Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ağustos '13

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
1812
 

Opatija ve Rijeka: Hırvat güzelleri

Opatija ve Rijeka: Hırvat güzelleri
 

Bu yıl (2013) yaz tatilimizin dört günlük bölümünü Hırvatistan’ın Kvarner Körfezinde bulunan Opatija şehrinde geçirdik. 6-10 Ağustos 2013 tarihleri arasında bulunduğumuz Opatija gerçekten son derece güzel bir şehir. Şehirde turizm 1844 yılında Rijekalı bir toptancı olan Iginijo Scarpa’nın günümüzde halen ayakta olan Villa Angiolina’yı inşa ettirmesiyle başlamıştır. Bu villanın botanik bahçesini görmeden kesinlikle şehirden ayrılmayın.   Şehir günümüze kadar çok sayıda dünyaca ünlü konuğu ağırlamış. Kimler mi?  Sıkı durun… İrlandalı ünlü yazar James Joyce, İmparator Franz Joseph I, Josip Broz Tito, Rus yazar Anton Çehov, besteci Gustav Mahler, dansçı Isadora Duncan, Vladimir İlyiç Lenin, Vladimir Nabokov, Jan Kubelik… Hırvatistan’ın en eski turizm merkezlerinden biri olana Opatija’da deniz kıyısında bulunan Hotel Kristal’de konaklıyoruz. 130 odası bulunan otelin odalarının yarıdan çoğu deniz manzaralı. İmkanınız varsa bu otelde yarım pansiyon dahil konaklamanızı öneririm zira otelin akşam yemekleri son derece güzel. Otelin müşterilerine sağladığı avantajlardan biri şezlong ve şemsiyelerin ücretsiz olması. Aslına bakarsanız otel müşterisi olmayan kişiler de bu şezlong ve şemsiyelerden yararlanıyorlar. Otelin plajında büyükçe bir jakuzi de bulunuyor. Otel müşterisi olsun olmasın önüne gelen bu jakuziden yararlanıyor. Çok paylaşımcı bir millet bu Hırvatlar. Kimse kimseye bir şey demiyor, ancak kimse de işin suyunu çıkarıp adamlar ses çıkarmıyor diye saatlerce jakuziye girmiyor.

Opatija’da denize paralel uzanan Marsala Tita Caddesi uzunca bir cadde ancak bu caddeyi bir uçtan diğer uca yürüdüğünüzde Opatija’da görülmesi gereken belli başlı yerlerin çoğunu görüyorsunuz. Cadde üzerinde çok sayıda otel var ve bu otellerin çoğunun geçmişi uzun yıllar öncesine dayanıyor. Marsala Tita’da alış veriş meraklılarını çok güzel mağazalar bekliyor. Yalnız uyarayım fiyatlar Hırvatistan’ın diğer şehirlerine göre biraz yüksek. Sırası gelmişken, mücevher ve takı meraklısı bayanlar için Marsala Tita 93/7 adresinde bulunan Morsko Blago dükkanını öneriyorum. İnternet adreslerine bir göz atın (www.morsko-blago.hr) ne demek istediğimi anlayacaksınız. Adamların imal ettiği kolye ucu, küpe v.b. cisimlerdeki  türbanlı siyahi insan figürüne Hırvatlar “morcic” diyorlar. Morcic figürlü takıların sahiplerine şans getirdiği ve onları koruduğuna inanılıyor. Ne kadar doğru bilemem. Aslına bakarsanız morcic Opatija’nın komşu şehri olan Rijeka’nın sembolü ve maskotu. Rijeka’nın ana caddesi olan Korzo’da da morcic takılar satan dükkanlara rastlayacaksınız…

Yurt dışında telefondan internete giremiyorum diye dert etmeyin. Adamlar sizi de düşünmüşler. Opatija’da üç bölgede – Volosko, Slatina ve Opatija iskelesi -  belediyenin sağladığı ücretsiz internet hizmeti var. (Bu bilgi eski galiba. Ben Villa Angiolina’nın bahçesinde de var diye biliyorum.) Cep telefonunuzdan şak diye internete bağlanıyorsunuz. Akşam bir kafede otururken dikkatimi çekti. Gençler kafenin önünden geçip doğru Villa Angiolina’nın bahçesine akın ediyorlar. Demek ki ücretsiz internet için. Ama ne güzel, gençler bizde olduğu gibi internet kafelere tıkılıp “counter attack” v.b. oyunlar oynamıyorlar. Paşa paşa cep telefonlarından beleş facebook, twitter, foursquare v.b. takılıyorlar.

Opatija’nın denizi çok farklı bir deniz. Sanki her kulaç atışınızda suyun sıcaklığı değişiyor. Bir metre sıcak bir metre soğuk. Su son derece berrak. Deniz gözlüğünüzü getirmeyi unutmayın. Deniz canlı yaşamı bakımından oldukça zengin: çeşit çeşit balıklar, yengeçler, v.b. Otelimizin bitişiğindeki Admiral Hotel çeşitli su sporları imkanı sunuyor. Otele ait küçük koydan denize açılan sürat tekneleri deniz paraşütü tutkunlarına hizmet veriyor.

Otel odasında televizyon kanallarını kurcalıyorum. Bakalım Hırvat televizyonları neler yayınlıyor. Nova Tv diye bir kanalda “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisine rastlıyorum.  Oturup biraz izliyorum, ara ara reklam geçiyorlar, diziden hemen sonra “Feriha” var diye. Gerçekten de “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisinden hemen sonra “Adını Feriha Koydum” dizisi başlıyor. Bu Hırvatlar bizim dizileri çok seviyorlar galiba. Neredeyse izlemedikleri dizimiz yok gibi…

Opatija’daki üçüncü günümüzde bir Rijeka yapalım diyoruz. Lovran’dan kalkan 32 no’lu belediye otobüsü Opatija’ya uğruyor ve Rijeka’ya gidiyor.  Bu otobüsü, otobüs garajının hemen önündeki yokuşta bulunan otobüs durağında beklemelisiniz. Durağın hemen arkasında bilet gişesi var. “Üç kişi kaç para abla?” diyorum. Gişedeki abla cart diye üç adet bileti yırtıyor ve bir kağıda “135 kuna” yazıyor. “Abla bu para çok para. Altı üstü 10 kilometre yol gideceğiz, 50-60 Tl yol parası mı vereceğiz?” diyorum ve biletleri almaktan vazgeçiyorum. Hemen Marsala Tita üzerindeki “turizm danışma” bürosuna gidiyorum, durumu anlatıyorum, bürodaki kızcağız sağa sola bir telefon trafiği, “Beyefendi karşıdaki büfede Rijeka’ya gidiş geliş üç kişi 78 kuna’ya bilet alabilirsiniz. Giderken biletin bir yanını, dönerken diğer yanını otobüsteki makineye okutursunuz,” diyor. Gidiş gelişi 78 kuna’ya bağladık. Aklınızda olsun Hırvatistan’da turizm danışmaları es geçmeyin, size yardımcı olmak için ne manyaklık varsa yapıyorlar. Bir defasında Dubrovnik yakınlarındaki bir köyde bundan daha manyak bir görevli bayan görmüştüm. Bankada 50 Amerikan doları bozdurmak istemiştim, bozmuyorlarmış, ver elini turizm danışma. Bürodaki bayan Türk olduğumu öğrenince “Ben Türk dizilerine hayranım. Her gün televizyonda Türk dizisi izliyorum,” dedi ve sağa sola telefon yağdırdı. Orayı arıyor yok, burayı arıyor yok. Millet sırada bekliyor. Ben utandım. “Tamam önemli değil. Sonra bozdururum parayı,” dedim. “Yok,” dedi. “Bekleyin, mutlaka bir yer bulacağım.” En sonunda bir yer buldu gerçekten. Neyse… Aldım biletleri, eşim ve kızım otobüs durağında bekliyorlar, daha otobüsün gelmesine 10-15 dakika var. Gişede duran bayana elimdeki biletleri gösteriyorum, biraz caka satar gibi, o da benim için koçandan yırttığı üç bileti tel maşayla birbirine iliştirmiş, pişmiş kelle gibi sırıtarak bana gösterip, “O elindeki biletlerle Rijeka’ya gidemezsin. Bunları almalısın,” diyor. Otobüs geliyor, önden ben geçiyorum, bileti makinaya okutup, yallah arkaya doğru uzuyorum. Arkadan eşim ve kızım takip ediyorlar. Şoförün bakışlarında hiçbir anormallik yok. Diğer yolculara bakıyorum. Kimi paso gösteriyor, kimi başka bir kart. Bazı turistler bize sırıtan bayandan aldıkları biletleri gösterip geçiyorlar. Sonunda bizim biletlerin aynından makineye okutan insanlar görüyorum. Demek ki doğru yapmışız. Otobüse binişimiz bile olaylı vesselam…

Otobüs yolcuları aldıktan sonra tıngır tıngır ilerliyor. Bizim Mercedes otobüslerden, İstanbul’da imal edilmiş. Dört kişinin karşılıklı oturduğu koltuklardan ikisine oturuyoruz. Bir sonraki durakta otobüse bine iki orta yaşlı Hırvat bayan karşımıza oturuveriyorlar. Teyzeler çok hızlı çıkıyor. Yabancı olduğumuzu anlayıp, “Nerelisiniz?” diye soruyorlar. “Italiano?” Çok İtalyan geliyor ya, bizi de İtalyan sandılar. Onbeş gündür tatildeyiz, marsık gibi simsiyah olduk. Opatija’da otelin plajında incik boncuk satan yaşlı bir amca benimle konuşma fırsatı yakaladığı bir anda “Suriye?” “Nema (Hayır)” “Mısır?” “Nema.” “Libya?” Adamı bıraksam Zimbabve’ye kadar gidecek. “Nema. Turski amca, Turski,” diyorum. Amca dil bilmiyor, yalnız surat ifadesinden anladığıma göre “Sen Türke pek benzemiyorsun,” gibi bir şeyler söylüyor. İlahi amca. Nerden çıkardın Türke benzemediğimi. Rijeka’da otobüs durağında otururken bana gelip Hırvatça yol soran ablaya ne diyeceksin? O da beni Hırvata benzetti:) Neyse bu teyzeler  beni Libyalı’ya benzetmiyorlar. İtalya’yla durumu kurtardık. Bunlara da “Turski,” diyoruz. “Aaaa İstanbul, İstanbul,” diyip, sağ ellerinin beş parmağını bir araya getirip güzel işareti yapıyorlar. Yolculuk boyunca “İstanbul suuper, İstanbul suuper,” diyorlar, kendi aralarında İstanbul’un ne kadar güzel bir şehir olduğu konusunda bir konuşmaya dalıyorlar. Hoppaa, yine bize sardılar… Teyzelerden biri iki eliyle dürbün gibi şekil yapıp, “Televiziya, Feriha, Feriha,” diyor. Şak diye anladım. Bu teyzeler her gün “Feriha” dizisini izliyorlar. Ben de “Dobro (güzel)” diyorum. Neyse inecekleri durağa geldik herhalde, apar topar kalkıyorlar, “Haaaydee,” diyip iniyorlar, size de “Haayde,” Hırvat teyzeler. Yan tarafımızda yaşlıca bir teyze koridor tarafında oturuyor, yanındaki cam tarafındaki koltuk boş. Durakta otobüse binen yine kendi yaşlarındaki bir teyze yanına oturmak için izin istiyor, bizim teyze “Git başka yere otur, rahatımı bozma,” şeklinde bir şeyler söylüyor. Biraz ağız dalaşı yapıyorlar… Bu teyzelerin kalabalık belediye otobüslerinde, balık istifi yolculuk yapılan ülkelerden hiç haberleri yok galiba.

Rijeka’dayız. Güzel, düzenli bir şehir. Şehrin ana caddesi Korzo’da takılıyoruz, etrafı fotoğraflıyoruz. İnsanlar aheste aheste yürüyorlar, kimsede telaş, koşuşturma yok. Rijeka çocukluğumdan beri hayallerimi süsleyen bir şehir, neden bilmiyorum. Belki de dünya üzerinde en çok görmek istediğim şehir. Küçük çapta pul koleksiyonculuğu yapıyorum. Çocukken üzerinde Rijeka’nın resmi bulunan bir Yugoslav pulu elime geçmişti ve o pulla koleksiyonculuğa başlamıştım, belki ondandır. Rijeka’ya gelişimin bir amacı var. Burada bir filateli dükkanı var, internette bir defasında gözüme ilişmişti. Ne var ki, bir daha bu dükkanın ismi cismi internette karşıma çıkmıyor. Haydi turizm danışmaya. Turizm danışmadaki toy kızcağıza soruyorum, “Buralarda bir filateli dükkanı varmış?” Cevap, “Varsa da ben bilmiyorum.” Derken bürodaki daha tecrübeli olduğu belli olan bayan görevli, “Aradığınız filateli dükkanı Krizeniceva 6b adresinde,” diyerek bir şehir haritası üzerinde dükkanın yerini işaretliyor ve haritayı bana veriyor. Neyse ki dükkanın yeri çok uzakta değil. Biraz uğraştan sonra dükkanı buluyoruz. Dükkanda iki amca oturmuş sohbet ediyorlar. Müşteri geldiğini gören adamlardan biri diğeriyle vedalaşarak dükkandan ayrılıyor. Dükkan sahibi amca bizi buyur ediyor, kızıma şeker ikram ediyor. İngilizcesi çat pat, ama yine de biraz İngilizce, biraz Tarzanca, biraz Almanca anlaşıyoruz. Adamcağıza “Amca çocukluğumda çok sevdiğim Yugoslav pulları vardı. Zamanla elden çıktılar. Şimdi onları tekrar yerine koymak istiyorum. O pulları çok seviyordum. 1970 ile 1980 yılları arasında çıkan Yugoslav pulları,” diyorum. Adam şapkadan tavşan çıkaran bir sihirbaz gibi bir katalog çıkarıp, ortalardan bir sayfa açıyor. “Bu sayfa Yugoslavya 1970 pulları, sırasıyla 1980’e kadar basılan pulları burada görebilirsin. Satın almak istediklerini bana işaret et,” diyor. Ben kataloğa bakarken, amca arkasında bulunan dolaptan bir pul albümü alarak karşıma oturuyor. Pul albümünü açtığında, benim katalogda gördüğüm pulların albümden gerçeklerinin cillop gibi bana baktıklarını görüyorum. Ben bir hevesle amcaya pulları işaret ediyorum, o maşayla pulları albümden çıkarıyor, listeden fiyatlarına bakıyor, hesap makinesinde toplama yapıyor, ben katalogdan bir sayfa çeviriyorum, o albümden bir sayfa çeviriyor. Böyle bir macera var mı ya? Küçük kızımın hazine bulma oyunu merakı benden geliyor sanırım. Aşırıya kaçmadan, Rijeka’ya tekrar geri dönmek için pulların bir kısmını alıyorum. Adam pulları bir zarfa koyuyor, hemen faturayı yazıyor. Aklınızda olsun, Hırvatistan’da yaptığınız bütün alışverişlerin fişini veya faturasını mutlaka alın, dükkan dışına çıktığınızda yetkili kişiler size fatura alıp almadığınızı sorabiliyorlar. Neyse… Ben bu pulları İstanbul’a zarfta götürmeye kıyamam. Ya başlarına bir şey gelirse? Amcadan güzel bir de Alman malı pul albümü alıyorum. “Pulları benim için albüme dizer misin, amca?” diyorum. Yılların verdiği belli bir el çabukluğuyla pulları bir çırpıda albüme diziveriyor. Amcanın parasını veriyoruz, dükkandan çıkacağız tam… Amca bana soruyor “Türk müsün?” “Evet.” “Ben de Saraybosnalıyım.” Dikkat kesiliyorum. “Yirmi yıl önce Rijeka’ya taşındım. Buradaki insanlar çok iyiler. Beni aralarına kabul ettiler. Bana çok iyi davrandılar.” Dünyada iyi insanlar da var be amca. Amcanın gözlerinde bir film şeridi gibi geçen sıkıntılı bir dönemi hissediyorum. Amcayla vedalaşırken, “Beraber bir fotoğraf çektirelim mi?” diye soruyorum. “Neden olmasın?” diyor. Pul koleksiyonu tutkusunun buluşturduğu iki farklı ulustan iki adam anlamlı bakışlarla eşimin objektifine poz veriyoruz. Adamcağızla vedalaşıp, dükkandan ayrılıyoruz. Dükkandan çıktıktan sonra yürürken sesli düşünüyorum…”20 yıl önce hangi yıl oluyor? 1993. Peki 1993’de ne oldu? Yugoslavya’da iç savaş. İç savaştan kaçan insanlar ne yaptılar. Güvenli yerlere kaçtılar….. Tamam, amcanın durumunu şimdi anladım. Amca Saraybosna’da filateli işi yapıyordu. Bütün sermayesi sahip olduğu pullardı. Pulların ne kadar değerli şeyler olduklarını bir kez daha anladım. Onlarla, güvenli bir liman olan Rijeka’da kendine yeni bir hayat kurdu. Sonunda güzel bir dükkanı oldu. Şimdi klasik müzik dinleyerek, pullarını inceliyor…”

Filatelist amcanın dükkanından ayrıldıktan sonra tekrar ana cadde olan Korzo’ya dönüyoruz. Caddenin tam ortasındaki bir fast food restoranına uğruyoruz. Restoranın cadde üzerinde bulunan masalarından birine oturup, karnımızı doyuruyoruz. Restoranın masaları da bizim Opatija’daki otelin jakuzisi gibi… Amme malı. Yaşlıca amcalar oturmuşlar, sohbet ediyorlar. Bir de yayılmışlar sormayın gitsin… Hemen yanımızda üç adet bisikleti bir ağaca yanaştırmışlar. Bisikletlerin arka kısımları hınca hınç yük dolu. Yüklerin üzerine de birer İsviçre bayrağı iliştirilmiş. Derken bisikletlerin sahibi 18-19 yaşlarında üç genç restoranın içinden yiyeceklerini almış, geliyorlar. İsviçre nire, Rijeka nire?  Taa buralara kadar bisikletle nasıl gelmiş bu keratalar? Korzo Caddesinde de wifi ücretsiz. Gençler cep telefonlarından internete girerek maceralarını arkadaşlarıyla paylaşıyorlar yanılmıyorsam. Böyle bir dünya işte. Kimi pazarda karpuz kavun satıyor, kimi de bisikletle dünyayı geziyor…

Opatija’ya dönelim de biraz denize girelim. Otobüs durağını arıyoruz. Bulduğumuz bir durakta bekleyen bir bayana Opatija otobüsünün o duraktan geçip geçmediğini soruyoruz. Bilmiyor herhalde, o da yanında bekleyen bayana soruyor, sonra ikisi birden durağa yanaşan bir otobüsün şoförüne soruyorlar. Otobüs şoförü “Haajjde bre, gelin bakalım,” diyor. Birkaç durak ilerledikten sonra bir durakta bize burada inmemiz gerektiğini işaret ediyor. İndiğimiz durakta biraz bekliyoruz, 32 no’lu otobüs geliyor, bu kez macerasız bir şekilde Opatija’ya dönüyoruz.

Opatija’da akşam saatlerine kadar denize giriyoruz. Plajda hep aynı tipler var. Artık insanlarla ahbap olmaya başlıyoruz. İki Almancı Hırvat karı kocayla ahbap oluyoruz. Aslında çiftlerden biri Almanya’da diğeri İsviçre’de çalışıyormuş. İsviçre’de çalışan bayan çok cana yakın çıkıyor. Bize Türkçe “Arkadaş… Merak etme… Tamam… Çok güzel…” ne biliyorsa sayıyor. Çalıştığı işyerindeki meslektaşlarından epeyce Türkçe kelime öğrendiğini söylüyor. Kadıncağız her gün yanındaki şezlongları bizim için tutuyor. Alem bu Hırvatlar azizim…

Opatija’da mutlaka görmeniz gereken iki yer daha var. Birincisi “Maiden with the seagull” (Martılı kadın) heykeli. Bu heykel yalnızca Opatija’nın değil, aynı zamanda tüm Kvarner bölgesinin simgesidir. Heykeltraş Zvonko Car tarafından yapılan heykel, 1956 yılından bu yana Opatija’nın en müstesna yerinde durmaktadır. İkincisi ise Opatija’nın Slatina bölgesinde bulunan Hırvat Ünlüler Geçidi’dir. Opatija sahilindeki yürüyüş yolunda ünlü Hırvatların isimlerini zemine işlenen yıldızların içine kazımışlar. Bu ünlülerin arasında kimler var derseniz? Nikola Tesla, Drazen Petroviç, Oliver Dragojeviç, Slavoljub Eduard Penkala (tükenmez kalemi icat eden kişi), Goran Ivaniseviç, Blanka Vlasiç ve diğerleri…

Opatija’da akşam nereye gidilir? Marsala Tita Caddesi üzerinde Mimoza Caffe Bar’ı tek geçerim. Fiyatlar çok uygun, ortam çok nezih. Bir büyük bardak Ozujsko bira 15 kuna (5 Tl), bir fincan kahve 8 kuna.  Mimoza Caffe Bar’ı es geçmeyin. Koca barı bir tek kızcağız çekip çeviriyor.

Opatija’dan ayrılacağımız gün geldi çattı. Otelin bagaj odasına valizlerimizi bıraktıktan sonra otel plajından akşam saatlerine kadar yararlanmayı düşünüyoruz. Ne var ki, hava rüzgarlı ve deniz İstanbul Boğazı’nın Lodos estiğindeki halini aratmıyor. Dalgalar otelin plajını adeta dövüyorlar; denize yakın bulunan şezlongların hemen hepsi sırılsıklam oluyor. Opatija’dan böyle hava şartları altında ayrılıyor olmak biraz olsun yüreğimize su serpiyor.  

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 42
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1019
Kayıt tarihi
: 13.11.12
 
 

1995 yılında İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümü'nde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster