Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Nisan '07

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
1562
 

Ruhumuzu nasıl buluruz..?

Ruhumuzu nasıl buluruz..?
 

İnsanın önce kendi gerçeğinden hareketle, ruhunu örten örtülerin çözülüp, Ben’ini elinde tutan hakikatı, konuşur gibi hissettiği anlar çok nadir olur. Bu gibi haller Ben’in metafizik ilhamlara muhatap olduğu zannını verse de Ben’in vazife şuuru ile uyanık kalmasını temin eder. Her insan, hayatın çeşitli evrelerinden geçtikçe ruhi bir dönüşümüde beraberinde yaşar. Düşmüş ruh, dünyanın karanlık köşelerinde ışık aramaya başlar, uykusundan veya sarhoşluğundan uyanıp, gurbetinin farkına varır. “Gurbetteki” insanın umutsuzluk çığlığının altında bilinmeyen Tanrı ile vuslat arzusu ve ruhun açlığı dıramı vardır. Hastane bedenin, düşünce ve ilim ise, ruhun şifa kaynağıdır derler.

İlim, gerceği menşe’inden seyiredip düşünerek, bilgiyi Ben’iyle nasıl paylaştığını nazarı dikkate alır. Bilgi, hakikati kaplayan manaya sevgiyle bakarak zihni olgunluğa yönlendirir. Yani gözünün önüne serilmiş olan şeyleri düşünerek görmeye çalışır. Gördüğü güzellikler Ben’e tesir ederek, ona adeta kutsal bir duygu yükleyip gerçek güzeli O’nu kalbinde buldurur. Bilim aydın bir şuur ve açık düşünüşle ferde fikri olgunluk edinmiş bir kişilik kazandırır. Boyutsuz uzayda, yerde ve gökte ne varsa, tabiat ve nesnenin gerçeği bizleri bilgin kılar. Aç olarak dünyaya gelen fert ruhi açlığını bilgiyle doyurur.

Bana göre “insan ruhu hiç bir zaman durgun bir gölün yüzeyi gibi sakin değildir”. Dışarıdan gelen mesajlar, tıpkı bir göle atılan taşlar gibi, ruhumuzu dalgalandırırlar. Algıladığımız mesajların bir kısmı arzu ve isteklerimize uygun olduğu için, sevinç ve zevk yönünde, bir kısmı da bizimle çatıştığı için keder, sıkıntı, endişe ve korku yönünde tesir ederler. Atılan her taşın meydana getirdiği dalgalar nasıl halka halka, yayılır ve bir süre sonra sukunet sağlanırsa, bizim dışardan aldığımız verilerde, iç alemimizde aynı dalgalanmayı meydana getirir ve bir süre sonra durulur. Yani “homeostasis” durgunluk ve “Maximus in me deus est “ En büyük Tanrı benim içim de dercesine, latince bilmese de bu değimi telaffuz eden manalar dillendirmiş olur. Tanrıyı içinde, kendine her şeyden daha yakın olarak hisseder.

İnsanlık daha çok, eşyanın hakikati ile meşgul olduğu için, ruh konusu, ilim ve felsefenin en güç konularından birini teşkil etmiştir. Karşılaşılan güçlük yada başka nedenlerle ruhi konular genelde, ihmal edilegelmiştir. Halbuki madde ruhun haznesi olmak ve ruhun ihtiyaçlarını karşılamak için vardır. Bizim cahil ilkel atlarımıza göre her şeyin ana kaynağı ruh idi. Onlara göre türlerin gelişimi, ruhtan maddeye doğru olmuştu. Bizim çağımız insanı, ruhun insan olmaya eriştiği bir çağ olarak görülmesine rağmen, fiziksel tabiattan, kutsal bir aşamaya atlayacak düzeye gelememiştir. En küçük zerreler ve her toz taneciği zamanını doldurup kademeli bir dönüşüm neticesinde “yaşayan ruhun” bir parçası olur ve ruh dünyası merdivenlerinin ilk basamağına yerleşmek ister. Tüm evren, düşüncenin yüce bir yapısı olarak insanla karşı karşıya gelir, tıpkı bitki ve hayvan dünyasının fiziki duyumlar aleminde alğılandığı gibi. Ancak yüksek duyarlılık girdikten sonra, çok geçmeden fiziki olanın değil, ruhun ifadesi olan şeyleri algılamaya başlar insan. Bütün varlıklar kendilerini dışta var olan bir ruhi dünya olarak sunarlar; tıpkı taş, bitki ve hayvanların fiziki dünyaya ilişkin duyum melekelerimize kendilerini sunduğu gibi.

Aslında her şeyin üstünde ve ötesinde aslımıza dönmek için önümüze açılan potansiyel dolu yolu hakkıyla yürüyememekteyiz. Bu potansiyel, içimize dönük doğal yapımızın yeniden keşfidir ki, bu olmadan dışa dönük yanlarımızla ilgili şartlarda, gerçek bir gelişme ( Altarnatif teknolojilerden, hakiki toplumsal huzura kadar ) olamayacaktır. Burada esas sorun, Aquarian çağı denen, bu yeni ruhsallık çağını nasıl değerlendireceğimiz konusudur. Modern dünyanın, ruhun yeniden keşfi konusunda izlediği olumlu gelişmeleri nasıl değerlendirecegiz..? Örneğin, İslam`da insanlar, hem her anın son olduğu anlayışıyla, hem de Taoist bir ölümsüzlük inancıyla, sonsuza kadar yaşayacakmış gibi yaşamaya özendirilmiştir. Yüce Yaratıcı Kuran’da ruh konusunda bilgi verirken, iliminden çok az bilği verildiğini bizlere bildirir. Kuran’da, İsra: 83 ayette Hz. Peygambere hitaben: “Sana ruhu sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size bu konuda ilminden ancak pek az bir şey verilmiştir.” diyerek, bilgilerimizin sınırlı olduğunu belirtir. Ayetin son kısmında ki ilminden çok az verilmiştir bölümü Fransız Üniversitesinde, Fizyoloji ilmi kurul üyesi Prof. Sarl Rise’nin “Ruhi Hadiseler” isimli kitabından, alıntı, şu sözleri hatırlattı: “Niçin, gelişmesiyle iftihar ettiğimiz ilimin, hakikatte eşyanın görüntülerini idrakten başka bir işe yaramadığını, dürüstce açıklamıyoruz..? Alim olan kişiye yaraşan mütevazi ve cesaretli olmaktır… Mütevazi olmalıdır, zira bilgimiz çok azdır. Cesur olmalıdır, çünkü önünde inceleyeceği apaçık bir kainat vardır”der. Demek oluyor ki, müsbet ilmin başarısı olarak gördüğümüz, atomun parçalanıp enerjiye dönüşmesi, atom çekirdeği ve elektronların bilinmesi çok büyük bir zafer olarak değerlendirilmemelidir. Atomdan hücreye, hücreden o mükemmel insan beynine, tohumdan ağaca, avucumuza aldığımız zerrelerden, kainatın en uzak köşesindeki galaksi ve yıldızlara kadar her şey, nasıl oluyorda aynı kanun ve aynı nizam dahilinde saşmadan hüküm sürüyor. Bütün bunları gören bilen insan, nasıl olurda O’nu Yaratanını görmezden gelir.

Kişiliğimizin farkına varmamız, daha derinlere inmemize yolaçarken, bir anlamda aidiyet duygularımızı da artırıyor. Zihnimizin yoğunlaşması, bağımlılığımızın artması ile birlikte gerçekleşiyor. Böylece bilincimiz, zihnimizde kara bir delik açarken, sanki tabiatin her şeyi kaplayan sırları ile tanışıyoruz. Böylesi kültürel bir geçmişin boyutlarını ise, sadece sanat, müzik ve edebiyattaki gerçek üstü hayal gücümüzün fantazileri ile tatmin etmek münkün görünmüyor. Bu nedenle batıni, garip ve mistik şeyler, insanı romantik bir havaya sürüklese de aydınlanma isteğini de hareketlendiriyor. “İnsanı egzotik düşünüşle, rüya ve kabus, çılgın eglenceler, sapkınlık, cinnet, doğa-üstü sahiplik, intahara yol açan deprasyonlar, narkotik translar (uyuşturucu kullanımı) metafizik ilham kaynakları ve büğücülük gibi deneyimlere yönelendirebiliyor.” Bu izahtanda anlaşılacağı gibi, bana gore asıl sorun, “Ruhi Zekayı” nerede ve nasıl bulacağımız konusundadır. Hele ruhi hayatı ve buna ilişkin tecrübeleri anlamak bakımından, benim anlayışıma göre cevabı ise, aradığımız şeyi “Ruhi Zekayı” kutsal gelenek içinde aramalıyız. Yani Ezeli Hikmet, Gizli Ögreti, Eski Bilgi… Orjinal ve evrensel bir fikir miti, yada bilinç sıçramasıyla aydınlanabiliriz. Fiziki ve Ruhi ihtiyaçlarımızı karşılarken, yeterince derin düşünür ve yanlış kararlar vermeden ilerlersek, eski bilgelik bilgileri bize ulaşacak bir yolu mutlaka bulacaktır. Bu münasebetle zihnimizin özünde bir yerde, bize subjektif görünen her şeyin temelinde evrensel bir zeminin olduğuna ve kişiliğimizi temizleyerek, evrensel bir zemine oturtacağına kesin inanmalıyız.

Ruhi her ihtiyaç ve olguyu suç kabul ederek geçen iki asırdan sonra, seküler hümanistlerin kendi ahlak anlayışlarının kökleri hakkında düşünmeye başlamasıyla, ilginin aniden ruhi konulara yönelmesi dikkat çekici değimidir..? Birden bire zihnin derinlikleriyle tekrar ilgilendiğimiz 21.yüzyıl bilgi toplumu pisikiyatriye geri dönmek fikriyle karşımıza çıkıyor. Pisikiyatri ve en geniş deneysel anlamlarıyla pisikoterapi, pek çok çağdaş pisikoloklarca, geleneksel öğretilere yaklaşmada hala en ümit verici yol olarak görülmekte. Kurtuluş, kişinin içe dönük bir tetkikidir, keşife dayalı gerçeklik bilincin derinliklerinde başlar gibi önerimler pisikoterapi kökenli önrilerdendir. Süphesiz terapide, ruhumuzun ızdıraplarını dindirecek bir kişisellik ve merhamet iklimi ile beraber, deneylerin sansürlendiği bir anlayış bulsakda, disiplin içinde bir bağlılığıda bulabilmekteyiz. Ancak pisikoterapının ruhi geleneklerden öğrenmesi gereken şeylerde vardır. İnsanın iç evreninin sadece salt pisikolojik terimlerle alğılanamayacağını zannediyorum. Terapinin yanlızca kişisel olanın kişi-üstüne geçiş için bir çıkış noktası olduğunu kabul edebilirim. Fakat, Pisikiyatrinin öncüleri arasında bile terapiyi duygusal mühendisliğin basit bir versiyonundan daha fazla ileri götürülemediğini biliyoruz. Her dönem yeni bir terapist, insan ilişkilerinden kaynaklanan sürtüşmelerde aşınan ruhumuzu yağmalayıp, egomuzu parlatarak, akıl sağlığımızı pisiko-mekanik bir yöntemle düzeltecek önerilerde bulunuyor.

Akıl sağlığını tarif etmek için, öncelikle insani olarak neyin normal olduğunun tanımlanması gerekir. Neyin normal olduğunu bilmek ise, insan denen canlının doğasını bilmekle mümkün olur ancak. Günümüz terapi çagında pisikiyatri ekolleri, reform döneminde din alanında görülen mezhep bölünmelerinden daha hızlı bölünmelere sahne olmakta. Bölünen bu ekoller arasındaki ilişki bazan ortodoks mezhep ile, mutezili meshepler arasındaki çatışmalar kadar sert oluyor. Bu ekollerin her biri, insana ait pisikolojik hakikatlerin bir bölümünü gerçekten yakalayabilmekteler. Fakat seküler uzlaşma denen olgu ve bununla ilişik siyasetler, ruhi ihtiyaçları görmezden gelerek, içimizdeki boşluğun büyümesini engelleyemiyorlar. İçimizdeki boşluktan kasıt; “insanı yutan bir canavar gibi gelecek korkusu ve umutsuzluktur”.

Ruhi sorunların kaynağı temelde olduğumuz yerle, kaderimizin bizi yönlendirdiği yer arasındaki uçurumdur aslında. Bu temel bölünmenin gerisinde bir dizi pisikolojik zıtlıklar sıralayabiliriz: tutku-mantık, ego-id, duyu-akıl, beden-ruh vs, bu zıtlıkların her biri, potansiyel olana mudahale gibi, ruhi bütünlüğün reddi ve hayati olması gerekenden daha düşük seviyede yaşamanın nedenleridir. Geleneksel pisikolojik hiyararşinin içerdiği, ruh-can-beden yapısında, beden ve can ruhun aşkın ihtiyaçlarını sağlamak durumundadır. Bu entegre ideal ruhun aydınlanmasını da temin etmelidir.

Kaynak:

Kuran-ı Kerim, İsra: 83 ayet

Prof S. Rise, “Ruhi Hadiseler” Paris France

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 65
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 26
Ort. okunma sayısı
: 2854
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji bölümü  terk. Hollanda'da ikamet etmekte. Hollanda'da ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster