Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Eylül '07

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
469
 

Kule günlüğü / Otoritenin karakteri

Kule günlüğü / Otoritenin karakteri
 

Geleceğe bakarken tarihi de bilmek zorundayız. Tarihte yaşananları doğru kaynaklardan öğrenmemiz ve dikkatlice yorumlamamız gerekiyor. Kendi tarihinin ve dünya tarihinin bütün yaşanmış olayları, detayları uygar insanın dağarcığında bir zenginliktir.

Geçmişte halka dost görünen yöneticilerin, özellikle diktatörlerin; ateşli konuşmaları, dinleyenler üzerinde şok, sarsıcı etki, yanıltma, kışkırtma, sindirme, korku ve tedirginlik oluşturmuştur. Bilinçli yapılan ve halkın duygularına çengeller saplayan bazı tehlikeli propagandalar ağır sonuçlar doğurmuştur.

Psikolojik mücadele aracı olarak, 1917 yılından itibaren Sovyet Rusya, 1933 yılından itibaren Nazi Almanyası gibi tek parti devletlerinin resmi terminolojilerinde, çekinilmeden sert, keskin propagandalar yapıldığını görüyoruz.

Dünyadaki bütün devletlerin az ya da çok uyguladığı gibi, ikinci dünya savaşı öncesi, yönetimlerde bulunan diktatörler, kitlelere yalnızca sıradan mesajlar yöneltmemişlerdir. Mesajlardaki içerik, toplumun değişik gruplarının beklentilerini, çıkarlarını kucaklayacak biçimde farklı yani güçlüdür. Örneğin: Almanya’da orta sınıfa Bolşevizmin yok edileceği sözü, işçi sınıfına el emeğinin yüceltileceği sözü, işsizliğin sona erdirileceği sözü, kadınlara mistik bir saygınlık kazandırılacağı sözü ( oysa uygulamada kadın, evlilik ve annelik alanlarıyla sınırlandırılmıştır ). Yöneticilerin verdikleri bu sözleri, hem ideolojik tutarlılığın hem de ulusal birliğin korunmasına yardımcı oldukları için uyarıcı ilaçlara benzetebiliriz.

Adolf Hitler, toplumun karşısında sergilediği görüntüler konusunda oldukça titiz davranmıştır. Almanya’daki büyük mitingler, onun kutsal mesajlarını iletmek üzere yükselen, halkın iradesini haykıran, tanrısal bir imajla yeryüzünü düzene sokacak gerçek ve en güçlü lider olduğu gibi bir inancı yıldırım hızıyla geliştirmiştir.

Hitler ünlü konuşmalarının birinde şöyle diyor: "İnsanlık her şeyini savaşa borçludur. Yirmi beş yıldan uzun süren bir barış ulus üzerinde büyük yıkım yaratır."

Bunu rahatlıkla söyleyebilen bir insanın hangi pencereden baktığı, nasıl bir mantık taşıdığı ortada.

Hitler 9 Kasım 1923’te gerçekleştirdiği başarısız darbe girişiminden sonra Landsberg Kalesi’ne hapsediliyor. Burada yazdığı Mein Kampf ( Kavgam ) isimli kitabında, bir liderin, sadece açıklamalar ve direktiflerle yandaş kazanamayacağını, bunların kitleleri hiç bir zaman harekete geçirmediğini belirterek şöyle diyor: "Kitlelere ilham veren her zaman bir tür kendini adayıştır ve harekete geçiren de genellikle bir tür histeridir."

Bilindiği gibi Almanya, harekete geçen bir yanardağ gibi hızla ve kararlılıkla, (1939 - 1940 yılı) Çekoslovakya’yı ilhak etmiş, ardından Polonya, Danimarka, Norveç, Hollanda ve Fransa’yı işgal etmiştir.

1933 yılbaşında İsa’nın doğumunu canlandıran bir tiyatro oyununda Nazi Partisi militanları: Tanrı en kötü zamanımızda bize bir kurtarıcı yolladı. Führerimiz ve Partimiz kusursuzdur demişlerdir.

1934 Nasyonal Sosyalist Parti Kongresinin filme alınması propaganda amaçlıydı. Filme, İradenin Zaferi ismi verilmişti. Çekim ekibi, teknik detaylarda ve askeri tasarımlarda yardım eden 37 SS subayı ile birlikte 135 kişiden oluşuyordu.

Naziler, modern varoluşun neden olduğu karmaşaların ve yabancılaşmanın yerine, ırkçılığa dayanan kültürün değişmez değerlerini koyacaklarını belirtmişler, tarihçilerin palingenetic olarak adlandırdıkları yeniden doğuş ya da ruhsal yenilenme fikirlerini harekete geçiren ütopik bir atmosfer yaratmışlardır. Fakat yürütülen propagandalar, gelecekle yeni bir bağlantı kurma ve yeniden doğma planlarının ancak bir yok etme sürecindeki acımasız eylemlerle gerçekleşebileceği fikrini dayatmıştır.

Naziler, zor kullanarak politik kurallara uyulmasını sağlamaya çalışmışlardır. Basın - yayın alanında, eğitim ve sanat kurumlarında politik açıdan kuşkulu görülen ya da saf ırktan olmayan kişiler dışlanmış, hakarete uğramış, işten atılmıştır.

Almanya Propaganda Bakanı Josef Goebbels başkanlığında Ulusal Kültür Senatosu ( Reichskulturkammer ) kurulmuştur. Bu kurum, müzik, görsel sanatlar, edebiyat, tiyatro, basın, radyo ve sinema olmak üzere yedi ayrı bölümde çalışmalar yürütmüştür. Kuruma alınan sanatçılarda, ırksal ve ideolojik uygunluk aranmıştır. Bu dönemde çok sayıda sanatçının Almanya’yı terk etmesine ve ülke içinde sürgünde olmasına rağmen, 1935 yılında Ulusal Kültür Senatosuna: 15.000 mimar, 14.300 ressam, 2.900 heykeltraş, 6.000 tasarımcı kabul edilmiştir. Yaklaşık 100.000 sanatçının katılımı olmuştur. Bu sanatçıların tümü muhafazakar, iktidarın suyunda giden, demokrat olmayan insanlardır. Yaşam tarzları Nazizmin eylem anlayışıyla ortaktır.

1934 yılında bir parti sözcüsünün ifadesiyle Nazizmin amacı: Her şeyden önce tek bir ruhtan doğan, her yerde aynı olan ve tek bir merkezden sosyal yaşamın tüm alanlarına yayılan Alman ırkının yeniden düzenlenmesidir.

Ütopik bir dünya yaratıp, o dünyaya uygun seçkin, daha doğrusu robot insanlar üretmek … Oysa her zaman tek bir dünya var insanoğlu için ve ırkların birbirlerine karşı üstünlüğü düşünülemez. Yaşayan her insan eşit haklara ve özgürlüklere sahiptir.

1940 yılında Nazi yönetiminden kaçmaya çalışırken intihar eden yazar Walter Benjamin’e göre: Nasyonal Sosyalizm işçi sınıfına haklarını değil, sadece kendisini ifade etme şansını veriyor. Benjamin, değer, şiddet ve ölüm saplantılarından oluşan iç dinamikleriyle bu rejimin ancak savaş alanlarında sonlanabileceğini söylüyor.

Örgütlü direniş olanaklarının çok kısıtlı olmasına rağmen, elbette ki Nazi inançlarına, uygulamalarına katılmayan milyonlarca aydın insan vardı. Nazi Partisinin gerçek, dürüst bir seçim çoğunluğunu elde etmediği bilinmektedir.

Bu arada kendilerine Avrupa’nın yeni imparatorları görünümü veren Hitler ve Mussolini, Roma İmparatorluğu’na ait mimari çizgilerden de yararlanmışlardır.

Bir konuşmasında İtalyan lider Mussolini: Ben bir devlet adamı değil, çılgın bir şairim diyor. Ne anlamlı bir itiraf … Ne büyük bir çelişki …

1930 yılında sanatın Stalin tarafından resmi Sovyet düşüncesi boyunduruğuna sokulmaya çalışılması gibi aynı sıralarda Hitler rejimi de özgür sanat topluluklarını dağıtmış ve bunların yerine devletle bütünleşen organizasyonlar kurmuştur. Sovyetler Birliğinde 1932 yılından itibaren özgün üretimleriyle bilinen bağımsız sanat topluluklarının çalışmaları yasaklanmıştır.

Dayatmacı Stalinist kültürün en güçlü simgesi ve en büyük kahramanı elbette Stalin’in kendisidir. Marksist düşüncede bir liderlik tutkusu ya da bir liderlik hastalığı bulunmasa da Stalin’in başarılarına ve özelliklerine saygı duyulmasını sağlamak üzere, ölçüleri ve aşırılığı Hitler ve Mussolini’ninkine benzeyen kurtarıcı bir lider imajı yaratılmıştır. Oysa Lenin sağlığında kendisinin bir kahramana dönüştürülmesine hep karşı çıkmış, kahramanlığın getireceği elitizm ve bireycilikten nefret etmiştir. Devrimci Ahlakın ilkelerinden ayrılmamıştır. Lenin’in bir aziz ya da ilahi güç seviyesine yükseltilmesi 1924 yılında ölümünün ardından gerçekleştirilmiştir. Bu çabalar daha çok Lenin’in gölgesinde kendi baskıcı konumunu haklı göstermeye çalışan Stalin tarafından teşvik edilmiştir.

O dönemin eserlerini inceleyelim: Birçok resimde Stalin, işçiler, köylüler, askerler ve politikacılarla toplanıp onlara ilgisini, sıcaklığını sunan paylaşımcı, yardımsever bir patrik gibi betimlenmiştir. Örneğin: Aleksandr Gerasimov’a ait bir tabloda yaratılan bu havayı kolayca hissedebiliriz.

Devlet ressamları topluluğunda Stalin’i resmetmek tehlikeli bir işti. Çünkü o dönemde Stalin’in politik yoldaşları, sekreterleri ve korumaları gibi ona yakın çalışan insanlar sık sık kayboluyorlar, bazıları tutuklanıp idam ediliyorlardı. Stalin’in paranoyak kaprisleri nedeniyle gizlice öldürttüğü insanlar çoktu.

Stalin abartılı ve kurgusal biyografilerle gençliğinde yaşadığı maceraları anlatan yazılar yazılmasından hoşlanıyordu. Bazı yazılarda Lenin’le yakın arkadaş olduğu belirtiliyordu. Bugün, değişik kanıtlardan, Lenin’in Stalin’e hiç güvenmediğini ve kişi olarak da sevmediğini anlıyoruz. Stalin tüm Eski Bolşeviklerden ve devrime katılanlardan korkmuş, inançlı ve onurlu devrimciler üzerinde sürekli - sıkı bir denetim kurmuştur.

1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra kültürel denetim biraz hafifletilmiştir. 1956 yılında Nikita Kruşçev, Parti kongresinin kapalı oturumunda Stalin’i resmen kınamış ve geçmişte yapılan özellikle Stalin’i tasvir eden binlerce sanat eseri imha edilmiş, depolara kaldırılmış, sanat tarihi kitaplarından çıkarılmıştır. Stalin’in aşırı derecede kendini yüceltme özellikleri mirasçılarında görülmese de Sovyet işçilerinin kahramanlaştırılması Toplumcu Gerçekçiliğin temel ilkesi olmaya devam etmiştir. Sanatçılar çalışmalarını resmi çerçevenin dışında sergilemeye çalıştığında genellikle polis baskısıyla karşılaşmıştır. Bu gerçeklerden varılan sonuç: Militarist karakterin sanata müdahalesidir.

Çok daha acı, çok daha önemli başka bir olay şudur ( bana göre ): Stalin, gerçekten erdemli, insan sevgisi taşıyan ve kafasında halkı adına kaygıları olan bir lider olsaydı, kendisine üç kez getirilen, güvenlikle ilgili istihbarat raporlarını bir parça olsun ciddiye alırdı. Belgelerden anlaşılıyor ki, Almanya’nın yakın bir tarihte, büyük güçle Rusya’ya saldıracağına dair yazılı uyarıları hiç önemsememiş, yırtıp atmıştır. 1941 yılında Alman ordusu Sovyetler Birliğini işgale başlayıp Moskova önlerine ulaştığında, Stalin durduramadığı düşmanın gücünün zayıflatılması için İngiltere’den: Derhal Batı Avrupa’da ikinci bir cephenin açılmasını sağlamalarını istemiştir. Çünkü bunalmış, sıkışmıştır. Winston Churchill ile Sovyetlerin kritik durumunu görüşmüştür ki İngiltere dostu değildir, olamaz. Durum çok kötüdür. Çünkü Hitler, Sovyetler Birliğinin tamamını almak, dolayısıyla dünya haritasından silmek, doğudaki tahıl stoklarını ve petrol kaynaklarını ele geçirmek üzere geliyordu.

Sonuçta müttefik güçlerinin 1944’te Normandiya çıkarmasıyla büyük Alman çemberi kırılmıştır ve 1945’te Almanya teslim olmuştur. Bu arada Stalin 1953 yılında her insan gibi dünyaya veda etmiştir ama milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olarak … Diğer ülkelerdeki sadist meslektaşlarının, yani aynı yolun yolcularının sonları da, o sevdikleri ve haz aldıkları şiddet rüzgarlarının içinde gerçekleşmiştir.

Onlar ( Hitler - Mussolini - Stalin ) iktidarlarında, yaşamı değil, ölümü savundular, ölümü yaşattılar. Komplekslerini, hayallerini tatmin ettiler. Zavallılıklarını, duygusuzluklarını örtmek için güç gösterilerine gereksinimleri vardı. Belki onları anlamamız gerekiyor ama hasta ruhlarının bedelini masum insanlara ödettikleri için ve bilinçli tercihleriyle yeryüzündeki doğayı kirlettikleri için asla bağışlanamazlar … Liderlik özellikleri taşımadıkları ve liderliğe yakışmadıkları halde zirvelere tırmanabilmişler, otorite kurabilmişler, kendi halklarını ezmişlerdir. Şimdi dünyada yoklar. Aynı işleri farklı yöntemlerle yürüten başkaları var …

Yazan ve paylaşan - Claudius

İzinsiz kopyalanamaz - çoğaltılamaz

Copyright

TYRANNOS Edebi Ürünler

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 56
Toplam yorum
: 29
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 307
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

İzninizle hayatıma dair satır başlarını aşağıda sunuyorum. Yolunuz düşerse günün birinde beklerim. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster