Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
2709
 

Öykü üzerine/ öyküde mekân

Öykü üzerine/ öyküde mekân
 

Lale, Aydıncık/Mersin'de çekilmiştir.


Mekân, öykünün coğrafyasıdır. Bu coğrafya, fiziki olduğu kadar da beşeridir. Yüzey şekilleri, bitki örtüsü, iklimi, insanları, onların davranışları, yaşantıları, gelenek ve görenekleri hakkında kısa bilgiler içerir. Bu bilgiler de, okurun öykü kahramanı tanımasına, onun duygularını, ruh durumunu belki de sırlarını öğrenmesine yardımcı olur. Bu coğrafyada geçen yer adları, bitki ve hayvan türleri, insanların giyim kuşamı ile kullandıkları dil, okuru belli bir bölgeye ya da kente götürebilir. 

Öyküdeki olay veya olaylar, yazarın daha önceden yaşadığı, fotoğrafını çekip belleğine yerleştirdiği ya da hayalinde canlandırdığı yerlerde geçer. Yazar, anlattığı yerden bazı öğeleri çıkardığı gibi tutarlı olmak koşuluyla orada bulunmayanları da oraya ekleyebilir. Yazarın kurguladığı bu mekân, bilinen coğrafya ile birebir örtüşmeyebilir. Bu nedenle öykünün geçtiği mekân, tam bir belge olarak görülmemelidir. 

Mekânın öyküde yapıcı bir işlevi vardır. Mekândaki açık/kapalı; alçak/yüksek; yatay/dikey karşıtlıklar, kişilerin hareket alanı yani inişler çıkışlar, bulundukları yerin darlığı ya da genişliği, hava durumu, olay zamanında (gece/gündüz; yaz/kış) kullanılan imgelerin de bir anlamı, bir işlevi vardır. Bu bakımdan mekân, olaya bir sahne olmaktan öte öykünün iletisinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. Öykü kişilerinin duygularını ve davranışlarını etkileyen, biçimleyen, yönlendiren sosyal ve politik yapı, işte bu mekân yardımıyla anlaşılır. Okur, tanık olduğu söz ve devinimlerin gücünü ve anlamını mekân aracılığıyla yakalar. Emile Zola’nın da dediği gibi, “Kişi mekânından ayrı düşünülemez; elbisesi, evi, yaşadığı köy ya da kasaba hatta bölgesi etkiler onun davranışını.” 

Mekânın betimlenmesi genellikle eyleme bağlıdır. Eylem askıya alınmışsa, manzara ön plana geçer. Betimlenmesi sırasında da mekân adeta süzgeçten geçirilir. Bir başka deyişle işlevsel olmayan hiçbir nesne betimlenmez. Eylem ön plana çıkmışsa, betimleme ya yapılmaz ya da kısa kesilir. 

Sabahattin Ali’nin Değirmen öyküsünde mekân, çay kenarı ve su değirmenidir. Başlangıçta çay durgundur, ortasında eylem vardır. Tahta oluktan inen su döndürür çarkları gıcırdata gıcırdata. Sonuna doğruysa cılızlaşır. 

Olayın en gergin anı değirmende geçer. Yağmur hızlanır, arkası arkasına yıldırım düşer. Gök durmadan gürler. Mekân daralır. Fırtına daha da hiddetli eser, rüzgâr ıslak kamçısını şaklatır duvarlarda. İçeriden ve dışarıdan gelen gürültü insanı çıldırtacak şekilde gittikçe artar. Onlarca gürültü, sanki sözleşip gelmiştir değirmene. Tüm bu gürültüler, aslında Atmaca’nın iç dünyasının yansımasıdır. 

Yalnızca betimlenen fiziki dünya değil aynı zamanda Atmaca’nın çaldığı parçalar da açıklar kendisinin ruh halini. 

Dere ile Atmaca’nın yaşamı arasında da bir koşutluk vardır: Durgunluk, hareket ve cılızlaşma her ikisinde de gözlenmektedir. 

Osman Şahin’in Avcı öyküsündeyse mekân, orman ve dağlardır. “Bu ormanların içine yüzlerce ölü gömseniz, kimsenin ruhu duymaz”; “Uçurumlar açmış ağzını seni bekler”; “Bu dağlar evvelce geçmek isteyenlerin kemikleriyle dolu” gibi cümlelerden okur, bu mekânın kahramanlardan biri ya da birkaçının başına bir bela açacağını sezer. “Orman korku ve kasvet veriyordu”; “Orman bir girdaba döner”; “At huysuzlanmaya başlar”; “Falcı, uğursuz bir şeyler sezmiş, görmüş gibi uzaklaşmaya başlar” cümleleriyle coğrafi mekân, olay yerinin kahramanlar üzerine yaratacağı psikolojik etkiyi göstermekte ve okuru tinsel yönden hazırlamaktadır. 

Metin içinde gezinti sürerken sık sık ileti gelir okura. Sorun yaratan Avcı, bu mekânın adamıdır. Davranışını tam anlamıyla yaşadığı ortam belirlemiş. “Dağ başında ağalık, beylik olmaz”; “Dağın başındaki su kimseye ait değildir” der. Anlaşılan o ki buralarda fizik ya da zekâ yönüyle güçlü olan yaşayabiliyor. 

Öykünün mekânında sürekli bir daralma söz konusudur. Yoğun bir ormanın ardından derin ve zifiri karanlık bir kuyu. İki kahramanın da üstü başı çamur içinde ve bu dar yerden kurtulmanın yolunu ararlar. Çabaladıkça da fiziksel yönden olduğu kadar ruhsal yönden de batarlar. “Osman Bey, gözlerini sıkıca yumarak ölmek istedi”; “Dili kurudu, damağı yapıştı”; “Ağır bir kayanın altında kalmış gibi çürür gider” cümleleri bu daralmayı çok güzel anlatır. Daralma bununla da kalmaz. “Zalaaa, vur o alçağı… Vur, dinleme” gibi kısa kısa cümlelerde de gözlemlenir. 

Kapalı mekân sığınma, korunma yeri, kurtuluş anlamına gelebileceği gibi kötü niyet ya da ölüm ifadesi de olabilir. Bu öyküde kapalı mekân, ölümü simgelemektedir. 

Yatay/dikey ilişkisine bakıldığında ise yatay, özgürlük simgesidir. Zala’nın iki erkeği kuyuda bırakıp gitmesi, sözünü dinlemeyen yaşlı kocasından kurtulma, kötü niyetlilerin de cezalandırılması anlamına gelmektedir. İki erkeğin kuyunun dibinden yukarıya doğru bağırmaları, dikey düzlemde olmaktadır. Sözler kapalı mekândan açık mekâna doğru yükselmektedir. Dikey mekân umudun tükenişini bir başka deyişle ölümü simgelemektedir. 

Guy de Maupassant’ın Yağ Tulumu ya da Tombalak öyküsünde de kapalı mekân söz konusudur. Birinci bölüm, kuşatılmış sonra da işgal edilmiş Rouen kentini anlatmaktadır. İkinci bölüm, tam 14 saat, posta arabasının içinde geçmektedir. Üçüncü bölümde Alman işgali altındaki bir handa geçen günler anlatılmaktadır. Yolcular bir anlamda esir alınmıştır. Hanın bulunduğu Totes kasabası da kar altındadır. Son bölümdeyse yolcular yine kapalı bir mekânda ve araba Dieppe’e varırken karanlık basmaktadır kenti. 

Bu durum haliyle kahramanlara da yansımaktadır: Yağ Tulumu, gerek komutanın emriyle gerekse de yol arkadaşlarının tutumları, davranışları ve de ikna çabalarıyla baskı altında kalmış, kuşatılmış bir kadındır. Toplumsal ya da politik önyargılar da diğer yolcuları sarmıştır. 

Sonuç olarak şu söylenebilir: Öykü bir sistemdir ve bu sistemi oluşturan çeşitli öğeler vardır. Bu öğelerden birini ya da birkaçını ön plana çıkararak yalnızca onun ya da onların üstünde durmak, diğerlerine üvey evlat muamelesi yapmak olur. Öyküyü, öğeleri arasındaki yatay ve dikey ilişkiler ağını çözerek, onların birbirlerini nasıl etkilediklerini duyumsayarak okumak, çok daha hoş olur. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 1665
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster