Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mart '12

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
701
 

Kırım Kurbanları

Kırım Kurbanları
 

Kırım Kurbanları kitabının kapağı ve Kırım'dan bir manzara.


Yüzlerce, hatta binlerce yıl öncesinde dünya sahnesinde yeralmış toplulukların, detaylı şecerelerinin verildiği tarih kitaplarını hiç inandırıcı bulmamışımdır.

Günümüzde, istisnalar hariç bir insan, gerçekten de kaç kuşak öncesini net olarak bilebilir? Aramızda, dedesinin babasının ötesine geçebilen, kesin kanıtlarla bilebilen kaç kişi vardır ?

Televizyonların evlilik programlarına çıkıp 'Biz Selanik göçmeniyiz' deyip de, kendilerine Avrupalı süsü vermeye çalışanlar ya da bir kere bile dedesinin doğduğu şehre adımını atmadığı, hatta daha da ilginci, İstanbul'da doğup büyüdüğü halde, 'Ben şuralıyım, buralıyım' diyerek çoktan ilişkisi kesilmiş şehir isimleri verenleri, zaten hiç ciddiye bile almıyorum ama, hadi onlar günlük sohbetlerde laf olsun torba dolsun söylemleri diyelim, ya o haritaların üzerinde bilimsel verilere dayanarak, oklarla kaç-göç haritaları çizen tarihçilere ne demeli?

Bugün olan ufacık bir olay bile gazetelere, televizyonlara bin bir farklı şekilde yansır, her kafadan farklı bir ses çıkarken, geçmişe dönük bu kadar kesin doğruları söyleyebilmek ne mümkün?

Eskimolardan, kızılderililere zaten dünyada yaşamış ve yaşayan uygarlıklar içerisinde, Türk çıkarmadığımız bir Afrikalılar kaldı herhalde? Neyse, Allahtan onlarla da renk tutmuyor, yoksa ne yapar eder yine bir bağlantı kurardık.

Vatanseverlik, toprağa bağlılık, gelenek, görenek, atayı babayı , soyunu sopunu merak etmek, araştırmak bunlar hepsi çok güzel özellikler. Ben sadece, 'zeytinyağı gibi üste' çıkmaya çalışan katıksız milliyetçilerin, bazı tarihi olayları, ''Tek doğru budur'' diyerek, millete zorla dayatmalarına karşıyım.

Binlerce yıldır, dünya yüzünde çeşitli sebeplerden yüzlerce göç dalgası yaşanmış. Bunların kimisi kıtlıktan, kimisi iktidarın baskısından, kimisi daha iyi koşullar bulma umuduyla, kimisi  de buradan daha kötüsü olmaz denilip çekip gitmelerle gerçekleşmiş. Irklar, kültürler, mevsimler, zamanlar, diller, her şey ama her şey birbirine karışmış. 

Karışım, kargaşa gibi değil de, karşılıklı olumlu etkileşim şeklinde olduğu, yani topluluklar diğerlerinden öğrendiklerinin üstüne katıp, kendilerini geliştirebildikleri sürece, doğal olarak hayatın kalitesi de yükselmiş olur. Ancak ne zaman ki karışıma, kaynaşmaya, hayatı ortaklaşa paylaşmaya direnip, kendilerini üstün gören milletler ya da siyasi düşünceler; karşısındakine baskı ve ayrımcılık yaparak, fikirlerini de zorla benimsettirmeye kalkışmışlarsa, işte o zaman da, maalesef hep savaşlar ya da tehcirler ortaya çıkmıştır.

Dünyanın her yerinde bunlar bir zamanlar yaşandı, bazı yerlerinde ise hala bile yaşanmaya devam ediyor. Amerika Kızılderililere, Almanya yahudilere, Avustralya Aborijinlere... örnekleri çoğaltmak bir işe yarayacak olsa işten bile değil ancak, birleştirici olmaktan çok ayrımları derinleştireceği için, devam etmenin doğrusu çok da gerekli olduğunu sanmıyorum.

Bir kültür, asla ve hiçbir zaman başka bir kültürü tamamen ele geçirip, mutlak olarak kendi kültürünü devam ettiremez. Karşılıklı etkileşim, bir kültürün diğerini şekillendirip, kendisini kalabalıklaştırması değildir. Bunun gibi 'yokolan uygarlıklar' tanımının da, aslında kişisel görüşüm olarak  gerçeği yansıttığını düşünmüyorum.

Misal, Osmanlı İmparatorluğu geldi, Constantinopolis'i aldı. O anda Bizans İmparatorluğu'nda yaşayan onca insan, kültür, eser, gelenek ne oldu? Bir anda buharlaşıp havaya karışması mümkün mü? Orta Asya'dan göçüp gelen ve Doğu Roma'nın başkentini ele geçiren insanların hayatlarında, hiç mi bir şey değişmedi? Eğer gerçekten değişmediyse, o zaman neden onca insan, o kadar yolu aşıp gelip bunca sıkıntıya katlandı?

Tarihi herkes kafasına göre yazar, okuyanlar da neye inanmaya eğilimlilerse ona inanırlar. Hayatın hiçbir noktasında olmadığı gibi, tarih de tek bir doğruyu barındırmaz. Herkes kendi açısından olayları anlatır, yazar ve zamana bağlı olarak da, hangi anlatım akla daha yatkın, daha inandırıcı gelirse, o yaygın gerçek olarak kabul görür.

Kırım, bugünkü topraklarımızın burnunun dibinde, vatandaşlarımızdan kimilerinin de atalarının, Anadolu'ya göç ederken yola çıkış noktasıdır. Ben Kırım yarımadasını hep 'Necefli Maşrapa' ya benzetmişimdir. Hani bir zamanlar, tek kanallı TRT'nin, her yayın kesildiğinde ekrana getirdiği o meşhur maşrapa.

Bu benzerlik, hem fiziken hem de siyasetendir benim gözümde. Ne zaman Rusya ile Osmanlı'nın ya da Türkiye Cumhuriyeti'nin arası bozulsa, hooop hemen ortaya o bizim maşrapa, Kırım çıkar.

Kırım, hani dedim ya maşrapa gibidir, kapağı, gövdesi bir de alt bölümleriyle, tarihte aldığı göçlerle kendi içerisinde de farklı kültürlerin, ırkların ayrıştığı bir coğrafyadır aslında. Bölmek niyetiyle yola çıkılırsa eğer, herbir fark, ayrılık için bahane olarak kolayca kullanılabilir ama, çok genel olarak konuşmak gerekirse de, yarımadanın tarihin ilk çağlarından gelen otokton ahalisini bir kenara bırakırsak halkı kökleri itibarıyla üçe ayırmak mümkündür.

Maşrapanın tepesi, çöl bölgesi, Kıpçak ve Moğol soylulardan oluşur. Yalıboyu olarak adlandırılan, alt ve sahil kesimleri Oğuz Türklerinden, Orta yolak denilen yerler, özellikle de Bahçesaray, Akmescit ve Karasubazar yerleşim birimleri halkları ise,  kuzey ve güneylerinde yaşayan iki kültürün karışımından oluşur.

Ne yazık ki bu bölgenin halkı yüzlerce yıldır, iki büyük imparatorluğun arasında kalmanın, tepişen filler yüzünden ezilen çimler olmanın sıkıntılarını yaşamış ve hala da yaşamaktadır. Fatih'in zaferinin ardından, Kırım hep Osmanlı ile Rus İmparatorluğu arasında savaşlara sahne olmuştur. Elden ele geçmesi, yeni hakimin eski kültürün üzerine taş koymaktansa, yıkıp yeni baştan yapmayı tercih etmesi sebebiyle, halk hep sıkıntılar ve acılar yaşamıştır.

İsterseniz, ortaokul ve liselerdeki tarih dersleri tadında, kim kiminle, hangi tarihte savaşmış, savaşın sonunda hangi anlaşma yapılmış, nereler kimlere kalmış diye devam edelim.

Maalesef ki bize tarih işte böyle okutuldu. Neden sorusunu soramadık, sadece 'savaş, kazan ve iyi bir anlaşma yapıp masadan kalk' üzerine kurguladılar hayatlarımızı. Halk, savaş zamanlarında  hep, ''Yürüyün aslanlarım düşman üstüne, gövdeleri üstünde baş koymayın'' diyerek öne sürüldü, sonra da  ''Ölen öldü kalan sağlar bizimdir'' diyen padişahlar, şahlar, çarlar, krallar hep halk adına ama halka sormadan savaşlar açtıkları gibi, masalara oturup gene imzaları attılar kimseye hesap bile vermeden. Uçan, en fazla vezirlerin kelleri oldu, saltanatın keyfini sürenlerin, her zaman keyif için yeterli paraları vardı çünkü.

Çok eskilere hiç girmeden, 1769-1774 Osmanlı-Rus Savaşından başlayalım. Ruslar kazandı. Küçük Kaynarca Antlaşması yapıldı, Kırım Hanlığı üzerindeki Osmanlı himayesi kaldırıldı. Daha sonra 1783'te de Rusya, bu toprakları ilhak etti. İşte zaten bu tarihten itibaren de Kırım'dan Osmanlı topraklarına göçler başladı. Ruslar, Tatar köylülerinin topraklarını ellerinden alıp, Rus asilzadelerine ve memurlarına veriyor ardından da yerli halkı göçe zorluyorlardı. Daha sonra belirli periyotlarda devam eden bu zorlama, zorunlu göçlerin sonunda 1860 göçüyle de artık, Kırım'da Tatarların çoğunluklarını kaybetmeleriyle sonuçlanıyordu.

İsmail Gaspıralı(1851-1914) Rus İmparatorluğu'ndaki müslüman halkların birleştirilmesi gayesi içerisindeydi ve bunu da 'ortak dil Türkçe' ile becerebileceğini düşünüyordu. Bu sebeple Bahçesaray'da çıkarttığı Tercüman gazetesinin etki alanı gittikçe genişledi. 1905 yılında Rusya'da gerçekleşen devrimin getirdiği bir miktarda olsa serbesti ile, Rusya müslümanları kongrelerini topladı. 1908'de de Osmanlı, meşrutiyeti ilan edince, Kırım Tatarları ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiler de yeniden süratle ısınmaya başladı, Tatar gençleri İstanbul'a okumaya, muallimler de Kırım'a ders vermeye gidiyorlardı.

1917'de kadın, erkek birlikte oy kullanarak kurultay gerçekleştirildi ve 26 Aralık 1917'de de Kırım Demokratik Cumhuriyeti kuruldu. Ancak ne var ki, o tarihten sonra Rusya'da zaman, bu toprakların 'gerçek' sahiplerinin aleyhine işlemeye başladı. 1928'de Kırım Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Reisi Veli İbrahim idam edildi. Kulaklar (yani kısaca orta halliden iyice köylüler denebilir) tasfiye edilerek, Urallar'a, Sibirya'ya sürüldü. Köylüler sürülünce, topraklar sürülemedi ve açlık başladı. Halk 1931-1933 yılları arasında, ağaçları kemirdi, hayvanları yedi.

Tatarlar, Rusların kendilerini açlıkla eğitme inatlarıyla uğraşırlarken, 2. Dünya Savaşı'na girilmişti bile. ''Herhalde Almanlar, Ruslardan daha kötü olamaz'' diye düşünürlerken, 24 Ekim 1941'de düşman(!) Kırım'a girmeye başlamıştı bile. Sivastopol, 4 Temmuz 1942'de düşünce, halk ilk önce Stalin'den kurtulduğunu sandı ancak Almanlar da yerli halkı savaş sanayisinde işgücü olarak kullanmak üzere Almanya'ya zorla götürmeye başlayınca, işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anladılar.

Sonra savaşta güç dengesi tersine döndü ve savaşın sonunda da Kırım tamamen Ruslar'a geçti. Almanlar kaçarken Kırım'ı yakıyorlar, Ruslar'da Kırım'a girerken 'hain' olarak kabul ettikleri Tatarlara olmadık işkenceler ediyorlardı. 9 mayısta biten savaşın hemen ardından Stalin de, 11 Mayıs 1944'te Kırım'dan sürgün kararının altına imzasını atıyordu. NKVD (özel yetkili İçişleri Bakanlığı görevlileri) 17 mayıs gecesi halkı trenlere doldurup Özbekistan'a, Urallar'a, Sibirya'ya gönderiyorlar, sonunda topraklarda yaşayan halk kalmayınca, bu sefer Cumhuriyet'e de gerek yok denilerek, 1946 yılında Kırım Muhtar Cumhuriyeti de lağvediliyordu.1954 yılında da, o zamanlarda bugünkü ayrılıkları göremeyen, şimdi yaşasalardı kafalarını duvarlara vurmaları muhtemel Rus devlet adamlarının kararıyla da Kırım, bir oblast (bölge) olarak, Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanıyordu.

Tarih ile ilgili bir kaç son söz söylemek gerekirse, bir olay, beyazdan siyaha, her yönüyle farklı bir şekilde değerlendirilip tarihe geçebilir. Yazılanların doğruluğunu ise, genellikle zaman bile gösteremeyebilir.

Yazıya konu 'Kırım Kurbanları' kitabı, anlatmak istediğini, tamamen Sovyet karşıtı ve antikomünizm propagandası yaparak okura iletiyor. Kırım'da meydan gelen sürgünleri ve ölümleri Stalin'e ve komünizme  bağlıyor. Yetmiş küsur yıl, kapalı kapılar arkasında olan bir rejimin korkusu ile Avrupa devletlerinin, kendi emekçi halklarına sosyal devlet cenneti yaşatması ya da eğer Stalin'in başında olduğu SSCB, Almanya'yı durdurmasaydı dünya şimdi ne durumda olurdu sorusunu da komünize sıcak yaklaşan karşı gruplar argüman olarak kullanıyorlar. Yani herkes aynı tarihe farklı bakıp, kendilerini haklı çıkartmanın uğraşındalar ve bunu yaparken sadece olayları farklı yorumlayarak değil, kimi zaman da gerçekleri çarpıtıp, olmadık şeyleri olmuş gibi, ya da tam tersi, olanları görmezden gelerek yapmaya çalışıyorlar.

Benim yola çıkışım aslında biraz farklı, yine her zaman yaptığım gibi, internet üzerinde kitap satan sitelerin arama motorlarına Rusya yazdığımda karşıma çıkan bir eser, 'Kırım Kurbanları'. Mehmet Coşar ve Mehmet Pişkin imzasıyla,  Türkiye Malülleri Kalkındırma Derneği'nin 1 numaralı yayını olarak, 1968 yılında ilk defa okuruyla buluşan bir kitap. Aslında amacım, her zaman yapmayı hayal ettiğim gibi, kısa bir kitap tanıtım yazısı yazmak ama, herhalde bolca zamanım olduğundan olsa gerek yazı uzadıkça uzuyor...

Bir çok sahaf sitesinde, ikinci el olarak farklı ancak hesaplı fiyatlardan bulmanın mümkün olduğu kitapla ilgili, fiyatı ve yazarları dışında hiçbir yerde tek bir satır yazı yok. Ne hakkındadır, ne anlatır, dili nasıldır, okur kitabı bitirdiğinde nasıl bir izlenim oluşur...

Bunca internet sitesi olması ve bu işten ciddi de para kazanılmasına karşın, sadece gazetelerin ve bir kısım derginin kitap eklerinde, yarı reklam kokan profesyonel eleştirmenlerin, o da ancak yeni kitaplarla ilgili kritikleri dışında, eski kitaplara dair hiç bir bilgiye ulaşılamaması ciddi bir sorun ve ne yazık ki bu konu ülkemizin bir türlü giderilmek için adım bile atılmayan büyük bir eksiği.

Merak edilen kitabı, ancak arayıp bulup okuduktan sonra, hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün oluyor. Belki daha farklı bir kitap işinize yarayacak olsa bile, bunu ancak deneme yanılma (okuma öğrenme) sonucu görmek mümkün.

Neden hiçbir site, profesyonel olmayan ama güvenilebilecek, örneğin üniversite öğrencileri, ev kadınları vb. insanlarımıza belli bir ücret karşılığı ellerindeki kitapları okutup yorum yapmalarını istemez acaba? Ciddi bir rekabetin olduğunu düşündüğüm ikinci el piyasasında, bu konuya gereken dikkati gösterecek öncü bir site, bence ciddi anlamda parsayı toplayacak bir yeniliğe de imzasını kalıcı olarak atacaktır.

Bunca uzun bir girişten sonra, hala okuma isteği kalanlara da kitabı, bir parça da olsa anlatmak istiyorum.

Tüm kitapta anlatılacakları aslında giriş cümlesi gayet net bir şekilde özetliyor. Kiev doğumlu ve daha sonra göçmen olarak gittiği İsviçre'de 1983 yılında vefat eden Valeri Tarsis, 1962 yılında yazdığı   Mavi Kantaron kitabı dolayısıyla rejim tarafından, Moskova'daki Kaşçenko Kliniği'nde, akıl hastaları arasında geçecek bir 'sekiz ay istirahat' ile ödüllendirilir. 1965 yılında ''Yedinci Koğuş'' adlı, 'akıl hastanesi'nde geçen günlerini anlattığı otobiyografik eserinde,  ''Komünistler vatanımı... Vatanımın ruhunu çaldılar. Komünizm büyük bir felakettir. Yalnız Rus milleti için değil bütün dünya için. Biz komünizmi yokedemezsek, bu bütün insanlığın çöküşü olacaktır.'' diye yazar. Kırım Kurbanları da işte o anılan sistemin, Kırım'ın payına düşen kısmını anlatan bir roman.

Komünistler, işsizliği ortadan kaldırmak için iktidara gelirler ve hakikaten de kaldırırlar çünkü, köleliğin olduğu yerde artık gerçekten de işsizlik söz konusu olmaz, olamaz.

Kırım'da Veli İbrahim, Doktor Halil, Doktor Ahmet beylerin öncülüğünde bir grup Türk Milli Mukavemet Teşkilatı'nı kurarlar. Aynı zamanda dikkat çekmemek için hepsi de tek tek Komünist partisine üye olmuşlardır. Görüntüde komünist ama gerçekte birer milliyetçidirler. Amaçlarına ulaşabilmek uğruna, toplum içinde bol bol Sovyet sistemi lehinde nutuklar atıp, gizlenmeye çalışırlar. O kadar inandırıcıdırlar ki bazı Türk tanıdıkları bile bu duruma şaşırıp, hatta kızmakta ve kendileriyle konuşmamaktadırlar.

Roman kahramanımız, gençliğinde Kırım'daki Rus lisesini bitirmiş, aslında tam bir Rus kadar Rusça'ya hakim olan Ahmettir. O da artık kendi zamanının geldiğini düşünüp, Komünist partisine müracaat edip gizli polis teşkilatına girmeyi dener ve başarıp NKVD'ye dahil olur. Kısa bir süre Kırım'da çalıştıktan sonra da, görev icabı başka bir şehre tayin edilir. Orada yasal görevi, Komünizm karşıtlarını tespit etmek için bir bomba fabrikasına işçi olarak girmek ve rejim muhaliflerini yakalamaktır.

Görev yerinde, yine kendisi gibi gerçek kimliğini saklayan Türk arkadaşlarıyla çalıştıkları fabrikayı uçurmaya çalışırlar. Bu konuda kendilerine yardım edecek bir de Alman ajan vardır.

Romanın biraz daha tatlı olacağı düşünüldüğünden olsa gerek, öyküye bir de aşk katılmış. Sonradan Ahmet'in nişanlısı da olacak Marusya da, aslında tamamen Türk bir anne babanın kızlarıdır ancak, o da sevgilisi gibi kendi öz kimliğini gizleyerek, NKVD hesabına çalışıyor görünse bile, aslında farklı amaçların peşindedir.

Sanırım o yıllarda konusu Rusya'da  geçen romanlarda, kadın kahramanların Rus görüntüsü altında Türk olmaları sık rastlanılan bir durum olsa gerek çünkü, Oğuz Özdeş'in 1963 basımı Rusya'da bir Türk Subayı- Şafak Sökerken kitabında da aynı olaya rastlıyoruz.

Şefinin güvenini kazanan kahramanımız, özellikle arkadaşını da işe aldırdıktan sonra amaçlarını daha kolay gerçekleştirip, fabrikayı havaya uçurmayı becerirler ancak Topal Hasanof hainlik edince   maalesef Ahmet de yakalanmaktan kurtulamaz.  

Ahmet, tam da nişanlısı Marusya (Hüsna) ile Türkiye'ye kaçmayı planlarken yakalanmıştır ve ondan sonra da ölüm gibi bir sürgün hayatı başlar.

Uzun süren bir sürgün hayatından, ilk bulduğu fırsatta iyi kalpli ve sistem karşıtı Rusların da yardımıyla kaçarak Moskova'ya gelen Ahmet, orada sevgilisi ile buluşup, Almanların Moskova'ya saldıracakları anı beklemeye başlar. Amaçları o sırada çıkması muhtemel kargaşada, kaçıp karşı tarafa geçmektir ama...

Kitap, ne yazık ki propaganda dilini, roman dili haline getirmeyi beceren bir anlatıma bir türlü dönüşemiyor. Yer yer inandırıcılığın da kaybolduğu sahneler, döneme ait 'veriler' ile süslenemeyince, belki o günlerde tatmin edici olsa bile, bugünden geçmişi görmek isteyen okurları 'doyurmak' da maalesef mümkün olamıyor. Ancak yine de ne olursa olsun, hangi konuda, ne şekilde bir yazı dili tercih edilirse edilsin mutlaka her yazının, uzun insanlık tarihine öyle ya da böyle bir katkısı olacaktır. Bu sebeple yazılı hiç bir değeri yok saymamak, yazıya ve yazmaya mutlaka önem vermek gerektiğini düşünüyorum.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1032
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster