Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Temmuz '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
966
 

On birinci mektup

Ankara, Haziran 2001

Recai merhaba. Takvimlere göre sekiz gündür yaz mevsimini yaşıyoruz...

Bugün yaz mevsiminin hissedildiği bir gün Ankara’da…

Şaşırtıcı gelebilir ama ben ilkbahar mevsimini hiç hissetmedim. Mart, Nisan, Mayıs ayları çar çabuk yaşandı, geldi geçti mi, yoksa merkezi hükümet aldığı bir kararla bu ayların yaşanmasını ileri bir tarihe mi erteledi? Bilmiyorum. ...

Duyarsız insanlar, tepki vermeyen yığınlar, sorumsuz yönetimler, giderek artan, büyüyen sorunlar ve bunların olağan sonuçları...

1990 yılında ülkede henüz Çevre Bakanlığı yokken, yüksek lisans programında tezim için, “Çevre Sorunları ve İletişim” konusunu seçtiğimde pek çok arkadaşım ve tez danışmanım uyarmıştı beni:

-Türkiye için yeni bir konu. Kaynak bulmak bile zor. İstersen daha kolay bir konu seç…

Değiştirmedim konumu. Çok uğraştım, an geldi kendimi Don Kişot gibi hissettim... Arkadaşlarım tezlerini bitirdi teslim etti. Ben çalışmak için ek süre istedim…

Tezini üç haftada bitirip teslim edenler üç yılı aşkın bir süre çalıştığımı görünce bana şaşkınlıkla baktılar...

Sonunda bitirdim tezimi…

Çevre sorunları giderek büyüyor. Hızlı nüfus artışı, çarpık kentleşme, ozon tabakasındaki delik, sera etkisi, havanın giderek ısınması, yağışların dengesinin bozulması, iklimin farklılaşması, mevsimlerin kayması. Çevre ile ilgili ilk akla gelen sorunlar...

On yıl önce tezimi hazırlarken tüylerim diken diken olarak, ürkerek, ürpererek dile getirilen sorunlar artık yaşanıyor…

Ülkede bir Çevre Bakanlığı var bilmem kaç yıldır. Onlar, neyin ne kadar farkında, neler yapıyorlar? Doğrusu akıl erdiremiyorum…

Recai, dün akşam posta kutumda mektubunu görünce sevindim. Bugün ilk işim sana şu satırları yazmak oldu… Duyarsız, sorumsuz insanların sayısı arttıkça, sorumlu insanların daha çok çalışması gerekiyor. Sanırım biz de bu ikinci grubun üyeleriyiz. Şartlar ne olursa olsun değişme şansımız yok...

Geçen gün yaşadığım bir olay beni hayli sarstı…

Üretmek güzel…

Üretim olsun da, bunu ister bir kişi yapsın, ister çok sayıda insan birlikte çalışarak yapsın. İşte bu düşünceyle, bir arkadaşımla birkaç yazı hazırladık önceki günlerde. Derginin yazı kuruluna yazıları o arkadaş teslim edecek, her ay ortak bir yazımız yayınlanacaktı…

Dün akşam kitapçıları dolaşıyorum. Yeni çıkan kitaplar, dergiler...

O da ne, derginin birinin kapağında arkadaşımın adı. Benim adım yok. İnanır mısın, şoke oldum. Artık ikimizin yazısını vermedi de kendi yazısını mı verdi, yoksa yazıyı salt kendi adıyla mı verdi, buna bile bakamadım. Çıktım oradan ellerim ceplerimde ıslık çalarak yürüdüm epey...

Dergiye beni abone yaparken de, dergi çıkar çıkmaz bana ulaştıracağını söylemişti. Ben o dergileri okuyup hemen sana gönderecektim. Kitapçılardan iadeler gelince de o bana aynı sayıdan bir tane daha getirecekti. Böylece ben bir kez abone olunca ikimiz de dergileri okumuş ve onları kitaplığımızda bulundurmuş olacaktık. Dergiler bana gelmedi bile. Neyse... Kızılay meydanındayım…

İğne atsan yere düşmez derler hani, işte öyle kalabalık Kızılay. Burnum, boğazım yanıyor, gözlerim yaşarıyor. Çevreme bakıyorum pek çok insan bu durumda.

Caddelerin, sokakların girişine bakıyorum, hepsi tutulmuş, polis barikat kurmuş…

Sendikalar yasasıyla ilgili tepkiler var ya, tepkileri sindirmek için polis kendi kardeşleriyle kavgaya hazır. Göz yaşartıcılar, gazlar bunun ilk habercileri. Lanet olsun diyorum. Aklıma bir türkü, bir marş geliyor, ta ilkokul yıllarımdan...

“Tuna nehri akmam diyor...”

İlk otobüsle ayrılıyorum oradan. Devlet, insanlarına sivrisinek, haşere muamelesi mi yapıyor?

Bir zamanlar baba olan devlet üvey babadan da öte bir şey mi olmuş? Ne kötü bir durum.

Umarım bir uzlaşma ortamı bulunur, uzun sürmez bunlar.

Neyse, güzel şeyler de oluyor Recai.

Türk Tarih Vakfı, çalışanların örgütlenmesiyle ilgili üç koca ciltlik ansiklopedi derinliğinde kitaplar çıkarmış. Onları görünce nasıl sevindim anlatamam.

Düşlerimden biri, Türkiye’de İşçi Memur Örgütlenmesinin Dünü Bugünü, belgeselini çekmek ya...

Bunları görünce böyle bir çalışma için daha bir güçlü hissettim kendimi. Bir de masrafları karşılayacak bir kişi, kurum, sponsor bulursak hemen çalışmalara başlarız…

Bu hem Türk Milli Eğitimine, hem Cumhuriyete, hem de iş barışına katkıda bulunacak; uzlaşma, barış, sevgi ortamına geçiş için hoş bir köprü olacak bir proje. Bu işten de para, maddi bir kazanç beklemiyorum…

Ağlasun/ Hasan Hüseyin belgeseli senaryo çalışmaları devam ediyor…

Cumhuriyet Dönemine Yön Veren Aydınlanmacı Milli Eğitim Bakanları projesinin araştırmaları sürüyor…

Ölenler var ama yeni doğanlar da var Recai. Ölümün doğallığının bilincinde olarak, yeni doğumlara, yeni üretimlere yöneleceğiz hep…

Mustafa Necati dönemiyle ilgili senin çalıştığın tabloyu görmek için öyle sabırsızlanıyorum ki Recai. Çok hoş bir şey olacak onu biliyorum...

Bu yaz büyük bir ihtimalle Kastamonu belgeselini çekeceğiz. Eğer oraya gelirsek sana da uğramayı düşünüyorum, haberin olsun...

Recai daha yapacak çok işimiz var. Hep haberleşelim, görüşelim…

Sağlık, başarı, mutluluk ve üretim dolu güzel günler diliyorum…

Fuat OVAT

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 54
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 860
Kayıt tarihi
: 30.06.10
 
 

Kamu yönetimi alanında yüksek lisans yaptım. İletişim, medya sektöründe çalışıyorum... Yazmayı se..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster