Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mart '13

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
957
 

Kısa kes Aydın abası olsun

Yazının başlığı okuyunca, “Yanlış bu!...Doğrusu  ‘kısa kes Aydın havası olsun’ olmalıydı” diyenlerden değilseniz çok iyi. Ki öyleyse, yanlış olduğundan ne kadar eminsiniz? Yanlış bildiğiniz doğrulardan olamaz mı?

Bu söylemin doğrusu  “Kısa kes Aydın havası olsun” değil,  “Kısa kes Aydın ABASI olsun” şeklindedir.

Dilimize yerleşmiş, günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız o denli yanlışlar var ki, say say bitecek gibi değil. Bilmem ki nereden başlamalı?

 Konumuzdan uzaklaşmadan bir ikisini yüzeysel olarak değinip geçeceğim: İlk aklıma geliveren “Pandora’nın kutusu” söylemi.  Pandora’nın mitolojide ilk kadın olduğunu biliyorsunuz, iyi de   ‘kutu’ mu, ‘testi’ mi? Ne dersiniz, sizce doğrusu  ‘testi’ olabilir mi? Doğrusu da budur desem, bu saatten sonra,bilmem ki bana kim inanır?

Dile yerleşen bir söylemi söküp atmak, asırlık bir ağacın kökünü topraktan söküp almak kadar zor olduğunun ayrımındayım,kaygım da bu zaten. Yine de şansımı denemeliyim.

Rönesans dönemi bilginlerinden  “Erasmus”, Yunanca  kökenli  olan iki sözcüğü (Pithos ve  Phxis)  karıştırmış, ya da işin kökenini Yunan kültürüne mal etmek için bilerek bir hata yapmış olmalı. Araştırılabilesiniz diye, bu iki sözcüğün anlamlarını doğrudan Türkçe,ya da Yunanca vermektense İngilizcesini sunmak istiyorum.

Pithos: ( çoğulu pithoi) “A  large storage container, used for shipping and bulk  strrage. “ Yani ‘testi’…  Pyxis:  “It is a shape vessel from the classical world, usually a round box”,yani ‘kutu.’..

Orijinal söylemde ‘pithos’ sabit olduğuna göre… Sonuç:  Pandora’nın kutusu değil, bal gibi  “Pandora’nın testisi” olmalıydı…Greklerin sıkça yaptığı numaralardandır bunlar, Anadolu’nun ilk kadın tanrıçasını kendilerine mal ederek karşımıza Zeus olarak sundukları gibi

Gelelim “Eti senin, kemiği benim” söylemine.

Benim çocuğumu al , kendi çocuğunmuş gibi sev, döv , eğit, ne yaparsan yap ama iyi insan olmasına sağla”  anlamında kullandığımızı bilirsiniz. Bu söylemdeki ‘kemik’ gerçekten nesnel olarak bildiğimiz ‘kemik’ yerine,  ‘nesil, soy, sop’ olabilir mi? Zor soru değil mi?

Özellikle Özbekistan ve Kıpçak Türklerinin ortak kültürü olan “Mavi İnek, Çoban Kızı”  masallarının yanında, “ Haldarhan ve Alpamış”  destanları üstünde birazcık kafa yorarsanız, gerçeği kolayca anlamış olursunuz. Bu masal ve destanlarda ‘kemik’ sözcüğünün  “KISIR ADAM = Kemiksiz adam”  şeklinde geçtiği kesin. “Kemiksiz, kısır adam” nesli körelteceğinden, uğursuzluğun bir sembolüdür. Bu nedenle kemiksiz adam, sünnet çocuğunun, ya da damadın öz be öz amcası olsa bile törenlere çağrılmaz. Ya davetsiz olarak gelirse?   

Meclisteki gençler tarafından  yere yatırılır, sofradan artan yağlı, en iri kemikler kısır adamın beline sokularak uğursuzluk getirmesin diye meclisten kovulur. Özcesi : ‘kemiği benim’ derken; bu damat, ya da sünnet çocuğu ‘soyumun devamını sağlayacak’ anlamında kullanılır, bizim dilimize yerleştiği gibi asla değil.

Gelelim konumuza: “Kısa kes, Aydın abası olsun”:

Basit bir soru atalım ortaya ve düşünelim: ‘hava’   bir kağıt parçası gibi bir şey midir ki keselim kısalsın? Ya da kumaş gibi eklenip uzayasın? Olmayacağına göre, bu işin içinde bir bit yeniği olduğu kesin.  “Lafı uzatma, özcesini söyle” demek istediğimizde, niye “Kısa kes Aydın havası olsun” deriz, diye kendimize bir soru sorma zamanı gelmiş olmalı, öyle değil mi?

Gerçeği yorumlamak için, kilit sözcük  durumundaki ‘aba’ üstünde biraz kafa yormak gerekiyor. Bu sözcüğün anlamını  bugünkü sözlüklerden araştırmaya kalkmak da bizi kurtarmayacaktır.Zira sözlüklerde “kalın, kaba, kışlık kumaş türü” gibi yanıtlar karşımıza çıkacaktır ki, bu tanım bizi işin kökenine götürmez. ‘Aba’ sözcüğünün nesnel karşılığı  tarih süzgecinde aranmalıdır. Olaya bu pencereden bakarsak : “genellikle deve tüyünün dövülerek elde edilen,dikişsiz,yakasız kalın kumaş” olduğu  anlaşılacaktır.

Dikiş makinesi ve iplik kullanımı günlük yaşamımıza girene kadar ‘aba’ denilen giysilerin saltanatını sürdürdüğü kesin. Yani ‘aba’: giysi türlerinin geneline verilen  bir ad olarak yorumlanmalıdır. Yani, ceket, palto, pantolon, gömlek…gibi sınıflandırdığımız giysilerin hepsi ‘aba’ idi.“Giysi = aba”  denklemiyle yüz yüze kaldığımızda, ‘aba’ sözcüğünün  gerçek anlamıyla  yüz yüzeyiz demektir.

Dilimize yerleşen, hala kullandığımız “Abayı yakmak” deyimimizin nereden geldiğini sanıyorsunuz?

(Mini bir anı paylaşımı: 6-7 yaşlarındayım, bahçemizdeki bir ağaca bağladığım eşek nasılsa ipinden kurtulmuş. Kapıyı da iyi kapatmadığımdan, bizim eşek kayıp. Suçluyum, ailenin büyük bir demirbaşını kaybetmiştim. Dağ bayır aradımsa da bulamadım. Büyük bir suçluluk duygusu içinde eve geldiğimde şok oldum... Eşeğin semeri benden ve eşekten önce gelmiş, ama eşek ortalıkta yok. Semerin arkasındaki çift sıra mavi boncuk arasına yerleştirilmiş küçük aynaya bakarak, köylünün biri, yol kenarında gördüğü semerin bizim eşeğe ait olduğunu anlayıp getirip eve teslim etmiş. Anlaşılıyor ki özgünlüğün dozunu kaçıran  bizim huysuz, azat edilen dişi eşeklerle yarenlik ederken semerini sırtından düşürmüş.)

Biraz daha derin düşünelim ve kendimize şu soruyu soralım: “Eşeğin semerindeki boncuklardan, kayıp semerin kimin eşeğine ait olduğunu tahmin edebilen bir kişi, yarı yanık bir abanın (paltonun) hangi delikanlıya ait olduğunu bilmez mi?”

Bir delikanlının,abasının (paltosunun)  bir yanını yakarak bir evin dış kapısı önüne atmanın iletisi açıktır: “Bu evin kızı yengeniz olacak,yan bakanın….”

“Aba” sözcüğüne yaslanmışken,”Aba altından sopa göstermek” söylemi üstünde durmazsak olmaz. Artık bu sözcüğün tüm giysi türlerine verilen genel bir ad olduğunu biliyoruz. Çobanların vazgeçilmez giysisi olan ‘kepenek’ de bir ‘aba’dır. Bir çoban düşünün, en az iki iri köpeğinin yanında, yetiştirilmek üzere küçük (enik) köpeği de olmalıdır. Çoban, çıkınının açıp yemeğe başladığında, eğitimli köpekler bilirler ki, çoban karnını doyurmadan sıra kendilerine gelmeyecektir. Sabırla beklerler. Ama enik, çobanla birlikte sofraya yanaşmaya kalkar. Bu durumda, çobanın göstereceği tepki bellidir; öncelikle abası (kepeneği) altındaki sopayı bir iki kez gösterir. Enik, kendisine gösterilen sopanın ne demek olduğunu anlamazsa başına ne geleceği bellidir, sopayı yiyecektir.

Laf buraya gelip dayanmışken “Vurun abalıya” söylemini görmezlikten gelmek olmaz. Deyimin çıkış noktası şöyle yorumlanmalı: İplik ve dikiş makineleri günlük yaşamımızda yavaş yavaş yerini almaktadır. Bu keşif, yeni kumaş türlerinin üretilmesine neden olacaktır. Zaman, ’aba’dan, ‘kaşe’ kumaşlara doğru akmaktadır. Üretim arttıkça, uzun süre saltanatını sürdüren ‘aba’ fakir fukara giysisi olup çıkmıştır. Köyde aba giyen kişi belli ki yoksuldur. Zengin suç işleyecek değil ya, suç yıkılır abalının, fukaranın  üstüne…Bu söylemin altında yatan ileti de budur.

Bir yakınımızın ölümünde rahmetli ninemin, “Abayı büründü de gitti” şeklinde ağıt yaktığını anımsarım. Demek ki ‘aba’ aynı zamanda ‘kefen’ anlamında kullanılmaktaymış.

Fes” olarak bildiğimiz şapka türünün keşfi de ‘aba’ sözcüğüne varıp dayanır. İlk imalatının deve tüyünden yapıldığı kesin. Nerede?  ‘Fez’ şehrinde.  Nerede bu şehir,  Fas’ta…

O yıllarda, bu ülkenin bizim bir ilimiz olduğunu ve develerinin çokluğu ile ünlü olduğunu anımsayın. Bu arada ’fes’ sözcüğünün ‘Fez’ şehrinden  geldiğini anlıyor olmalısınız. Bu şehir,bizim ‘fes’ dediğimiz şapka türüne ad ebeliği yapmış,  ama sanmayın ki bütün fesler bu şehirden başlamak üzere yaygınlaşmış.Fesin yaygın şekilde giyilmesi 2. Mahmut döneminde gerçekleşmiştir. Yeniçeri askeri sisteminin yok edilip, yeni ordu kurulunca, o günün padişahı  oluşturduğu  ordunun erlerine fes giydirmiş. Daha sonra devlet memurlarına fes giyme emri gelecektir. Peki nereden gelmiş onca fes? Fas’tan değil, taa İngiltere’den…

Osmanlının ‘fes’i hiç tanımadığı dönemlerde, fese benzer giysi İskoçya’da kullanıldığını biliyoruz. Bu şapka türü  İngiltere’den önce Bizanslılarda vardı. Günümüzde bile nöbet tutan Yunan ve İngiliz, hatta İsraillilerin, ya da Ortodoks ayinlerinde papazların giydiği şapka türü ve rengine bakıldığında ,durumun böyle olduğu görülecektir.

Sonuç: Bizim imamların din adına başlarından eksik etmedikleri yeşil fesin dinle, Müslümanlıkla en küçük bir bağlantısı yoktur!.. Din adına fes giyenler,  Ortodoks, ya da eski Yunan modasını devam ettiren kişilerdir.

Potur” sözcüğünü gençlerin çoğunun hiç duymadıklarından eminim. Potur giyen bir ailenin çocuğu olarak bu sözcüğü şöyle tanımlayabilirim: “Ayakkabının hemen üstünden başlayıp, bacakları dize kadar sıkıca kavrayan, düğmeli, diz üstünden artan oranda genişleyen bir pantolon türü “

Daha eski dönemde, bu  pantolonun adı da ‘aba’ idi dememize gerek var mı? Başta Aydın civarında olmak üzere, potur giyen efe ve zeybekler , bu pantolonun hareket yeteneklerini kısıtladığı anladıklarından, dizden aşağısını keserek yeni bir pantolon türü keşfettiler. Efe ve zeybeklerin kısa pantolon giyişlerinin tarihi de böylece başlamış olacaktı.

Giysi konusunda sert kararlar alan 2.Mahmut’un yasakları içinde bu giysi de vardı. Potur giyen delikanlının vay haline!.. “Ferman padişah, dağlar bizimdir” deyip, potur giymeye devam eden, ya da fermandan habersiz   potur giyen  kaç delikanlının boynu pırasa gibi doğrandığını bilen yok.

Kısa kes Aydın abası olsun”  söyleminin kilit noktası ‘kebe’ kökenli,  ‘kepenek’ sözcüğüdür. Bu çoban giysisinin adı da ‘aba’ olduğunu artık biliyorsunuz. Bacakları sıkan poturu bile tahammül edemeyen  ege insanının, özellikle çobanların uzun kepenek (aba) giymesini düşünmek mümkün değil. O  yıllarda aba üretim merkezi Fas’ın ‘Fez’ şehri olduğunu anımsayın. Uzun abaları düzgün şekilde kesmek için özel makaslar olmadığına göre çare aranacaktır. Tek çare, kepeneklerin (abaların) kısaltılması.  Tüccarlar, Fas’a şöyle, ya da benzeri  haber yollayacaklardır: “Yahu bunlar Ege insanı, bu adamlar uzun aba giymez. Gözünüzü seveyim şu abaları kısa kesin,kısa…”

Zaman neyi, kimleri  unutturmuyor ki?  Gün oldu ‘aba’ sözcüğü  kullanmadığı için unutulup gitti.

İş yoruma kaldı. Yorum denilince ‘eyvah!’ demek geliyor içimden. Bu toplumun her biri bu konuda uzmandır. Yanılıyor muyum?

Vapurun arka tarafında seyahat etmekte olan küçük  kız, annesine sorar: “Anne bu köpükler ne?” Köpüğün nasıl oluştuğunu anne biliyor mu ki , gerçeği söylesin. “Bilmiyorum” demek de olmaz. Çare? Uydur gitsin... Ama uydurmanın da bir mantığı olmalı, değil mi? Annenin yanıtı şöyle olur:  “Balıklar çamaşır yıkıyor kızım

Bizim ‘aba’ neler olmadı ki?

Kısa kes Aydın abası olsun”  söylemindeki ‘aba’ sözcüğünü, bir Aydınlının bile; “halva, helva,havva,hava”  şeklinde söylerse hiç ,ama hiç şaşmayın.Bir Aydınlı olarak  çok duymuşumdur.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 410
Kayıt tarihi
: 16.12.12
 
 

Emekli İngilizce öğretmeni,şiir ve araştırma yazıları öğrencisi... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster