Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ekim '19

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
84
 

Ödül Dediğin Böyle Olmalı

                1934 Haziran’ında Gazi Eğitim Enstitüsü’nden mezun olan eğitimci yazar Hürrem Arman, yaz boyunca üç arkadaşıyla birlikte bisikletle çıktıkları Anadolu gezisi sonunda, İstanbul’a İlköğretim müfettişi olarak atandığını öğrenir.

                Eylül sonunda görevine başlar.

                Edirne Öğretmen Okulu öğrenciliğinden beri, özellikle sosyal konulara ilgi duyar hep. Bulduğu her şeyi okur. Sürekli gezi ve gözlemlerle halkı ve köylüyü tanımaya çalışır. Düzenin bozukluklarını görür; kurtuluş yollarını düşünür, araştırır.

                Kendisiyle yaptığı savaşlar sonunda, çocukluğundan beri kafasına çakılan akıl dışı inanışların birçoğundan arınır. Böylece önyargılardan kurtulup daha özgür düşünmeye çalışır. Toplum için çalışmaktan, insanlara kendinden bir şeyler vermekten mutluluk duymaya başlar.

                Evet, anayasa ve yasalara, “insanların ve yurttaşların eşit oldukları”nı yazmak, ulusal bayramlarda bangır bangır bağırıp alkışlanmak güzel de, gerçeklerle ne kadar bağdaşmaktadır bu söz?

                Üretim ve tüketimde de eşit olanaklar sağlayacak bir düzen kurulmazsa, ne işe yarar o yasalar?

                Ne Kurtuluş Savaşı, ne Cumhuriyet devrimleri, ne de “halkçılık” ve “devletçilik”  ilkesinin anayasaya girmesi sağlamıştı bu eşitliği.

                Gerçek şuydu: Eşitlik yoktu yurttaşlar arasında. Aksine, eşitsizlik vardı her yerde. Nasıl sağlanabilirdi eşitlik?

                Tüm toplumlar için olduğu gibi, bizim toplumumuz için de tek kurtuluş yolunun sosyalizm olduğuna karar verir sonunda. Öyleyse, İstanbul’daki günlerini bu açıdan değerlendirmeliydi. Bunun için, o güne dek okuyamadığı kitapları bulup okuyacak, İstanbul’daki bütün değerli kişilerle tanışıp onlardan yararlanacaktı. Ve tabii görevini yaparken, insanlara verebileceğinin en çoğunu vermeye çalışacaktı.

                O günlerde İstanbul’da 30 kadar ilköğretim müfettişi vardır. Onlarla ilk tanışmasında Mansur Tekin’in ötekilerden farklı olduğunu sezer. Kısa sürede dost olurlar.

                Mansur Tekin’in kendine göre arkadaşlık ölçüleri vardır. İlk tanıştığı kişileri sınavdan geçirir, iyi not alamayanları eler, onlarla ilgilenmez.

                Zengin kitaplığında o günlerin bütün yasak kitapları bulunurmuş. Marks ve Engels’i, O’nun sayesinde tanır yazarımız. Nâzım Hikmet’in, Resimli Ay dergisinde çıkan “Putları Kırıyoruz” adlı seri yazılarını ilgi ve heyecanla okur.

                İlk görev yeri Üsküdar’dır. İşe başlar başlamaz, “Halkevi Köycülük Komitesi”ni kurar. Öğretmenlerle Üsküdar köylerini planlı olarak incelemeye başlar. Bu sırada dönemin ünlülerinden, daha önce “İçtimai Mektep” adlı eserini okuyup çok beğendiği İsmail Hakkı Baltacıoğlu ile tanışır.

                Baltacıoğlu, muhalif “Serbest Fırka”yı desteklediği için, üniversitedeki görevinden atılır. Andaval Palas, Ölüler gibi tiyatro eserleri sahnelenen yazar, “Yeni Adam” adlı bir dergi çıkarır.

                Etkili bir kişiliği vardır Baltacıoğlu’nun. İlginç konuşmalarıyla ilgi merkezi olur. Dönemin iktidarı tarafından dışlandığı için, birçokları uzak durmaya çalışır O’ndan. Ama bizim genç müfettişimiz, sık sık birlikte olur. Okul çaylarına götürür; uzun yürüyüşler ve söyleşiler yapar; sevip saydığı bu yazarla. Şöyle diyor Arman:

                “Baltacıoğlu, o günlerde, her tür ileri fikrin gerçekten “Yeni Adam”ıydı. Kalemi ve dili keskin bir baltaydı O ve gerçekten bir baltacıydı. O günlerde “Yeni Adam”dan başka, düzenin karşısında olan, olumlu bir dergi yoktu ve çok okunuyordu.”

                “Baltacıoğlu, Nurullah Ataç’ı çok sever ve her fırsatta O’nu överdi. O’na göre Ataç, Fransızca’yı en iyi bilen, Türkçe’yi en iyi kullanan üstün bir sanat eleştiricisidir.”

                Bilindiği gibi 1933’te “Üniversite reformu” olur. “Dârülfünun” denen okullar “üniversite” adıyla yenilenir. Ve özellikle Almanya’dan pek çok profesör getirilir. O yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirenlerin kendi bıranşlarındaki fakültelerin üçüncü sömestirlerine girme hakkı vardır.

                Bilgisini artırmak için çırpınan Hürrem Arman gibi bir eğitimci bu fırsatı kaçırır mı? Hiç vakit kaybetmeden üniversitenin felsefe bölümüne kaydolur hemen. Değerli bulduğu profesörlerin ders ve seminerlerini kaçırmaz.

                Şunu fark eder: Bizimkilerle yabancı hocalar arasında derinlemesine büyük bir fark vardır. Onlar lehine maalesef, onlar lehine!..

                Yazarımız, bir süre sonra Denizli Millî Eğitim Müdürü, sonra da Köy Enstitüsü’ne atanması dolayısıyla üniversite eğitimi yarım kalır. Ancak, bunu hiç önemsemez. O’na göre Köy Enstitüleri, İstanbul Üniversitesi’nden çok daha üstün “hayat üniversiteleri”dir:

                “Öğrenciliğimi (müdür ve öğretmen olarak)Köy Enstitüleri’nde sürdürmek benim için daha kazançlı oldu.” diye yazıyor ki, aynı kanıdayım ben de.

                1930’lu yıllarda, İstanbul-Beyazıt’taki Küllük Kahvesi, aydınların buluşma, tanışma yeridir. Yazarımız Arman, ünlü yazar Sabahattin Ali’yi orada tanır. Askerliğini yapıyor o sıralar. Ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf yüzünden mahkemeliktir.

                Tarih boyunca düşündüğü için, konuştuğu için, yazdığı için kimleri yargılamış; kimlere, kimlere ne cezalar vermemişiz ki!

                Sabahattin Ali, babamızın oğlu değil ya! O’nu da yargılayacak, O’na da ceza verecektik elbet! O günkü iktidarı övmek, görev başında olanları yağlayıp ballamak varken, ucundan bucağından da olsa, o değilmişçesine eleştirmek ne oluyor? Değil mi ya!

                Hele hele o günlerde yayınlanan “İçimizdeki Şeytan” adlı romanında o günlerin olumsuz tiplerini, isimlerini değiştirerek anlatmasın mı?

                Sabahattin Ali romanlarıyla, Nâzım Hikmet şiirleriyle öyle bir mücadeleye girişirler ki!..

                Karşılarında olanlar, verecek bir cevap bulamayınca, ikisini de hapse atarlar; attırırlar.

                Oh be!.. Meydan onlara kalır böylece. İstedikleri gibi at koştururlar. Böylece, istedikleri kadar gol atarlar boş kaleye.

                Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip’tir. Emin Türk Eliçin’i “Nasyonal Sosyalist Gençlik Örgütleri”ni incelemek için Almanya’ya gönderir. Silah ters teper ama. Eliçin, gönderilme amacının aksine, iyice bilinçlenip tam bir sosyalist olarak döner.

                Müfettiş arkadaşı Mansur Tekin, Gazi Eğitim’den hocası Muzaffer Şerif Başoğlu ve Emin Türk Eliçin’le birçok kez birlikte olup ülke sorunlarını tartışırlar.

                Meslektaşı Mansur’un sayesinde Nâzım’la da tanışır bir gün. Bakalım, ne diyor bu usta için:

                “O’nu ilk olarak görüyordum. Elimi kuvvetle sıktı.

                “Daha öğretmen okulunda iken, Kırklareli parkında gramofondan kendi sesiyle şiirlerini dinlemekten başlayıp o güne kadar çıkan bütün eserlerini, yazılarını okuduğum, anlamaya çalıştığım, yaşamını izlediğim, yalnız benim için değil, o günün olumlu kişileri için de erişilmez bir doruk, bir savaş adamı ve gerçek bir kahraman olan bu dev adamın yanında söze karışmaktan çekinerek konuşmalarını dinledim.” (*)

                Yüksek adaletimiz, “Gerçek bir kahraman olan bu adam”a,  28 yıl hapis cezası verir yalnızca. Bugün yaşasaydı, “Ağırlaştırılmış müebbet cezası” vererek ödüllendirirdik O’nu mutlaka!

 

                                                               BİR YÖRÜK ÇOCUĞU

                Tokat atmayı hiç sevmem ama “Meyvenin kötüsü erik, insanın kötüsü yörük” diyeni bir bulsam, tokatlayacağım.

                Aksu Öğretmen Okulu’ndan öğretmenim yazar Mustafa Şanlı, “Ben bir yörüğüm. Kıl çadırda doğurmuş anam beni.” diye anlatırdı övünçle.

                Şanlı Öğretmen’in Aksu’dan öğrencisi Prof. Dr. Süleyman Bozdemir de, “Bir Yaşam Öyküsü – Eğitime ve Bilime Adanmış bir Ömür” adını verdiği eserinde şöyle tanıtıyor kendini:

                “Yaşamıma konargöçer bir yörük ailesinin üçüncü çocuğu olarak “Keçeli Bir Çadırda” başladım. İkinci Paylaşım Savaşının ülkemize verdiği yoklukları ve hastalıkları yaşayarak büyümeye çalıştım. Çocukluğumu yaşayamadan çobanlık yapmaya başladım.”

                Mersin/Aydıncık/Eskiyörük köyü doğumlu bu Yörük çocuğu, önündeki tüm engelleri aşıp “Fizik Profesörü” olmayı başarır. Nasıl mı?

                O sorunun cevabı, bu kitapta işte. “Ne denli zor olursa olsun; isteyince ulaşılamayacak hedef yoktur.” dedirten ilginç bir yaşamöyküsü bu kitap. (**)

Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

  • --------------------------------------------------------------------------------
  • (*) Piramidin Tabanı(Hürrem Arman, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Yayınları, İzmir 2017)
  • (**) Bir Yaşam Öyküsü(Prof. Dr. Süleyman Bozdemir, Karahan Kitabevi, Adana, 2018)

               

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 270
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 263
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster