Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '13

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
15539
 

Mevlana Müslüman mıydı?

Mevlana Müslüman mıydı?
 

"GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ"


İsa Yahudi miydi? Evet, ama İsa Yahudilikten ayrılıp yepyeni bir dünya görüşü ortaya atmıştır. İsa’nın bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi “dini ıslah etmek” gibi bir misyon ve vizyonu yoktu. İsa bir yok ediciydi. Hedefi eski gelenekleri ve Musa şeriatını yok etmekti.

Mevlana Müslüman mıydı? Evet, ama Mevlana da Müslümanlıktan ayrılıp yepyeni bir dünya görüşünün öncülüğünü yapmıştır ki bu da “aşk” tır. Bu bağlamda Mevlana da İsa gibi bir yok edicidir. Mevlevilikte, şeriat ve dinin yerini tasavvuf, caminin yerini dergah, namazın yerini Sema, ezanın yerini ilahiler ve müzik, Allah'ın yerini “Mutlak Varlık” alır. Sufiler, tasavvufçular Allah'a “Mutlak Varlık” (Vücudu Mutlak) der.

Ateş nasıl aydınlatır ve yakarsa, aydınlatmak ve yakmak nasıl ki ateşin kaçınılmaz özellikleriyse, Mutlak Varlık’ın kaçınılmaz özelliği de kendisini göstermek, görünmek, ortaya çıkmaktır. Güneş ışığı güneş olmadan var olamaz. Güneş ışığı, güneşin bir tecellisi, görüntüsü, yansıması olduğu gibi acundaki her varlık da Mutlak Varlık'ın bir yansıması olup, Ondan taşarak ayrı bir varlık haline gelir. Mevlana Divanı Kebir'deki bir şiirinde bu yolun ana hatlarını şöyle belirler:

İmdi ne yapmalı ey Müslümanlar? Çünkü ben kendimi tanımıyorum!

Ben ne Hristiyan, ne Yahudi, ne Zerdüşt, ne de Müslümanım,

Ne doğudan, ne batıdan, ne karadan, ne  denizden,

 Ne doğanın darphanesinden, ne de  göklerin çemberinden,

Ne topraktan, ne sudan; ne havadan, ne de ateştenim,

Ne arşı aladan, ne tozdan, ne varoluştan, ne de varlıktan,

Ne Hintliyim, ne Çinli, ne Bulgar, ne de Saksonum,

Ne Irak krallığı , ne de Horasan ülkesinden,

Ne bu dünyadan, ne  öte dünyadan, ne cennet, ne de cehennemdenim

Ne Adem, ne  Havva, ne Aden bahçesinden, ne de bahçe bekçisindenim!

Benim yerim yersizlik, benim izim izsizliktir.

Ten ve tin de değildir, çünkü ben Sevgilinin canındanım

İkiliği kaldırıp attım, gördüm ki tektir iki dünya

Benim aradığım Odur, bildiğim Odur, gördüğüm Odur, çağırdığım Odur

O ilktir, O sondur, O dışarıdadır, O içeridedir

Bildiğim tek Odur Ya Hu, Ya Hu insan !

Aşkın kadehiyle sarhoş olmuşum, iki dünya da algımdan geçip gitmiş

Sarhoş olmak ve şenlikten başka işim yok benim !

Eğer hayatımda bir kere bile Sensiz bir an geçirmişsem

Şu an ve şu saatten itibaren hayatım için tövbe ediyorum

İki dünyayı da ezip geçeceğim, utku içinde sonsuza dek sema edeceğim

Ey Tebrizli Şems, bu dünyada öyle bir sarhoş oldum ki

Sarhoşluk ve şenlikten başka söyleyecek sözüm yok benim ! [1]

Tasavvuf düşüncesinin temelini oluşturan "Varlık Birliği" (Vahdeti Vücut) felsefesinin ne olduğunu anlamadan ve kavramadan Mevlevilik felsefesini anlamak mümkün değildir. Varlık Birliğinde  "yaratan" bir Tanrı veya “yaratıcı” inancı yoktur. Çünkü, "yaratan" ve "yaratılan" ikiliği yoktur. Yaratan ve yaratılan tektir.  “Yaratılış” yerine bir “ortaya çıkma” (zuhur) ve “ortaya çıkartma” (sudur) eylemi söz konusudur. Tüm evren ve varlıklar “yaratılmamış”, ancak, Mutlak Varlık’tan “meydana gelmiş, ortaya çıkmıştır”. Mevlana şöyle der:

 “Biz yoklarız, bizim varlıklarımız geçici şekiller gösterir, sen Mutlak Varlıksın. Yoka varlık tadını tattırdın, yoku kendine aşık ettin. Verdiğin nimetin tadını geri alma, şarabını, kadehini, geri alma.” [2]

Varlık Birliğinde, Mutlak Varlık olan Tanrı herkesin ne yapacağını önceden bilir, ama insanı  o eylemi yapmaya zorlamaz. Tanrı’nın bir eylemi önceden bilmesi, o eylemin “zorunlu eylem” olması demek değildir. Yani, insan tanrısal zorlamayla iyilik veya kötülük yapmaz.

Kaza, alınyazısı ve kaderi savunanlar, insanda özgür istem ve seçme gücünü yadsıyanlar, savaşları ve dökülen kanları Tanrı’ya havale ederek işin içinden çıkanlar genelde yönetici konumunda olanlardır. Böylece krallar, padişahlar, yönetici ve aristokrat sınıf kimseye hesap vermeden, işledikleri cinayet ve katliamlardan sorumlu tutulmadan yüzyıllarca egemenlik sürmüşler ve hala sürmektedirler. Kader inancına ilk başta ehli sünnet inancından ayrılan Mutezile akımı karşı çıkmıştır. Mutezile   Allah’ın her şeyi bildiğini ancak insanı o işi yapması için zorlamadığını belirterek sorumluluğu en dokunulmaz yerlerde bulunanlara yüklemiştir.

Bu bakımdan Mevlevilik  -Bektaşilik, Alevilik gibi-  İslamiyet'ten çok farklı bir felsefe ve dünya görüşü ortaya koymuştur. Mevlevilik İslam dininin bir ürünü değildir. Tam tersi, dine karşı bir tepkidir. Daha doğrusu din ve şeriatın yadsınmasıdır. Nasıl ki antik çağ Yunan felsefesi, Yunan mitolojisinin  bir ürünü değilse,  Tasavvuf düşüncesi de şeriatın ürünü değildir.
 


[1]  Mevlana, Divanı Kebir /Divanı Şems, Selected Poems from the Divane Shamse Tabrizi, Jalaluddin Rumi, edited and translated by R.A. Nicholson, Ibex Publishers, 2001, İngilizceden Türkçeye çeviri E.İ. (Bazı çevreler bu metnin Mevlana’ya ait olmadığını ileri sürseler de yazıdaki biçem, aydınlık, gözüpeklik, akıl ve aşka olan yaklaşım hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde bu şiirin Mevlana’ya ait olduğunu gösterir.)

[2] Tasavvuf, Abdülbaki Gölpınarlı, Milenyum Yayınları, Üçüncü Baskı, Şubat 2004, s:63, 64

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba Erol bey... Çok ama çok ilginç bir bakış açısı... Buna benzer düşüncelerim vardı ama sizin kadar ileri götürememiştim... Bana çok yararlı oldu bakış açınız... Saygılar...

KUYUCAK 
 18.04.2013 15:22
Cevap :
Teşekkürler Sn Kuyucak. İsa, 30 yıl boyunca Musa Şeriatına uygun bir yaşam sürmüş, 8 günlük iken sünnet edilmiş , düzenli olarak Tapınağa gitmiş, orada öğrenmiş, öğretmiş, oruç tutmuş, Rabbi (Haham) sıfatı bile kazanmıştır. Ancak, 30 yaşına geldiğinde, Vaftizci Yahya ile tanışıp Erden nehrinde vaftiz olduktan sonra Yahudilikten çok farklı bir yolun öğretisini üstlenmiştir. Mevlana da Şemsi Tebrizi ile 37 yaşında tanıştıktan sonra dini vecibelerini bırakmış bambaşka bir yola yönelmiştir. İmdi, İsa’nın hayatının ilk dönemine bakıp onu dindar bir “Yahudi” olarak tanımlamak ne kadar yanlışsa, Mevlana’nın da yaşamının ilk dönemine bakıp -geçirmiş olduğu düşünsel evrimi görmezden gelerek- onu dindar bir “Müslüman” olarak tanımlamak bir o kadar yanlıştır. Esenlik   18.04.2013 22:31
 

Siyasi görüşlerinize katılmıyorum ama daha önce de bir kaç defa olduğu gibi bu çalışmanızı da çok beğendim. Elinize sağlık. Ancak sizin kendi satırlarınızdan yola çıkarak eleştirdiğim fikirlerinizi de "sen-ben" kavgası olarak algılamazsanız sevinirim. Sevgi ve selamlarımla

Matilla 
 18.04.2013 13:10
Cevap :
Teşekkürler Mustafa Bey. Batı’nın ve Hristiyanlığın yaptığı düşünsel ve felsefi aşamaların kökeninde eleştiri (kritik) vardır. Tabular ve tabu kurumlar yoktur. Eleştiri, karşı-eleştiri ile gelişir ve düşünce dünyası çeşitli fikirlerle zenginleşir. Rönesans ve Reform sürecinde eleştirel özgür düşüncenin yaygınlaşmasıyla Avrupa ülkeleri büyük aşamalar yapmış ve bugünkü gelişmişlik düzeylerine ulaşmışlardır. Bir yapıtın, bir düşüncenin, bir öğretinin, çözümlenmesi, doğru veya eğri yanların ortaya çıkarılması, bunların özgürce tartışılması, belirlenmesi, irdelenmesi, eksiklerin gösterilmesi eleştiri kapsamındadır. Eleştirel bakış ve eleştirel düşünce insanı ve toplumu aşamaya ve özgürlüğe götürür. Ancak, eleştiri kişisel düzlemde olmamalıdır ve kesinlikle kişileri suçlamak, aşağılamak, kınamak için yapılmamalıdır. Bu konuda hem fikir olduğumuzu sanıyorum. Esenlikler  18.04.2013 22:46
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 179
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 1629
Kayıt tarihi
: 27.07.06
 
 

1968 yılından bu yana dinler tarihi, mitoloji, sosyoloji, antropoloji, dinbilim, teozofi, metafiz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster