Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '17

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
29
 

Özgürlüğün maviliğinde

Güneş ha doğdu ha doğacak. Etrafta koyu yeşilin hâkimiyeti ve sanki ormanın en derinliklerinden geliyormuşçasına yayılan kuş sesleri… Kiminiz ikinci ya da üçüncü rüyasında o esnada belki; ama açılır benim gözlerim her sabah o anın sükûnetini kalbimde hissederek bir gün daha yaşayabilmek adına. Ardından güneş belirir, ilk ışıklarını denizin maviliğine çarptırarak ve görünmeye başlar sokak başlarında tek tük bir ellerinde çantaları diğer ellerinde telefonları akıllarında bir telaşe, yaşamı hissedemeden kaybolan bir günün sabahı. Ve yok olur usul usul dingin kuş sesleri korna seslerine yenik düşerek. Doğayı hırsımıza, mükemmeliyetçiliğimize, en iyi olma arzusuna karşı terk ettiğimiz sanki hiç ölmeyecekmişçesine koşuşturduğumuz bir gün daha sona erer gider son dakika haberleri ile birlikte. Fena olmaz mıydı sanki bir sabah uyanıp o günümüzü metaya dair değil de duygularımız doğrultusunda her anını ruhumuzda hissederek, sevgi içinde ve gülümseyerek yaşasak? Her şeyi planlayarak değil de o an içimizden geldiği gibi konuşsak ya da gülsek en olmadık yerde acaba bana deli derler mi diye hiç düşünmeden veya söylesek mesela insanlara onları sevdiğimizi acaba rezil olur muyum diye için içini yemeden.

İnsanlar yumurtanın, domatesin organiğini yiyebilmek için bile o kadar çaba sarf ederken neden hayatlarında bir kere tadabilecekleri yaşamayı bu kadar yapay kılar ki?  Neden sonsuza kadar hatırı kalacak sevginin, gülmenin, muhabbetin doğalını yaşamak yerine beş dakikada mideye inip iki saat sonra yok olacak menemenin doğalını tercih eder? İstediğim gibi sevemeyeceksem, konuşamayacaksam, gülemeyeceksem, kızamayacaksam ne işime yarar ki uzun yaşayabilmek adına doldurulan market torbaları? Yani özgürlük diyorum uzaklaştırmasak mı acaba kendimizden bu kadar? Kurtulsak ya artık kuruntunun benliğimizi hapseden prangalarından. Ve adımlarımızı atsak “Ne derler sonra arkamdan” diye düşünmeden. Düşünsenize ne büyük bir rahatlık olurdu içimizden geleni söylesek içimize atıp omuzlarımıza fazladan yük koymak yerine. Oysa ki tek yaptığımız yaşadığımız dünyanın siyasi-sosyal özgürlük kısıtlamalarını eleştirip evet biz özgürlük istiyoruz diyerek bile bile kendi özgürlüğümüzü kilitlemek; gönlümüzde kırgınlığımızı, kızgınlığımızı, aşkımızı, sözlerimizi gizleyerek. Mesela neden ayıp olmasın diye beyaz da olsa yalan söylenir ki karşındakine o kıyafet yakışmadığı halde “Ayy çok yakışmış” denir? Ya da neden sevmediğiniz insanlara yapmacık olduğu 100 kilometre öteden belli olduğu halde gülümseyip sonra yanımızdakine “Ay bak nasıl da gıcık selam verdi hiç de sevmem zaten onu” denir? Açıkçası Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek”.

Sabah horoz sesi yerine alarm sesiyle uyanmak, kapıdan çıktığımda mutlu ve umutlu yüzler yerine asık ve aceleci yüzler görmek, yanlış anlaşır belki diye beğendiğim şeyleri ya da beğenmediklerimi söyleyememek, gülümseyerek-içtenlikle yaklaştığım insanlardan soğuk bir vurgun yemek, birine yardım etmenin bile en normal insan davranışı olması yerine yardım istemenin sanki zayıflık belirtisi gibi görünmesi ve yardım edenin de sanki tüm insanlığa yardım etmiş edasına bürünmesi, fazla iyi olana saf gözüyle bakılması falan uzar gider bendeki bu liste ve sanıyorum size de aşina sayılır tüm bunlar.

Kelebek kadar ömrümüzde nedendir bu yalan, gizem, ikiyüzlülük, kalp kırmacalar içinden geldiği gibi gülmek ve ağlamak varken? Hani diyorsunuz ya arada hayatta amma zor, çok mutsuzum, her şey anlamsız diye işte aslında anlamsız ve zor olan hayatın kendisi değil, sizin kendi gönlünüze bile bile zincir vurarak kısıtlamanız ruhunuzu sabahın serinliğinden, gecenin yıldızlarından, denizin tuzlu kokusundan ve papatyanın masumiyetinden. Güneşte yanmadan, yağmurda ıslanmadan, toprakta elin kurumadan, karda üşümeden, rüzgârda üstün başın dağılmadan yaşamak kafesteki kuş misali. Zordur yeşilliği, maviliği içine çekmeden özgürce yaşamak, mutluluğu tatmak ve anlamsızdır sürekli yağmurdan, rüzgârdan, kardan, sıcaktan şikâyet ederek özgürlük aramak.

Önce kendini doğayla bir hissetmektir ruhunu doyumsuzluktan ve esaretten kurtaracak olan. Orhan Veli’nin de dediği gibi “Ne duruyorsun be at kendini denize, görmüyor musun her yanda hürriyet, yelken ol- balık ol -kürek ol –dümen ol –su ol, git gidebildiğin yere.”

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 9
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 101
Kayıt tarihi
: 06.12.16
 
 

. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster