Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ağustos '19

 
Kategori
Kültürler
Okunma Sayısı
58
 

Niyâzi Bey’in Çilesi

 

O Yunûs-u bîçâredir

Baştan ayağa yâredir

Ağu içer su yerine

 Nâzım Hikmet

       İtiraf edeyim ki, bir Rus, bir Alman, bir Fransız… Dahası hangi milletten olursa olsun, bir yabancı yazsaydı Niyâzi Bey’in çilesini, kesinlikle inanmazdım:

       “Amma da uydurmuş ha! Olur mu hiç böyle bir şey Türkiye’de? Kıskanıyorlar bizi. Onun için uyduruyorlar böyle şeyleri.” der, geçerdim.

       Ama yazan yabancı değil. Bizden biri. Uyduruk şeyler yazmayacağına yüzde yüz inandığım biri. İsim veriyor, yer ve tarih bildiriyor çünkü.

       Aslında siz de tanırsınız O’nu. Görmemiş, tanışmamışsanız bile olsanız, eserlerini okumuş, hakkında çok güzel şeyler duymuşsunuzdur mutlaka.

       “Kimdir? Söyle de bilelim.” diyorsunuz belki ama kusura bakmayın, şimdi değil, sonra…

       1931’de Aydın’a Millî Eğitim Müdürü olarak atanır; Niyazi Bey. İstanbul Edebiyat Fakültesi mezunudur. Çok iyi, temiz, bilgili ve karakterli bir adamdır.

       Yalnız, doğuştan bir kusuru(!) vardır; “kuzgunî siyah”tır teni.  

       Göreve başladıktan bir süre sonra, uzak yakın demeden okulları dolaşır… Yazarın okuluna ilk gelişinde sınıflara girer. İlkokul birinci sınıflara girdiğinde, bazı öğrenciler O’nu görünce korkup ağlamaya başlar.

       Siz Niyazi Bey’in yerinde olsanız, üzülmez misiniz bu durumda? Ya da o okulda öğretmen ve yönetici olsanız?..

       Mesleğini ve oturduğu koltuğun değerini öyle içten benimsemiştir ki Niyazi Bey, nerde bir öğretmen toplantısı olsa gider, tartışmaları hoşgörüyle dinler; öğretmenlerle dostça konuşur; arkadaşlık yapar.

       Doğrusu ya ben, 20 yıllık öğretmenlik döneminde, hiçbir millî eğitim müdürünü ziyaret etmedim. Ne Diyarbakır’da, ne Ankara’da, ne Kars’ta… Ne Ağrı’da, ne Edirne’de, ne İstanbul’da…

       İstanbul Millî Eğitim Müdürü Halis Kurtça dışında, hiçbiri bana dostça davranmadı ki! Rahmetli Kurtça’yı da kendi isteğimle değil, O’nun isteği ve özel daveti üzerine ziyaret ettim.

       Oysa,  Aydın’a uzak ilçelerde ve köylerde çalışan öğretmenler bile, il merkezine gittiklerinde Niyazi Bey’i ziyaret ederlermiş.

       1930 ve 1931 yıllarında Aydın’ın bir kasabasında öğretmen olan yazar, ortaöğretimde öğretmen olmak için Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girişinin ilk aylarında, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in bir gezi sırasında Aydın’a da uğradığını okur gazetelerde.

       Bir süre sonra, bir öğretmen arkadaşından gelen mektupta, Gazi’nin Aydın’a gelişinde, Niyazi Bey’in başına gelenler anlatılır:

       Cumhurbaşkanı’nı istasyonda karşılayanlar arasında, Milli Eğitim Müdürü Niyazi Bey de vardır. Vali, protokoldekileri sırayla takdim ederken, Niyazi Bey’i de tanıtır tabii.

       Biraz sonra, yanındakilere dönen Gazi, “Maarif Müdürü yapacak bundan başka adam bulamadınız mı?” demesin mi?

       Ve tabii, birkaç gün sonra, Niyazi Bey görevinden alınıverir. Nereye mi gönderilir?

       Ankara’da Kaleiçi’nde, “Eski Eserler Deposu”na…

       Ne güzel bir yer bulunmuş, değil mi?

       Yükseköğrenimini yapan yazar, hiç vakit kaybetmeden eski müdürünü ziyaret eder. Ordan buradan konuşulur. Güzel bir söyleşi olur ama Niyazi Bey, Aydın’dan ayrılma nedeniyle ilgili tek söz söylemez.                                                                    

       Dört beş ay sonra, tekrar ziyarete gider yazarımız, ama bu kez görüşemez. Görevli memur, Niyazi Bey’in İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Yurt Müdürlüğü’ne gönderildiğini söyler.

       “Kendisi mi istedi?” diye sorunca, “Hayır, Mustafa Kemal, buradaki bir tarihi eseri görmeye geldi. Niyazi Bey’i görünce, rengi dolayısıyla başkalaştı, kızdı. İki gün sonra Niyazi Bey buradan alındı. Oysa ne iyi adamdı, çok da vatanseverdi.” diye anlatır.

       Bundan sonra, ne yazmış bakalım, ünlü eğitimcimiz? Aynen veriyorum:

       “Mustafa Kemal o günlerde, Türk Tarihi ve Türkçülük üzerinde çok duruyordu. Ordudan siyah renkli ve Arap asıllı subayların emekli edildiklerini de duyuyorduk. Bu şovenizme kaçan milliyetçilik üzerine tartışmalar yapıyorduk. Niyazi Bey olayı da buna eklendi.”(*)

       1934’te Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitiren yazar, İstanbul’a Millî Eğitim Müfettişi olarak atanır. Göreve başlayışının ikinci yılında Kadıköy’de karşılaşır; eski müdürüyle.

       Bir kahvede oturup uzun uzun konuşurlar. Niyazi Bey, Kadıköy Ortaokulu’nda Türkçe Öğretmeni imiş o sıra.

       Müfettiş Bey’in arzusu üzerine, Aydın Millî Eğitim Müdürlüğü’nden itibaren, olan biten her şeyi anlatır.

       Pekiyi, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Yurt Müdürlüğü’nden niçin mi ayrılmış?

       Çünkü Mustafa Kemal, bilmediği bir nedenle çalıştığı yurda uğramış. Kendisini tekrar karşısında görünce… Devamını anlatmaya gerek var mı?

       “Benim asıl talihsizliğim bunlar değil. Doğuşumda bir talihsizlik var.” der Niyazi Bey.

       Tabii merak edip, “Nedir o talihsizlik?” diye sorar Müfettiş Bey:

       Niyazi Bey, çekinmeden anlatır:

       “Babası bir paşaymış. Paşanın çok sevdiği birinci hanımın çocuğu olmuyormuş. Neslin sürdürülmesi de gerektiğinden paşa ikinci bir evlilik yapmak zorunda imiş ama hanımını üzmemek için buna yanaşmıyormuş. Hanımı da paşanın bir çocuğa kavuşmasını çok istiyormuş. Evdeki genç, siyah bacı ile evlenirse hiç üzülmeyeceğine garanti vermiş. İşte Niyazi Bey, bu birleşmeden doğmuş. El üstünde büyütülmüş, yabancı okullarda okutulmuş. Niyazi Bey, gerçekten kültürlü, bilinçli bir insandı. Renk ve ırk ayrımına dayanan değer yargılarının ne kadar köksüz, temelsiz olduğunun yaşayan bir deliliydi.”(*)

       Bu kadar güzel bir “yargı” ve “yorum”dan sonra, söyleyecek bir sözüm yok benim.

       Sizin var mı?

       Haklısınız; bu “anı-öykü”yü yazanı ve eserini açıklamadım; değil mi?

       Tahmin ettiğiniz gibi, Köy Enstitüleri’nin ünlü müdürlerinden, İsmail Hakkı Tonguç’un Gazi Eğitim’den öğrencisi Hürrem Arman, “Piramidin Tabanı” adlı eserinde anlatır bu hazin öyküyü.

       “Kusursuz kul olmaz” denir ya.

       Demek ki, büyük insanların da küçük kusurları olabiliyor bazen.

      

                                                 Hüseyin Erkan

                                        huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

  • -----------------------------------------------------------------------------------------------------------
  • (*) Piramidin Tabanı – Köy Enstitüleri ve Tonguç, Hürrem Arman, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, Cilt I – II, İzmir 2018,  Sayfa 70 – 71

 

ETEM SEVİK, Muhsin DURUCAN bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 270
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 263
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster