eden bir mayın!

Yaşamı da ölümü de çabuklaştıran savaşa rakip olan mayın, o saniyeden sonra Asker’in ayağının altında zamanı durdurmaktadır. Kendi iç savaşı başlar Asker’in.

Elli beş dakika süren oyunda, özel olarak hazırlanmış ve suyun içinde yüzen sahnede, Basri Albayrak ayakta alkışlanması gereken, muhteşem bir oyunculuk sergilemekte. Oyunda tek başına mücadele veriyor gibi gözükse de, o ıslandıkça oturduğumuz yerde biz de üşümekteyiz, o titredikçe biz de onunla bir ürpermekteyiz. Bombalar patlarken, silahlar ateş ederken yerimizden sıçratan efektlerle dolu olan oyun, bizi sadece izleyen olmaktan çıkartıp, savaşın içine de katmaktadır.

Belki de yıllardır televizyonda haberlerde izlediğimiz, gazetede okuduğumuz “kahraman” askerlerin bizde yarattığı masalımsı etkisini sorgulamak ve “kahraman” olmak ya da “yaşamak” arasında seçme şansı verilse, bir askerin yapacağı seçimi, ikilemleri ve kendi içindeki savaşı görmemiz için uyarlanmıştır bu oyun. Uyanabilmemiz ve seyirci kaldığımız şeyleri görebilmemiz için üzerimize karıncaları sürmüş olabilirler.

Belki de her şeyden öte pamukların arasında filizlenmiş bir fasulye tanesine verilen yaşama şansı, onu pamukların arasında sulayarak filizlendiren bir askere de sağlanmalıdır.

Belki de kahramanlara ihtiyacımız yoktur, pamuklar arasında fasulyeler filizlendikçe…

Bazı oyunlar, metinler ve sorular onu yaratanların peşini bırakmaz. Karıncalar’ın proje ekibinden olan Umut Toprak, geçen sezon Ankara Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmiş olan oyunu “Gılgameş” için yapılan bir röportajında, kil tabletlerin olduğu bölgede 4000 yıl önce insanlar demokrasi ve barış içinde yaşarken, günümüzde aynı bölgede süren savaşları göstererek  “Bunca yüzyıldan ve bunca gelişimden sonra insanlığın geldiği nokta nedir?” diye sormaktaydı.

İnsanlığın varoluşundan bu yana devam eden savaşlar hiç durmadı. Vahşi doğada, düşünme yetisi olmayan, basit canlılar sadece aç kalmamak için savaşırken, “medeni toplumlar”da düşünme yetisine sahip insanoğlu, savaşmak için pek çok sebep bulabilmektedir. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, tarih savaşları yazmaya, insanlar da savaşlarla savaşmaya devam edecektir. Ve akıllarda tek bir soru yinelenip duracak sanırım;

 “Bunca yüzyıldan ve bunca gelişimden sonra insanlığın geldiği nokta nedir?”

Umut Toprak’ın sorduğu bu soruya Karıncalar oyununun ilk cümlesi cevap verecektir belki de;

“Çok yürüdük... Ama ilerleyemedik. Çok yer geçtik. Ama yol alamadık. Aklımız; bir arpa boyu... Ayağımdan karnıma uzanan bir telaş... Yalnızca karıncalar, karıncalar!..

Sahne Dergisi - Mart/Nisan 2012

Hezar YOKUŞ

 

NOT: Karıncalar, 2012-2013 sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu, Stüdyo Sahnesinde "Bir Kahve Molası-Karıncalar" olarak sahnelenmektedir ( http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-ankara-detay-bir-kahve-molasi.html ).

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 219
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 4881
Kayıt tarihi
: 06.09.06
 
 

Yılın en uzun gecesinde doğmuşum. Bu yüzden midir bilinmez ruhlarımızın özgür kaldığı geceleri se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster