Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Haziran '20

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
90
 

Sanat Ürünlerinin Kalitesi

Sohbetimiz devam ediyor...

Bu kez sistemi değiştirdim biraz...

Önce ">" işareti, sonra Doktor fisun gökduman kökcü'nün yorumlarından bir ya da birkaç cümle alıntı yapıyor, altına kendi yanıtımı yazıyorum.

Bilenler bilir; bu sistemi, 2000'li yılların başında, üyesi olduğum anet ve yerine kurulan News.Türkiye haber gruplarının Siyaset bölümünde çok kullanırdık. Ne günlerdi onlar…

(Yorumların tümünü okumak isteyenler, aşağıdaki “« yazarın önceki bloğu” yazılı butona tıklayıp Ctrl+end ile en alta indikten sonra yorumlara kadar çıksınlar bizahmet. İlk yorum, en alttakisi.)

***

16 Mayıs 2020'de:

> “Kalite gittikçe düşüyor. Toplumun eğilimlerine göre sanat (!) yapınca, böyle oluyor işte.” demiş, az sonra da,

>... kaliteyi belirleyen ne?” diye sormuş, Doktor Hanım.

Önce ilki:

Toplum için sanat yapmak, “Toplumun eğilimlerine göre sanat (!) yap”mak demek olmuyor ki...

Önceki yazımın sonunda:

“... Sanatın kalitelisi (tabii düzgün döşenmiş diğer yapı taşı arkadaşları ile birlikte,) toplumun kültür düzeyini yükseltir, kültür düzeyi yüksek toplumlar, daha kaliteli sanat ürünleri isterler ve böyle gider bu..” demiştim.

(Burada azıcık eksik/yanlış söylemişim. Sanatın kalitelisi, ikinci sırada olacaktı. Bu yazımın en sonunda anlatmaya çalışacağım niye öyle olduğunu.)

Sonra ikincisi:

Kalitenin Ölçülebilirliği Konusu:

7-8 yıl önce, nitelik konusunu bir Forumda masaya yatırmıştık. Çok güzel tartışmalarımız olmuştu. Ama o Forum, şimdi yok artık ve elimdeki bölük pörçük notlarımın tümünü buraya aktarmam olası değil. Yine de bazı görüşleri oradan alıntılamaya çalışacağım.

Orada “sanat” yoktu, burada da “nitelik”. Önemli değil... Biz oldururuz. Olmaz mı?

Tanımlarından başlayalım:

Sanatın karşılığı olarak TDK,

Bir duygu, tasarı, güzellik vb.nin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık, demiş.

Kalite sorusunu hiç uğraşmadan niteliğe gönderiyor. Niteliğinse üç ayrı tanımı var:

nitelik, -ği

1. Bir şeyin nasıl olduğunu belirten, onu başka şeylerden ayıran özellik, vasıf, keyfiyet.

2. Bir şeyin iyi veya kötü olma özelliği, kalite.

3. Bireyi, nesne veya yaşantının bir yönünü ötekilerden ayırt etmeye yarayan ve ölçülebilen özellik, keyfiyet.

Gerçi, ikinci tanımda kaliteden söz etmiş ama üçüncüsünde, “ölçülebilen özellik” dediği için onu daha çok sevdim.

ölçmek karşılığında da:

En, boy, hacim, süre gibi nicelikleri kendi cinslerinden seçilmiş bir birimle karşılaştırıp kaç birim geldiklerini belirtmek, demiş TDK.

Forumdan:

Yukarıda sözünü ettiğim tartışmaya gidelim...

Konu: Nitelik nedir tam olarak? idi. Bir de açıklama yapmıştı, konuyu açan arkadaş:

Hepimizin bildiği, hissettiği ama bir türlü tanımlayamadığı bir özellik. Yoksa özellik de değil mi? Soyut bir kavram. Hepimizin kendimizce tanım yapmaya çalıştığımız ama tanımladığımız an onu sınırladığımız ve nitelikli bir tanımlama yapamadığımız nitelik hakkında.

“Ne olduğunu biliyorum. Ne olduğunu görüyorum ama tanımlayamıyorum. Yardımlarınızı bekliyorum. Nitelik nedir?”

Söz, döndü dolaştı niteliğin ölçülebilirliğine geldi. Konuyu açan arkadaş:

Nitelik ve nicelik karşıt kavramlardır, nicelik (kantite, quantity) ölçülür, birimi vardır, metre gibi, kilogram gibi, kalori gibi ölçülebilen boyutlar, değerler ve özelliklerdir. Nitelik, (Kalite, quality) ölçemediğimiz, birimi, standardı olmayan özelliklerdir, güzellik gibi, nefret gibi, ölçülemez bir boyuttur,” dedi. Ben de:

Nereden çıkartıyorsunuz niteliğin ölçülemediğini?

“Nitelik de ölçülebilir hatta sıkı sıkıya denetlenebilir bu ölçümler.

“Örneğin: ALTIN

“Doğada saf haldeyken hiçbir anlamı yoktur! Ancak işlendikten sonra kalite/nitelik/değer kazanır. Bu işlem sırasında, başka madenlerle belli oranlarda birleştirilerek yeni bir niteliğe kavuşturulur.” demiş ve tr.wikipedia.org’tan şu alıntıyı yapmıştım:

Altının kimyadaki saflığı “yüzde” ile, mücevhercilikteki saflığı ise “karat” veya “ayar” terimleriyle ifade edilir. Buna göre 24 ayar (veya karat) altın %100 saf altını, 22 ayar ise %91,6 saf altını ifade etmektedir. 22 ayar altının %8,4’ü diğer metaller ile tamamlanmıştır.”

Bu aşamada başka bir arkadaş tartışmaya katıldı; niteliği oluşturan şeyin emekgücü olduğunu ve onun birimiyle ölçülebileceğine dair bir şeyler söyledi. Nitelik ve emekgücünün ilişkisi ile ilk kez karşılaşıyordum. Biraz düşününce hak verdim. Ama konuyu açan arkadaş bizim gibi düşünmüyordu ve tartışma uzadıkça uzadı.

Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle bitmişti tartışma:

“… Daha az emek harcayarak daha nitelikli kitap yazanlar olabileceği gibi daha çok emek harcayıp çok niteliksiz kitaplar yazanlar da çıkar.” dediydi.

Bu arkadaşlar, uzaydan mı geldiler yaa? Hiç mi çevreleri olmadı, hiç mi okumadılar, hiç mi sorgulamadılar, hiç mi tartışmadılar? Bilgi birikimleri/donanımları (sizin de deyiminizle potansiyel nitelikleri) nasıl oluştu? Bunları yaparken harcadıkları güç de EMEKGÜCÜdür!

“Bilgi birikimleri yeterli ise; az zamanda çok nitelikli kitaplar yazarlar, yetersizse çok emek harcayıp çok niteliksiz kitaplar yazarlar. Bu kadar basit! Kimse, bedava şöhret (=nitelik de diyebilirsiniz) kazanamıyor. Yok öyle 3 kuruşa 5 köfte. ;)” diye yanıtlamıştım.

Kısacası, her bir şeye kaliteyi kazandıran da, ölçen de, benzeri başka şeylerle karşılaştırılmasını sağlayan da hep o emekgücüdür. (Beyingücü, bedengücü, kolgücü, sesgücü vb. türevlerimiz de bulunur.)

Sanattaki kaliteyi değerlendiren emekgücü, biraz da değil epeyce farklı. Belki ilerde başka bir ad verebilirler.

Yıllar önce, galiba bir dergide okumuştum. Orijinalini bulamadım şimdi. Rakamlar değişik olabilir. Ama önemi yok...

Bir öykücük:

Bir klasik müzik konserinin fuayesinde eserin bestecisi, arkadaşlarıyla sohbet etmektedir. Gruba sonradan katılan tanımadığı bir hayranı, “bu eseri ne kadar zamanda bestelediniz?” diye sorar. Besteci, duraksamadan, “15 dakikada,” der. Öteki şaşırır.  “Gerçekten 15 dakikada mı?” Bizimki gülümser, “hayır,” der, “47 yıl, 8 ay, 3 hafta, 2 gün, 6 saat, 15 dakikada,” der, (yaşını söyler yani)”.

İşte sanattaki emekgücü böyle bir şey.

Dahası da var...

Anadan, babadan, atadan genler/kromozomlar aracılığıyla kalan Genetik Miras’ın sanatsal yetenekler bölümü var ki, bu da hepimizi aşıyor sanırım.

***

>... Peki toplumumuzun büyük kısmı, neden kalitesi olmayan müzikleri seviyor? diye sormuş Doktor Hanım.

Sanatsal emekgücünün diğerinden bir farkı daha! (Aslında belirgin bir fark yok ama öyle görünüyor.)

Açayım:

Sanatsal kalitesi yüksek bir ürünün toplumda karşılık bulabilmesi için; o toplumun kültürel yapı taşlarının eşit ölçüde, düzgün döşenmiş olması gerekir. Bu da ayrı bir emek, ayrı bir emekgücü ister.

Bilindik fıkradır... Buraya da aktarayım:

“Bir gün, Bayburt'a bir senfoni orkestrası gelir. Tüm Bayburt halkı konseri izlemek için davetlidir. Konseri merak eden Bayburtlular salonu hıncahınç doldurur. Konser sonunda bir gazeteci, Bayburtluya konseri nasıl bulduğunu sorar.

Bayburtlu da, 'Bayburt, Bayburt olalı, böyle zulüm görmedi' yanıtını verir."

Burada Bayburt halkının hiç mi hiç suçu yoktur. “... kalitesi olmayan müzikleri seven toplumumuzun büyük kısmının” da öyle.

Yukarıda ve önceki blogumda sözünü ettiğim, kültürel yapı taşlarının döşenmesinde gerekli ve yeterli emekgücünü harcayalım ki, “bina niye yükselmiyor,” diye somak hakkını kazanalım di mi?  

Ki bu da, kişi ya da grup değil, önce zihniyet meselesi, Türkçesi, anlayış sorundur!

Elbette, klasik müzik şart değil! Sanatın pek çok alanında bu böyle... Önce alıcısını yaratırsınız, sonra yüksek kalitedeki ürünü pazarlayabilirsiniz.

Normal emekgücü ile sanatsal olanının bir farkı da budur, bence.

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Sanıyorum bir önceki yazınıza yorumumda,her şey eğitime gidip dayanır nihayetinde demiştim.Bayburt halkının suçu yok aslında.Suç,onları eğitmeyi beceremeyen sistemde.Kültürel yapı taşlarını kim döşeyecek?Elbette,bu halkın eğitiminden sorumlu olanlar.Dua edelim de Figaro'nun düğününe giderken,süslenip püslenip bir de altın takmasınlar sopranoya...Eğitim böyle giderse,Bayburt halkını bile mumla ararız yoksa.Bu gidişle bu da olur merak etmeyin.Saygılar,selamlar...

fisun gökduman kökcü 
 09.08.2020 13:01
Cevap :
Çoook haklısınız. Aslında, içinde "eğitim" geçen 19 tane yazım var. O yüzden, biraz da bilerek atlamıştım o konuyu. Siz tamamlamışsınız. Teşekkürler. Belki daha sonra tekrar dönerim... Saygılar benden...   10.08.2020 0:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 91
Toplam yorum
: 95
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 468
Kayıt tarihi
: 01.01.11
 
 

Milliyet Bloga taşınmam kolay olmadı.. Varlığını aşağı yukarı başlangıcından beri bildiğim bu dev..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster