Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 
 

Aysegül Akbay Yarpuzlu

http://blog.milliyet.com.tr/yarpuzlu

05 Ağustos '14

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1055
 

Liberalizmden sonra - Uluslararası ilişkilerde liberalizmin geleceği - Giriş

Liberalizmden sonra - Uluslararası ilişkilerde liberalizmin geleceği - Giriş
 

ULUSLARARASI LİBERALİZM ve SONRASI


Uluslararası İlişkiler alanındaki Doktora derecemi geçen ay Belford Üniversitesi’nden aldım. Ne yazık ki YÖK sistemi tarafından denkliği tanınmıyor. Yine de edindiğim deneyim ve vizyonla, özellikle ‘Liberalizm’ kavramından hareket etmiş olduğum noktadan, Liberalizm Sonrasında küresel perspektifteki gelişme ve değişimleri konu edinen araştırmalarımı kağıda döküp, en özgür yayın ortamı olan internette paylaşmak ihtiyacını hissettim, konuyla ilgili kaynakların yetersizliğini fark ettiğim günden beri. Bu yazı dizisi 14 bölümden oluşuyor. Bu ilk bölüm ya da önsözle siz okuyucularıma, genel perspektif ve içerik hakkında biraz ön bilgi vermekle başlayacağım. Umarım yazı dizisini sever ve ilgiyle okursunuz. Ve kimilerinize ilham kaynağı olur.  

En geniş manasıyla, bireyi siyasal ve ekonomik etkinliğin örnek standardı varsayan düşüncenin Batı paradigması olarak tanımlanan Liberalizmin; uzun zamandır Uluslararası İlişkiler (Uİ) bilim dalı ile tuhaf bir ilişkisi var. Doğrusunu söylemek gerekirse, liberalizmin dünyadaki olaylara büyük ölçüde bir yanıt olarak düşünsel öncü haline geldiği ve öncü olmaktan çıktığı tartışılabilir. İki dünya savaşı ve Büyük Bunalım’dan sonra Uluslararası İlişkiler bilim dalının kurucu babaları; güç siyasetine sert ve “bilimsel” bakarak Wilson liberalizminin yerine getirilmemiş sözlerinden kendilerini uzak tutmaya çalıştılar. Birkaç on yıl sonra, onun 1989’da “komünizme karşı zafer” olarak algılanması, liberalizme siyasal düşünce tarihinde alışılmamış bir ideolojik haklılık derecesi sağlamış gibi göründü: Ona meydan okuyan her iki totaliter ideoloji de mağlup olarak onun ayaklarının altında kaldı. Liberal demokrasi ve neoliberal ekonominin bugün artık sorgulanmayan ilkelerine dayalı “Yeni Dünya Düzeni” dünyayı, Marks’ın tarihsel diyalektiğinin vaktinden evvel son noktaya ulaşacağı yer olan barış ve refah dolu bir döneme doğru götürürdü. Aksine bu cesur yeni dünya; arz-talep birleşimi ve Amerikan güdümlü uluslararası toplum aracılığıyla “yola getirilen” teknokratik hükümetler ile ideolojik çatışma ve tartışmadan yoksun, sıkıcı bir yer olurdu.

Yirmi yıl sonra, eleştirmenin daimi yoldaşı olan sonradan kavrama, anın yoğunluğunda sergilenen aşırı gurura hayran kalmamıza imkan veriyor.  Liberalizmi eleştirenler; aydınlanmanın kurucu ideolojisinin, devlete ve onun cisimleşmiş haline güvenmesiyle bireysel özgürlük ve bilgiye verdiği sözü yerine getirmekte başarısız olduğunu; çevrenin bozulması pahasına azınlığa refah, çoğunluğa ise yoksulluk getirdiğini; dünyayı sonsuza dek eşikte sallanan bir ekonomik sistem ile bıraktığını; geriye kültürel ve ideolojik olarak hala farklı olan bir dünyaya temelde Avrupa merkezli bir dayatma kaldığını, ve savaş halinin liberal biçimlerinin kurbanı olmuş çoğunluğun –genellikle de Küresel Güney’de olmak üzere- temel yaşam hakkını tehdit ettiğini söyleyerek suçluyorlar.

Teori ve uygulama arasındaki boşluklar ulusal olarak genişledi, yurtiçi standartlar ve kurumlar Terörle Mücadele ile karşı karşıya. Uluslararası Ekonomik Düzeni küresel refah olarak sunanlar, hatırlanan en kötü ekonomik iflaslardan biriyle yüz yüze. Kozmopolit ilhama sahip müdahalecilik, insanlık krizlerini engellemek ve onlara tepki vermek başarısızlığı ile yan yana. Dünyanın dört bir yanındaki tepeden inme demokratikleşme projeleri ya hiç ilerleme göstermedi ya da geriye götürdü. Uzmanlar; Soğuk Savaş sonrası dünyasında otokrasiler ve liberal demokrasiler arasında yeni bölünmeleri işaret eden ve belirgin şekilde liberalizm karşıtı büyük güçlerin (yeniden) ortaya çıkışıyla beraber, daha öncesine göre üzerinde daha az hemfikir olunan uygulamalar ile birlikte, dünyanın daha değişken olduğunu düşünüyorlar. Liberalizmi eleştirenlere göre; liberalizm evrensel iddiaları olan fakat evrensel yanıtları olmayan bir ideoloji gibi görünüyor ve onun totaliter öncülerinin talihsiz akıbetlerinin gösterdiği gibi, liberalizm uzun vadede hiç de arzulanan bir pozisyon değil.

Bu çalışma; iki dünya savaşı arasındaki dönemden itibaren Liberalizmin en büyük krizinin başında ortaya çıktı. Berlin Duvarı’nın yıkılışının yirminci yıldönümünü işaret eden, “Liberalizmden Sonra” adlı Ekim 2009 Milenyum Konferansı; Uluslararası İlişkilerdeki son gelişmeleri teorik perspektife çevirmek için eşsiz bir fırsat sundu. Başta G. John Ikenberry’nin “Zaferden Sonra: Kurumlar, Stratejik Kısıtlama ve Büyük Savaşlardan Sonra Kuralları Yeniden İnşa Etme” (2001) adlı kitabı ve Robert Koehane’in “Egemenlikten Sonra: Dünya Siyasal İktisadında İşbirliği ve Anlaşmazlık” (1984) adlı çalışması olmak üzere, tarihsel değişim üzerine alanın önceki yansıtıcı çalışmalarından esinlenerek; Uluslararası İlişkilerdeki dönüm noktaları, egemen söylem ve düşüncenin durumunu değerlendirmek amacıyla yeni olanaklar sunduğu için; 2009 Milenyum Konferansı ve Özel Mesele’nin amacı, belirsizliklerin bu yeni yüzyılında liberalizmin istikameti hakkında sorular ortaya atmaktı. Uluslararası İlişkilerin bugünkü liberal düzeni anlamlandırma becerisi kadar, özellikle finansal kriz, bölgesel güçlerin doğuşu, insani sonuçları ve buna verilen uluslararası cevap gibi son yaşananların anlamını değerlendirdi.

2009 Milenyum Konferansı ve Özel Mesele, hazırlanan bu yazı dizisi için esin kaynağı oldu. Konferansın başlattığı tartışmaları ve Özel Mesele’de sunulan bölümleri yansıttıktan sonra, gelecek değerlendirmesi için önemli alt konuları ve sonuçları tanımladım. Bunlar arasında öne çıkan liberalizmin dikkat çeken dayanıklılığıydı: farklı biçimlerde de olsa, mevcut düzene uymak amacıyla kendini yeniden inşa etme becerisi. G. John Ikenberry’nin ileri sürdüğü gibi, ister Amerikan otoritesi azalırken bile liberal yapılar yumuşak bir hali muhafaza edecek olsun, isterse bu kitaba ilham kaynağı olan diğer kişiler tarafından belirtildiği gibi, liberalizm daha geniş hegemonyacı yönetim ile sistemsel değişime tepki verecek olsun; liberal ideoloji hem teoriye hem de pratiğe uyum sağlamak için bir yol buldu. Liberalizmin bu sağlamlığı tamamen onun yumuşaklığında, onun daimi olarak değişken bir dünyada sürekli dönüşüm geçirme becerisinde yatıyor; bu da bizi gelecek düşüncesi için önemli bir sonuca götürüyor.

Hazırlanan bu çalışma tam olarak bu konuyu irdeleyecek. Liberalizmin gücü, onun kendini yeniden inşa etme becerisinde yatıyorsa, bu Uluslararası İlişkiler okurları için önemli kuramsal, deneysel ve normatif soruları ortaya çıkarır. Birinci Kısım, liberalizmi teori açısından ele alıyor. Uluslararası İlişkilerin açıklayıcı bir teorisi olarak liberalizmin sürekli uygunluğu nedir? Liberalizm eleştirileri, var olan biçiminde yeterince etkili mi? İkinci Kısım, liberalizm ve Amerikan egemenliğini gözden geçiriyor. Amerikan egemenliği ne ölçüde liberal uluslararası düzen şeklinde ifade edilebilir? İç kutuplaşma bu düzene verilen desteğin sonu anlamına gelir mi? Amerikan egemenliği, bu yeni yüzyılda ne dereceye kadar hayatta kalabilecek? Üçüncü kısım, liberalizmin yayılmasını inceliyor. Uluslararası siyasal ekonomide liberalizmin rolü nedir? Ortadoğu’daki son siyasi karışıklıkların yanı sıra; köklü ve yükselen büyük güçlerin - Çin, Rusya ve Avrupa Birliği – politikalarını ve dünya görüşlerini nasıl etkiliyor? Sonsöz ise değerlendirme yapıyor ve kitabın daha geniş konuları üzerine derinlemesine düşünüyor.

Birinci Bölümde; Uluslararası İlişkiler teorisinde liberalizmin “yükseliş ve düşüş” hikâyesini sorgulanıyor. Liberalizmin yükselişi ve düşüşü Uluslararası İlişkiler teorisinde liberalizmin geçirdiği süreci ifade ediyor, onun siyasi bir proje olarak kaderini değil. Liberal teorinin iç işleri ve uluslararası ilişkiler, teori ve uygulama, liberalizmin siyasi, ekonomik ve normatif boyutları arasındaki ikilem ve karşıtlıklara eğilimi; liberalizmin çekirdek maddelerini kavramakta başarısız kalıyor. Bölüm, Soğuk Savaş döneminden bugüne liberal siyasi projenin devamlılıklarının altını çizen, Locke’cu mantıkta bir liberal anlayış geliştiriyor. Liberalizm dinamik ve değişkendir. Demokrasi bugün geniş ölçüde liberalizmin ana karakteristiği olarak görünürken, liberaller demokrasi teşviki konusunda tarih boyunca temkinliydi. Sonra,  liberalizm ve sömürgecilik arasındaki yakın bağlantıyı ele alınıyor. Mevcut Uluslararası İlişkiler teorisi, liberalizmin yapısal bir unsuru olarak güç siyasetini anlamakta başarısız oluyor. Yazı, şöyle bir sonuca varıyor; büyük olasılıkla daha çok liberalizm göreceğiz, fakat farklı bir kılıkta. Hükümetleri “halka, sistem içinde onların çıkarlarını koruyan ekonomik yararlar sağlamak” amacıyla ekonomik büyümeyi sürdürmeye zorlayan, “liberalizmin başarılı demokratikleşmesi”ni liberalizmde büyük tarihsel değişim olarak tanımlıyor. Bununla birlikte; liberalizm ve demokrasi arasındaki yakın bağlantı; dünyanın bazı yerlerinde liberal politikaların korunmasının başkalarının liberalizm karşıtı kamulaştırma faaliyetinin üzerine inşa edilmiş olduğu gerçeğine odaklanan ana gerilimi henüz çözmedi. Bugün bu kamulaştırma, “diğer devletlerin bu ekonomi politikalarının siyasi sonuçlarına katlanmak zorunda olduğu” uluslararası alanda gerçekleşiyor. Liberalizm en iyi şekilde, yurtiçinde ve uluslararası alanlarda liberal ve liberal olmayan aktörlerin ayrıcalıklı davranışı dolayısıyla uygulanan, politik bir proje olarak anlaşılabilir.

İkinci Bölüm, liberalizm düşüşte olabilir iken demokrasinin yükselişte olduğunu ileri sürüyor. Pek çok kişi Wilson’cu liberalizmi bir demokrasi örneğinin kökeni olarak tanımlarken; yazıda, demokratik yönetimin Sovyetler Birliği’nin 1989’da çöküşüyle beraber uluslararası bir standart olarak ortaya çıktığını savunuluyor. Bu yanlış nitelemenin, uluslararası ilişkiler bilimini kural yapısı ve kural öncüllerine odaklayan yapısalcı teorinin etkisiyle bir ilişkisi olduğu ifade ediliyor. Bölüm, yerleşmiş ve yeni geliştirilen kuralları saptamakta işe yarar bir gelenek olarak İngiliz Ekolü’nden yararlanıyor. Demokratik devletlerin antidemokratik devletlerde seçim sonuçlarını artık tanımama ihtimalini örnek vererek ve böyle ülkelere askeri müdahaleyi haklı bularak, geliştirilen bir demokrasi kuralının uluslararası toplum için ciddi olası sonuçları olduğunu savunuyor. Bir demokrasi kuralının olası sonuçları soru işareti olarak kalsa da; bölüm, en az iki rakip parti arasında, açıkça gözlenen düzenli seçimler için bir standart belirleyerek demokrasinin uluslararası toplumda belirli bir anlam kazanıyor olduğunu öne sürüyor. İnsan hakları savunucuları, tam siyasi hakların daha derin bir ilkesi olmasını istese de, bölüm, bir demokrasi kuralının oluşumunu kuşatan faaliyetin büyük kısmını standart belirlemelerden biri olarak tanımlıyor. Sonuç olarak; Avrupalı bağlam dışında, uluslararası standardın iç siyasi süreçlere dışarıdan müdahaleye izin vermek için genişletilmiyor olduğunu savunuluyor. Mevcut demokrasi kuralı, uluslararası ve bölgesel örgütler arasından geniş, kurumsal bir destek kazanmış olsa da; bugüne kadar demokrasiyi korumak yerine onu geliştirmeye ve demokratik müdahale yerine insani olana daha fazla vurgu yapılmıştır.

Üçüncü Bölümde; “distopik liberalizm” denilen durum irdeleniyor. Distopik liberaller, olağanüstü bir yaşam yoluna inanan ve adalet, haklar ve yükümlülüklere odaklanan, liberallerden ayrılıyor. Distopik liberalizm aksine yaşamın birçok tarzının tanınması ve onaylanması hakkında çoğulcudur. Rengger, kuşkuculuk ve ütopyacılık şüphesi tarafından yönlendirilen bir distopik liberalizm anlayışı geliştirmek amacıyla Judith Shklar’ın “liberalizm korkusu”ndan yararlanıyor. Distopik liberaller kendi sonları olarak kişisel özgürlüğü korumaya çabalarlar. Uluslararası İlişkilere ihtiyatlı bir yaklaşım gösterirler ki; bu da onların gerçekçi emsalleriyle örtüşür. Rengger, distopik liberalizmin “söz verdiği şeyi yerine getirme” becerisini sorgular. Distopik liberalizmin içinde bir anlam bulanıklığı var ki; orada kuşkuculuk ve liberalizm karşıt yönlere itiliyorlar. Burada, akademisyenler kesinlikle bir tutum takınmalılar. Öne sürülen fikre göre; Shklar’ın çalışmasında kuşkuculuk liberalizm ile çok yakın ilişkiler içinde ve birbirlerini beslerken, diğer distopik liberallere göre ise kuşkuculuk liberalizmi gölgede bırakıyor. Shklar’a göre; özellikle liberalizm, gerçekçileri ve liberalleri insanlık haline bakışlarını özünde “trajik” olarak bağlayan nadir ve kırılgan bir şeydir – yani liberalizmi destekleyebilen haller uçta ve ortadır. Rengger de bu ana varsayımı sorgular: “… insan hayatı ‘trajik’ değil, sadece hayattır ve aynı şekilde, bir kişi siyasi hayatı bir ‘Distopya’ olarak değil, tüm çeşitliliği ve düzensizliği içinde sadece politik yaşam olarak görmelidir”. Sonuçta da, siyasi felsefenin önce kuşkucu, sonra ise liberal olması gerektiği ile bölümü bağlıyor. Santayana’dan yararlanarak, kuşkuculuk “entelektüelin namusudur ve çok kolay bir şekilde vazgeçilmemelidir”.

Dördüncü Bölüm, bir Uluslararası İlişkiler teorisi olarak liberalizmi büyük güçlerin yükselişi ve düşüşüne göre yaklaşımını parçalara ayırarak analiz ediyor; bir yandan da gerçekçiliğin dünya siyasetinin bu gerçekliğini tarif ettiği bir tutumla kapsamlı bir karşılaştırma sağlıyor. Bu bölüm, liberalizm ve gerçekçiliğin önemli yollarda önemli noktalarda kesiştiğini söylüyor. İki teori de yükselen güçlerle yakın ilişki kurmayı ve gereksiz çatışmadan kaçınmayı vurguluyor. Bununla birlikte; uluslararası sistemde yükselen güçlerin etkisinin çözümlenmesinde liberalizm ve gerçekçiliğin önemli farklılıklara sahip olduğunu ifade ediliyor. Liberaller, Çin ve Hindistan gibi yeni güçlerin yükselişinin bugün mevcut liberal uluslararası düzene meydan okuduğunu kabul ediyorlar; fakat bu konuda özellikle endişeli değiller çünkü düzende herhangi büyük bir bozulmanın olası olduğuna inanmıyorlar. Buna karşın; gerçekçiler - ister klasik, yapısal ya da neoklasik olsunlar, uluslararası düzende yeni büyük güçlerden kaynaklanan olası bozulmalar konusunda ciddi biçimde kaygılılar. Bu da; uluslararası sistemde bir istikrarsızlık öngörüsü üzerinde hemfikir olan, ancak bugünün egemen gücü Birleşik Devletler için hazırlanan politika reçeteleri üzerinde anlaşamayan gerçekçiler nedeniyle, gerçekçilik içinde liberaller arasında olmayan bir tartışmaya neden oldu. Gerçekçilere göre; mevcut liberal uluslararası düzenin yükselen bir büyük güçle bütünleşmesine gerek olmayacak; bu yüzden de ödün verme, güç dengesi, çevreleme politikası, müzakere ile uzlaşma, barışçıl değişim, önleyici savaş ve kemer sıkma politikalarının tümü; yeni güçlerin yükselişine karşılık olarak egemen güç için uygun politika tercihleridir.

Beşinci Bölümde G. John Ikenberry; 2009 Milenyum Konferansı’ndaki açılış konuşmasını takiben, liberal düzenin zor bir görev altında olduğunu tartışan, büyüyen bir literatüre yanıt veriliyor. Bu literatür, çok kutupluluğu ve çatışmanın yeni biçimlerini öngörüyor, özellikle de otokratik devletler ile liberal-demokrat devletler arasında. Uluslararası rollerini geri kazanan Çin ve Rusya gibi güçlerle olan tarihsel sorunlara vurgu yapıyor. Ikenberry ise şu önermeyi yapıyor; mevcut kriz Amerikan egemenliğinin krizlerinden biri,  liberal düzenin kendisininkilerden biri değil. Güç ve hakimiyet değişecek, fakat liberalizme alternatif hiçbir ideoloji yok. Ikenberry, eski çalışmasına dayanarak, Amerikan güdümlü mevcut uluslararası liberal düzenin, kendi şeffaf kurallarına dayalı karakteri tarafından tanımlandığını savunuyor. Devletler bugün hem karşı karşıya kaldıkları tehditler konusunda hem de menfaatleri bakımından daha çok ortak noktaya sahip. Evrensel bir insan hakları anlayışı, “koruma sorumluluğu” -  bu, daha yaygın ve karışık ulus ötesi tehditlere dayalı, daha büyük “güvenlik dayanışması” demek- ve de ortak menfaatlerden yana, özellikle de sağlık ve çevre konularındaki menfaatler, aşamalı normatif bir yeniden yönlendirme büyük olasılıkla işbirliği ve kurumsallaşma taleplerini arttıracak. Ancak, yarım yüzyıldan daha uzun bir süredir, Birleşik Devletler liberal uluslararası düzeni yönetiyor, bugün yükselen devletler bu düzen içinde daha geniş bir konum arıyorlar. “Bugün, liberal uluslararası düzenin zorlu görevi bu geçişi kendi mülkiyeti ve hâkimiyetinde yönetmektir.” Liberalizm krizi, onun başarısızlığından çok, onun başarısının bir sonucudur. Ikenberry’e göre mevcut kriz; liberal projenin gerçekçi eleştirilerinin olumlu sonuç verdiği bir E.H. Carr krizi yerine, “düzendeki ikilemlerin ve uzun vadeli değişimlerin sadece yeniden planlayarak, yeniden inşa ederek ve o liberal düzeni genişleterek çözülebildiği için liberal yönetimin sıkıntılı” olduğu bir Karl Polanyi krizidir. Oysa, liberalizmin bu krizinin, eninde sonunda büyük olasılıkla liberalizmi daha da geliştireceğini savunuyor.

Altıncı Bölümde,  Michael Cox’un son yıllarda karşı karşıya kaldığı pek çok zorlu görevin ışığı altındaki liberal uluslararası düzen tanımının yarını irdeleniyor: 11 Eylül sonrası çatışmalar, finansal kriz ve Çin’in yükselişi gibi. 90’lı yılların, bugün düşüşte olan bir Liberalizmin en üstün başarı seviyesini oluşturduğu görüşünü reddeden Cox; demokrasi kararlılığı, küresel kapitalizm, küreselleşme ve “Amerikan toplumunun, cumhuriyet tarihindeki en liberal (ve ilk siyahi) Başkan’ı seçerek Bush yönetimiyle bağlantılı politikaların çoğunu reddetmeye fiili olarak karar verdiği” gerçeği göz önünde tutulursa, liberalizmin aslında krizde “olmayan” ama “rağbet görmeyen” konumunu benimsiyor. Oysa, sadece maddeyi değil, aynı zamanda “yumuşak” gücü de düşünüp; buna Araştırma-Geliştirme harcamaları ve Birleşik Devletler’deki öncü eğitim kurumlarına yoğunlaşma da dâhil edilmelidir. Çin’in ekonomik hünerine ve Küresel Güney’deki gittikçe artan uluslararası etkin rolüne karşın; Cox’a göre, Çinliler bilinçli bir uluslararası stratejiden yoksun; dahası Çin saygı göstermeyi telkin edebilirken, kendisi yumuşak güç bölgesinde birkaç taklitçi ile birlikte kendinin daha az güçlü olduğunu gösterdi. Özetle; liberal düzene dayanak oluşturan güç sistemi yıpranmış ve Soğuk Savaş sonu dönemine göre kendine daha az güveniyor olabilir, fakat muazzam dayanıklılığını koruyor.

Yedinci Bölümde; liberal enternasyonalizmi yaratan ülkede, Birleşik Devletler’de, ona verilen desteğin düşüşü belgeleniyor. Bu düşüşün sadece Amerikan dış politikası için değil, aynı zamanda bütün uluslararası sistem için bir sonuç olduğunu savunuluyor. Bu düşüş, genellikle düşünüldüğü gibi, W. George Bush yönetimi tarafından uygulanan politikalara değil; Nazi Almanya’sı, Japon İmparatorluğu ya da Sovyetler Birliği gibi, liberalizm karşıtı devletlerden kaynaklanan tehditten doğan dış politika hakkında iki partili bir mutabakatın sonunun gelmesine dayandırılıyor. Liberal Enternasyonalizmi ayakta tutan jeopolitik ve iç koşulların – hepsinden önemlisi çok yanlı kuruluşların katılımının – olmadığı, bu dış politika yaklaşımı, erozyona uğramıştır. İç düzlemde iki partililiğin yokluğu; Birleşik Devletler’in geçerli dış politikası olarak liberal enternasyonalizmi yeniden inşa etmeye çabalayan o koşulları engeller, tıpkı Barack Obama yönetiminin böyle yaparak karşılaştığı zorluklar tarafından kanıtlandığı gibi. Liberal enternasyonalizmin yakın gelecekte geniş iç destek görmeyeceği açık ihtimali göz önüne alındığında, Birleşik Devletler’in yeni, büyük bir strateji tasarlamak ve uygulamak zorunda olduğunu belirtiliyor. Bu büyük strateji; iç düzlemde daha fazla fikir ayrılıkları yaratmaktan kaçınmak amacıyla, hedefleri ve araçları açısından daha mütevazı, bir Amerikan bakış açısından daha pragmatik olmalı. Onun liberal enternasyonalizm modelinde, liberalizm Birleşik Devletler’de bir dış politika tercihi olarak güç kaybetti ve büyük olasılıkla yakın bir zamanda da geri dönmeyecek.

Sekizinci Bölümde; liberalizme Uluslararası İlişkiler alanında bir teori olarak odaklanılıyor, bunun yaparken de onun ilk bakışta bazı benzerlik ve farklılıklara sahip olduğu diğer teorileri inceliyor. Bu amaçla; Amerikan siyaseti bağlamında yeni muhafazakarlık ve neoklasik gerçekçilik ele alınıyor. İlki, Uluslararası İlişkiler analizi için geçerli bir kuramsal yaklaşım olarak henüz tüm dünyada kabul görmedi; fakat söylendiği gibi, yeni muhafazakarlığın belirgin ve kodlanmış bir teori olarak düşünülmesine de izin veren birçok ana ilke var. Özellikle yeni muhafazakârlar, uluslararası sistemde istikrarı geliştirmek için demokrasinin yayılmasına inanıyorlar. Bu onları geleneksel liberal düşünceyle aynı eksene koyardı, eğer arada kritik bir fark olmasaydı: onların bu amacı gerçekleştirmek için “güç kullanma”ya olan inançları. Savunulan şu ki, bu özel ayırt edici özellik, onu gerçekçiliğin en son vücut bulmuş haline – onun neoklasik türüne- yaklaştırıyor. Çünkü neoklasik gerçekçilik demokrasiyi askeri araçlar ile yaymayı belirgin biçimde savunmazken, anarşiye neden olan bir dünyada devletler arasındaki (potansiyel olarak şiddet içeren) yarış tarafından tanımlanıyor olan uluslararası sistemin doğası hakkında bir başlangıç varsayımını yeni muhafazakarlık ile paylaşıyor. Yeni muhafazakarlık bu yüzden en iyi, gerçekçi bir dünya görüşü içinde liberal bir hedefi – demokrasinin yayılmasını – savunan bir teori olarak tarif edilebilir. Yeni muhafazakarlık ve neoklasik gerçekçilik arasındaki, George Bush yönetiminin politikalarının – özellikle de Irak Savaşı’nın başlatılması- bir sonucu olarak ortaya çıkan tartışma, bu yüzden liberalizm ile örtüşmeyen ortak bir dünya görüşünü kamufle ediyor.

Dokuzuncu Bölümde; kurallar ve uygulamaların genel bir dizini olarak eksik kalan uluslararası düzen kavramı eleştiriliyor. Reus-Smit’e göre; kurumsallaşmış güç ve yönetim ile anayasal toplumsal kurallar ek niteliklerdir. Ikenberry, uluslararası düzenin “amaçlı” boyutuna daha az vurgu yaparken, Reus-Smit büyük güçlerin kendi güvenlik ve barışlarını korumak amacıyla düzenler inşa ettiğini öne sürüyor. Ikenberry’nin devletler arasındaki kurumsallaşmış yönetim olarak düzen kavramına karşı istikrar olarak düzen kavramında bir çelişki var. Smit, Ikenberry’nin görüldüğü gibi egemen bir devlet sistemini ele alışı, bunu yaparken de, liberal düzenin yükselişinin, uluslararası sistemin siyasi birimlerinin birbirleri ile ilişki içinde nasıl ayakta kaldığının el birliği ile yeniden düzenlenmesinin ne ölçüde gerçekleştiğine aldırmıyor. Ikenberry’nin Birleşik Devletler’i “yegâne mimar ve yapı ustası” olarak tasarlarken; Reus-Smit, Birleşik Devletler’in Avrupalı sömürgeci güçlerin yanında kendi kaderini tayin hakkına muhalefet ettiğine dikkat çekerek, kendi kaderini tayin hakkının 1945 normatif devriminin sonrasında kontrolü eline alan sömürge sonrası devletlerin temsilciğine vurgu yapıyor. Ruggie’nin içkin liberalizmine dayanarak liberal uluslararası düzenin gelişimi, paylaşılan meşru hedefleri kapsamlı şekilde yansıtıyor. Buna karşılık, bugünün liberal düzeninde yeni olan şey, siyasi örgütlenmenin tek meşru türü olarak evrensel egemenlik kavramıdır. Jahn gibi, Reus-Smit de gerginlikleri egemen devlet sistemi ile kozmopolitlik arasında tanımlıyor. Reus-Smit, liberal düzenin ve “medeni” ve “barbar” uluslar arasındaki farkı sürdürmenin “Millci” niteliğine dikkat çekiyor. “1945 sonrası anti-sömürgeciliğin başarılarından biri, sadece imparatorluğu değil, aynı zamanda dünya halklarının medeni ve barbar diye ayıran açıkça ırkçı sınıflandırmayı yasadışı kılmaktı.” Bunlardan çıkan sonuç; etik kozmopolit evrenselcilik ve “imparatorluğu olmayan hiyerarşi”nin anayasal kuralları farklı yönlerde ilerliyor. İmparatorluk bugün bir damgaya sahipken, hiyerarşi yok olmadı ama gayri resmî ve müzakere edilmiş olmalı.

Onuncu Bölüm; Philip G. Cerny’nin liberalizmi pek çok kişinin onun en çok manifestolarından biri olduğunu düşündüğü bir fenomene, küreselleşmeye odaklanarak irdeliyor. Cerny küreselleşmenin liberalizmi hem geliştirdiğini hem de zayıflattığını savunuyor. Küreselleşme bir yandan Aydınlanma liberalizminin gelenekleri ile yakından ilişkili yeni yollar yaratır; diğer yandan, kolektif eylemin sınır aşırı manifestolarını güçlendirir. Böylece Uluslararası İlişkilerin liberalizmin doğum yeri olmasını düşündüğü devletleri zayıflatır. Cerny, beş eğilimin küreselleşmenin en çok göze çarpan sonucu olduğunu belirtiyor: savaşı ve şiddeti azaltma, ekonomik bağımsızlık, toplumsal içerme ve çok kültürlülük, yeni ideolojiler, kurumsal çoğullaştırma. Bu eğilimler, aynı anda neoliberal ve yeni ortaçağ olarak tarif edilebilir. Neoliberal özellikteler; o kadar ki, kesişen kurumsal ve piyasa ilişkileri üzerine kurulu yeni bir uluslararası siyasal ekonomi gelişiyor. Bu, devletin önemli siyasi ve ekonomik işlevlerini hükümsüz kılıyor, ki böylece çağdaş uluslararası siyasetin kurucu noktası olmaya son verebilir. Bu eğilimler, sınırların çakışmasını yaratan çok-düğümlü siyasi süreçlerin yarışmasından dolayı aynı zamanda yeni ortaçağa ait ve yetkiler kemikleşiyor. Böylece, devlet bir kez daha altı oyuluyor, üstelik liberalizmi de zayıflatıyor. Fakat küreselleşme, Cerney’e göre, devletin ve onunla birlikte liberalizmin sonu anlamına gelmez. Devletler; alt-devlet, devlet ve devletlerüstü aktörleri buluşturarak yönetimin çok düzlemli sistemlerinin parçası haline gelebilirler. Aydınlanmış ve çoğul yapılar az önce sözü edilen neoliberalizm biçiminde destekleniyor.

On Birinci Bölümde; Ren Xiao’nun Çin’in yükselişinin liberal ve gerçekçi yönlerini “barışçıl yükseliş” prizması ve sonra da “barışçıl gelişme” kavramsallaştırmaları inceleniyor. Ren; “barışçıl yükseliş”in kökeni ve eklemlenmesi ve sonunda “barışçıl gelişme”ye dönüşümünün Çin’in tamamen gerçekçi bir güç olmadığını gösterdiğini ileri sürüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, Ren’in savunduğu gibi, Çin, belirgin bir biçimde liberal olan dış politika eylemlerini gittikçe artan bir biçimde sergiledi. Özellikle de, giderek artan sayıda çok uluslu diplomatik girişim içinde yer alıyor, diğer devletlerle yakın ilişki kurmakta korkusuz ve hatta öncü bir rol üstleniyor. Bu, demokrasiye doğru giden ülke içindeki adımları, serbest piyasayı ve açık toplumu yansıtır. Bu bağlamda; Çin’in uluslararası siyasette daha çok öne çıkan rolünün “barışçıl yükseliş” olarak mı, yoksa “barışçıl gelişme” olarak mı nitelenmesi gerektiği hakkında birtakım içsel tartışmalar vardı. En sonunda ikincisi seçildi; esas olarak bunun nedeni şudur, “barışçıl gelişme” sadece Çin’in yükselişi hakkındaki eleştirileri yatıştırmaya değil, aynı zamanda Çin’in mevcut uluslararası düzende egemenlik aramayı ya da ona karşı meydan okumayı arzulamadığını göstermeye de hizmet etti.  Buradan hareketle; Ren Çin’in yükselişinin her şeyden önce liberal bir Çin’in yükselişi olduğunu savunuyor. Gerçekçi iddiaların aksine, bu yükseliş büyük güçler arasında askeri ya da başka türlü bir karşılıklı cepheleşmeye yol açması mümkün görünmüyor. Pek çok kişinin savaşa hazırlık yolu olarak gördüğü Çin’in askeri takviyesi bile, çok uluslu güvenlik meselelerinde daha derin ilişkilere neden oldu. Çin’in kendi çıkarı, gerçekçi değil, liberal bir uluslararası siyaset anlayışına dayalı.

On İkinci Bölümde; Margot Lights’ın liberalizmin Rusya’da kök salmakta neden başarısız olduğu sorgulaması irdeliyor. Eski tarihsel devirler ve olaylar Rus siyasi kültürünü gerçekten şekillendirmiş olsa da, Liberalizmin ölü doğmuş konumu için daha işe yarar açıklamalar ülkenin yakın geçmişinde bulunabilir. İlk olarak, 1990’larda gerçekleştirilen reformların doğasına ve Rus halkının çoğunluğu için bu reformların sonuçlarına; ikinci olarak da, o yıllarda Birleşik Devletler ve Avrupa Birliği tarafından başlatılan demokrasi geliştirme programlarında yapılan hatalara bakılabilinir. Liberalizmin tutmama başarısızlığı; neoliberal ekonomik reformlar ile ilgili dengelenmemiş bir kaygı, Komünistlerin gücüne geri dönmeyi– gerekirse demokratik olmayan yollar aracılığıyla- engelleme kararlılığı ve sağlam liberal-demokratik kurumları geliştirmeme konusunda daha büyük bir başarısızlık üzerinden açıklanabilir. Sonuç olarak, Rusya’da liberalizmin başarısızlığı kaçınılmaz bir şey değildi. Bölüm, 1980’ler ve 1990’larda liberalizmin yükselişi ve düşüşünün kısa bir anlatımı ile başlıyor, ikinci bir kısım 1990’ların başında Rusya’da uygulanan neoliberal ekonomik reformları tarif ediyor ve onların ekonomik ve toplumsal sonuçlarını inceliyor. Sonra tartışma; Başkan Vladimir Putin yönetimi altında liberalizm ve neoliberalizmden geri adım atma konusuna gelmeden önce, Rusya’da demokrasiyi geliştirme konusunda ortaya çıkan sorunlara ve Rus dış politikasında liberalizmin yükselişi ve intikaline dönüyor. En son da, 2011 seçim sonrası gösterilerin liberalleşme potansiyelinin kısa bir değerlendirmesi ile sonuca bağlanıyor.

On Üçüncü Bölümde; Frank Schimmelfennig’in Avrupa Bütünleşmesine açıklayıcı bir yaklaşım olarak Liberal Uluslararasıcılığın (LU) tepesi kesik doğası eleştiriliyor. Neoliberal kurumsallaşmadan kaynaklanan ve Avrupa Bütünleşmesinin kendi hesaplarında – genel anlamda liberal üslupta- iç siyasetler içeren Liberal Uluslararasıcılık yine de liberal teorinin sadece tek bir biçimine dayanıyor: ticari liberalizm. Sonuç olarak, Liberal Uluslararasıcılık; temel gelişmelerin liberal değerler, kurallar ve kimliklerden ayrı olarak yeterince kuram haline getirilemediği ve açıklanamadığı yer olan, düşünsel bir liberal topluluk olarak Avrupa Birliği’nin doğasından türeyen Avrupa Bütünleşmesinin çoğu yönünü aldırmıyor. Yazı; teorinin alternatif, düşünsel bir liberal biçim için temel ilkeler ve hipotezler formülleştirerek, ticari Liberal Uluslararasıcılığın sınırlarının ötesinde bir hareket öneriyor. O zaman, liberal bir uluslararası topluluk; barış, çok yanlılık, demokrasi ve ulus ötesine dayanan bir yurttaşlık kimliğini içeren liberal kurallar tarafından yönetilen devletler topluluğu olarak tanımlanabilir. Düşünsel liberalizm; böyle bir toplulukta ekonomik çıkarlar ya da maddi pazarlık gücü yerine, bu kuralların yapısal gelişmeleri şekillendirdiğini savunduruyor. Bölüm, savını kanıtlamak için; “Ortodoks” Liberal Uluslararasıcılık tarafından açıklanmadan bırakılan bütünleşmenin üç farklı bölümünü (genişleme, kurumsal derinleşme ve politika bütünleşmesi) yansıtarak, Doğu genişlemesi hakkında üç kısa çalışma sunuyor. Böylelikle, demokratik değerlerin rolü, dinamik Doğu genişlemesinde hayati önemde görülebilir; benzer şekilde Avrupa Birliği’nin karar verici süreçlerinin siyasi temsiliyeti, üye ülkelerin değişen demokratik ulusal kimliklerine bağlıdır. Ulusal kimlikteki bu benzer çeşitlemeler; üye ülkeler arasında bütünleşmenin farklılaşmış seviyelerinin altında yatan şey olarak belirlenir.

On Dördüncü Bölümde; Louise Fawcett’in Ortadoğu’nun liberalizm deneyimini daha iyi anlamak için tarihsel kaydı inceleyerek yola çıkılıyor. Tarih dışını sorgulayarak ve bölgenin “liberal olmayan” geçmişiyle ilgili varsayımları basitleştirerek; Osmanlı’nın son döneminden bugüne ana liberal ve liberalleşme dönemleri etrafında temellenen alternatif bir açıklama yaratılmaya çalışılıyor. Ortadoğu’da liberalizmin tarihi, kesintisizlikten uzak ve onun gelişimi kriz, tasarruf, reform ve yenilenme ile damgalanıyor. Güdük ve tamamlanmamış liberalizmden biri olarak, bu geçmişe karşı; bu bölüm bölgenin geçirdiği deneyimin ışığında, Batılı liberal demokrasiler tarafından savunulan ve uygulanan, liberalizmin bazı baskın “evrensel” savlarının ilişkisini ve uygunluğunu irdelemeye devam ediyor. Burada, yazarın belirttiğine göre; Arap, İranlı ve Türk – hem Müslüman hem Müslüman olmayan- liberaller hiç kuşkusuz liberalizm ve çoğulculuğun dilini sahiplenmiş iken, aynı zamanda liberalizmin herhangi bir modern Ortadoğu okumasının önemli birkaç açıdan farklı görüneceği de büyük ihtimaldir. Öne sürülen bu farklar; zamanlama – ki bölgenin liberalizmi ilk benimsemesi oldukça geçtir, kültür – ki liberalizmin belli evrensel mantıkları ile yerel kültürler ve uygulamalar arasında bir gerilim vardı ve hala var, ve son olarak da çelişkili itme-çekme etkilerine sahip olmuş dışsal etkenlerdir. Bu bakımdan; otoriter rejimin uzun ömürlülüğü ve liberal olmayan uygulamaların devamlılığında belki bugüne kadar sıradışı olmasına karşın, Ortadoğu hiçbir şekilde tek örnek olarak görülmüyor; başka devletler ve bölgeler liberalizmi farklı zamanlarda ve farklı farklı yollarla benimsemiştir. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 41
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 346
Kayıt tarihi
: 21.03.12
 
 

Halk Sağlığı Profesörü, Kamu Yönetimi ve Avrupa Birliği Uzmanı   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster