Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Aralık '19

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
72
 

Ömrümden Çalan Yıllar: 7

ÖMRÜMDEN ÇALAN YILLAR
Yıl 1989 Aralık ayının yirmi dokuzu. Soğuk bir kış mevsiminde ayak basmıştım. İzmit yolcusu var mı? Dediğinde muavin, yarı tedirgin ben varım demiştim. Yanımdaki el çantasının içinde birkaç evrak birde pijamam daha otobüsten adım atar atmaz şaap diye çamurun içine basmıştım.
Boyalı kunduramın kirlendiğine hayıflanıp hay senin gibi otobüsün diye sinkaflı bir küfür sallasam da kapattığı havalı kapısından duyuramamıştım hediyemi. Sıçrayıp ceylan gibi iki karışlık kaldırıma sekmiştim.
İkindinin akşama döndüğü saatler. Kentin üzerine yorgan gibi serilmiş bir sis bulutu gibi çökmüş hava kirliliğinin içine karışan maga derinin tabakhane deri kokusu burnumun direklerini kırmıştı daha ilk anda.
Akşamın alaca karanlığı çökene kadar aradığım oteli bulmuştum zorla. İzbe bir sokak arasında kenarlarında ahşap binaların metruk yapıları içerisinde bulduğum otelin lobisinde oturan rengi kavruk, yaşı ortanın üstünde iskelet gibi bir adam. Boş yerin var mı? Dediğimde hiç aldırış etmeden buluruz dedi.
Kaloriferli mi? Dedim. Hıı dedi duyulur duyulmaz bir sesle. Karnımı doyurduğum demiryoluna paralel bir lokantadan gelip geçenlere bakarak nasıl bir yere geldiğimiz analizini yapmaya çalışıyordum. Gördüğüm insanların pek çoğu orta yaşlı insanlar. Kravatlı kerli ferli insan sayısı da oldukça az. Hatta yok.
Şehirlerarası seyrüsefer yapan yük treninin kesik, kesik düdük sesini duyduktan sonra demir yolunu yayalara kapatan kenarları at yelesinin kılları gibi saçaklı engeller inmişti aşağıya çan çanlayarak.
Trenin lokomotifinden çıkan dumana bakılırsa oldukça zorlandığı belliydi. Arkasındaki kapalı vagonların aralarına serpiştirilmiş envaye çeşit yük katarı inleyerek geçti gitti. Çan çanları açan yaşlıca bir görevli şapkasının ay yıldızının altında üniformasını da kollayarak açtı yolu.
Bir anda karşıya geçenlerle karıştı ortalık. Biraz sonra sessizliğe büründü. Otelime döndüğümde açtığım pencereden ağır bir yosun kokusuyla karışık iyotla karışık bir hava doldurdu içeriyi. Kalorifer peteğinin çıtırtısı gelmeye başlamıştı yavaşça. Demek ki ısıtılmaya başlanmıştı.
Yatağın üzerine serilen çarşafların rutubet sinen nemli ıslaklığı içimi ürpertmişti. Nevresimin içine depiştirilmiş battaniyenin ağırlığı altında ezilerek kurduğum hayallerin akışına bıraktım kendimi.
Yaşımın yirmilerin son virajın dan otuza bağlandığı son sapaktı. İşe girdim girdim. Giremedim, yine dalgalı denizlerde kürek çekmeye devam edecektim.
Sabahın nemli ayazında içim ürpererek uyandım. İki vasıta değiştirerek ulaştığım Tüpraş’ta o gün işbaşı yapıp dönmüştüm geriye. Şimdiki merkez bankasının olduğu yerde şehirlerarası otobüs terminali vardı. Az ileride çıkışta bir damgalı taksi durağı. Belsa plazanın yerinde kocaman bir sebze ve balık pazarı. Toprak alan içine kurulan pazarcıların sesi yankılanıp durdu uzunca bir zaman.
Hemen demir yolunun kenarında bir tekel binası vardı. Yanından geçerken buram, buram tütün ve anason kokardı gri duvarlarıyla. Çocuk parkının bulunduğu yer küçük bir mahalle parkı gibi dururdu. Yanında İzmit Lisesi, karşılıklı eski okulların yapıları mistik havasıyla eski bir şehrin mührü gibi duruyorlardı.
Fevziye Camisinin şadırvanı ile Caminin görselliği en güzeliydi. Birde Fethiye Caddesi akşam olunca ışıldayan tek yerdi. En hareketli yaşam orada sürerdi. Tüysüzler kunduranın ayakkabı mağazası, Yapı Kredi Bankasının şubesi, birde tam orta köşedeki şekerci, karşısındaki kolonyacı, sağlı sollu giyim mağazalarının vitrinvari görselleri içinde ışık parıltısı. Birde cadde girişinde İzmit Simidi satan üç tekerli bir bisikletten susam kokuları yayılırdı.
Perşembe günleri kurulan cadde üzerindeki Perşembe Pazarı İzmit’in en büyük pazarıydı. Teee Sanat okulunun kavşağına kadar uzardı uzunluğu. Hatırı sayılı esnafların çoğu Kapanönündeki minik çarşıda laf sektirip İzmit’in nabzını tutarlardı. Gebeşler giyim ve züccaciye üzerine en büyük mağazalardan sayılırdı.
Sanayi şehri olmanın verdiği avantajla cüzdanları kabaran kent esnafı töbe billah burnundan kıl aldırmazdı. Tüpraş, Petkim, Seka, Tersane işçilerinin maaş ve ikramiyeleri ile şenlenen ticaret borsası harala gürele devam ederdi.
Hele sonradan Sa-Sa larla çoğalan lastik fabrikaları, otomobil fabrikaları ile hem sanayi, hem de bir üretim merkezine dönüştü.
Yoktu o zaman kent te AVM, çarşı.
Yaz gelince Lunapark açılmıştı. Ortada Pehlivanın yeri diye bahsedilirdi. Kocaman bir dönme dolap, ortasında yosun ve ağır kokusuyla bir göl bulunur, birkaç da çarpışan otolar. Birde tüfekle saçma atıp düşürülen cıgaralar. Atılan halkalara bir türlü sığmayan cıgaralara uzatılan elli kuruşların bolca israf edildiği yerler.
Bir de Leyla Atakan’dan çok bahsedilirdi o günlerde. Leyla Atakan Kültür Merkezi vardı yeni silueti ile kentin sosyal toplantı, düğün, dernek faaliyetleri yapılırdı.
Şimdiki NCTY Avm’nin olduğu yerde ilk kez Golfstar diye bir çarşı açıldı sormayın gitsin. Hafta sonu olduğunda çarşının içine sosyalleşmek için gelen insanların kalabalığından iğne atsan yere düşmezdi. Işıl ışıl ışıklar içinde tüm mağaza vitrinlerindeki etiketler ezberlenirdi. Hele de kışın sıcacık içerisi. O zamanlar İzmit’in nüfusu o kadar çok değil ki. Neredeyse insanların birçoğu sima olarak birbirlerini tanıyorlardı.
Birkaç sene önce senetle birkaç taksitle aldığım deri montumu giydiğim zaman kendimi ayrıcalıklı hissederdim.
Oysa burada neredeyse her gördüğüm üç kişiden birinin üzerinde ya deri mont, ya da deri ceket vardı. Ne kadar zenginler şehri diye içimden geçirirdim.
Meğer o deri ceket ve montları buradaki sanayi kuruluşları sendikal sosyal hak kapsamında personeline iki yılda bir istihkak olarak verirlermiş. O yıllarda Yeğenler Deri mağazası kentin değerleri arasındaydı.
Birde sabah saatlerinde birçok insan işe giderken, bir takım insanlarda pe-re-ja kolonyalarının kokuları eşliğinde sakal traşlı olarak evlerine dönerlerdi. Meğer onlarda 7/24 vardiyalı çalışan işçilermiş. Ben de onlara dahil olmuştum kısa sürede.
Yeni Cuma Camisinin bahçesinde şemsiyeler altında içilen çaylarda demlenen laf cambazlarının hareketi park içindeki ahşap banklara taşardı çoğu zaman.
Fethiye caddesinin hemen karşısında sırtını Fevziye Camiine yaslayıp ayakkabı boyayan lostra salonu vızır vızır işlerdi. Fırçalar şakkada şak şak, şak kada şak şak boya sandıklarının köşelerinde ritim tutardı notalı resmigeçit gibi. Birbirine çok benzeyen tek yumurta ikizleri galiba iki boyacı vardı. İkisini birbirinden ayırmak için boynundaki guatr nodülünün yumruk gibi büyüklüğü ayırırdı.
Hele gençleri o zaman daha yeni serpilmeye başlayan dershanelerin Fethiye caddesindeki giriş çıkışlarında kaynatırlardı ortalığı. Gözleri yemyeşil İzmit kızlarının güzelliği anlatılırdı hep. Çağla gibi yeşil gözleri ile kuğu gibi süzülürlerdi Fethiye Caddesinde.
Hani demiştim ya İzmit Fuarı-Lunapark:
O zamanın Belediyesi bir el attı fuara her taraf temizlendi, yeniden tasnif edildi, tesisler günün koşullarına göre uyarlandı. Gölün ortasına kayıklar kondu cıvıl, cıvıl bir metropol fuarı gibi yaz dönemlerinde işlerlik kazandı.
Uzunca yıllar yaz sezonunda hafta sonları çok gezmişliğim oldu fuarda. Yorulup ayaklarımızı omuzlarımıza yükleyip gittiğimiz çok oldu.
Geçenlerde bir kurumdan bir evrak almam gerektiğinde yerini tarif ettiler. Fuarın içine girdiğimde şaşkınlığımı gizleyemedim. Her taraf Belediyenin kısımları tarafından zapturapt altına alınmış durumda. Her binada ayrı bir bölümün binası durumuna gelmiş.
Şu an Fuarın durumu nedir bilemiyorum fakat doksanlı yıllardan sonra çok güzel bir fuarcılık anlayışı ile yaz sezonunda eğlenceli günler geçirdik.
Kapasitesini birkaç kat arttıran İzmit’in bundan otuz sene önceki fotoğrafı belirdi İzmit’in siyah beyaz bir resmini görünce.
Şimdi mi?
Trafik yoğunluğu içerisinde günün belirli saatlerinde aşırı bir insan sirkülasyonunun olduğu 72,5 milletin tam anlamıyla fink attığı ne idüğü belirsiz bir duruma evrildi. O eski nezaket dolu kent kültürünün esamesi kalmadı.
Kör tuttuğunu hesabı bir duruma evrildi.
Güncellenen yeni hayat düzeni içerisinde bizde yaşımızı alarak payımıza düşenden nasipleniyoruz. Tüm bunlara rağmen doğasıyla, daha keşfedilmemiş bakir alanlarıyla birkaç on yıl daha idare eder gibi görünüyor. Yeter ki birbirimize insan olarak saygılı olalım. Bilinçli bir yaşam tarzını benimseyelim.
Zira bu kent Avrupa Birliği kriterlerine uygunluğu açısından öncü kentlerden birisiydi yıllar önce.
İzmit’i sevmek için sebep çok…
Adil Bozkurt
Saygıyla…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Evet yıllar gelip geçiyor. Hem de haberimiz olmadan. Esen kalınız...

Abdülkadir Güler 
 20.03.2020 12:00
Cevap :
Son günlerde ömürden çalınan yılların daha bir anlamı çıkıyor bulunduğumuz gündem itibariyle sayın Güler. Sağlıkla, sıhhatle yaşamanız dileğimle. Saygımla...  23.03.2020 13:28
 

Maalesef her yer bozuldu nerde çokluk orda b..kluk üzgünüm ama durum bu tüm şehirlerde

jale kasap 
 18.12.2019 10:55
Cevap :
Gezegenimizde insanca yaşamanın en temel bakış açısı olan doğaya saygıyı, insana saygıyı evrensel değerler ölçüsünde bakıp uygulamadığımız müddetçe her şey yok olup gidiyor göz göre göre Sayın Jale Kasap hanımefendi ne yazık ki. Saygıyla.  19.12.2019 10:38
 

Adil Bey, ben de sizin gibi 1989 yılında geldim İzmit'e. Bu güzel şehirle ilgili yazdıklarınızı bire bir ben de gördüm ve biraz farklı da olsa yaşadım. Anlattığınıza bakılırsa yaşadığınız yıllar ömrünüzden çalınan gibi değil. Kalemine ve yüreğine sağlık.

Dr Atanur Yıldız 
 16.12.2019 16:40
Cevap :
Evet değerli yazar Atanur Yıldız bey. Yazının başlığı her ne kadar Ömrümden Çalan Yıllar olarak geçse de En hayatımın en güzel yıllarını İzmit'te yaşadım, yaşıyorum. Seviyorum da İzmit'i. On yıldır emekli olmamıza rağmen bırakamıyoruz. 45 Km. Karadeniz, İstanbul, Bursa, Sakarya bir ünleme mesafesinde. Kara, Demir, Deniz, Hava yolu ne ararsan var. Körfezi, mesire yerleri doğası, kayak merkezleri, Sapanca gölü cennet gibi bir bölge. Kıymetini bildiğimiz sürece... Saygıyla...   19.12.2019 10:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 73
Toplam yorum
: 170
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 394
Kayıt tarihi
: 10.11.17
 
 

 ÖNSÖZ: Ben ne uyak bilirim ne bir kafiye/ Yarım asırlık ömrüm geçti nafile/ İçimden geçenler hep..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster