Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Nisan '16

 
Kategori
Şiir
Okunma Sayısı
431
 

Şiir, zeka, ölçü üzerine...

Şiir, zeka, ölçü üzerine...
 

Alıntı


Son yıllarda silah zoru haricinde ne şiir dinleyebiliyor, ne de şiir okuyabiliyorum.  İnsan şiir denince korku filmine düşmüş gibi korkar mı yafu? E, ben korkuyorum. “Dur sana bir şiirimi okuyayım, göndereyim” diyen insan birden Frankestein’a dönüşüyor gözümde. “Ahan da yandın şimdi” diyor beynim. Nükleer bomba alarmı çalıyor, sirenler çığlık çığlık! Megafondan yüksek sesle uyarılar geçiyor: “Çabuk çabuk gri hücreler bölümünü kapat, duyarlılıkların perdelerini indir, algı noktasını körelt!” Bir koşturma başlıyor ki beyinde, sormayın. Tabi görünen yüzüm tüm nezaketi ile “Elbette buyurunuz.” demekle meşgul oluyor. İçeride telaş edenlerin ağzında küfrün bini bi para! “Hay ben senin nezaketinin ebesine, dedesine…”

Her ne kadar beynim algı, ilgi, duyarlılık bölümlerini kapatmaya çalışmış olsa da okurken ya da dinlerken o bölümlere de sızıyor (genelde) garabet dizeler. İşte beynimi sevme nedenim tam o noktada devreye giriyor, hem de otomatik olarak. Tamam çok zeki olmayabilir ve bunun da farkındadır kendisi ama sorun çözmeye odaklanışına bir şey diyemem şimdi. :)

Şiir denemeyecek kadar fukara dizelerin benliğimde yarattığı sersemletici etkiden nasıl kurtulurum derken beynim devreye giriyor. Hemen akıl konağındaki o muazzam kütüphanenin yaldızlı şiirler ve şairler bölümüne götürüyor beni. Aruz odasının giriş kapısında Fuzûlî’den o çok sevdiğim beyit pırıl pırıl parlıyor. Şavkına mest olduğum dizeleri okuyorum ilkin. Şiirden gelen hastalığı yine şiirle tedavi etme şeklim bu. Malum zehrin panzehiri kendinden yapılır.

Dest-bûsı ârzûsuyla ölürsem dostlar,

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su.

 

Şu dizelerdeki incelik, zarafet ve zekaya bakar mısınız? Adamın derdi çok ince. Bir sevdiği var, elini öpmek mümkün mü belli değil. Ve o arzu ile ölürse, mezar toprağından bir testi yapılmasını ve o testi ile sevgiliye su verilmesini istiyor. Selviden ince, sabah rüzgarından narin bu dileğini ise aruz ölçüsü içinde yani matematiği kullanarak ifade edebilme zeka ve kabiliyetine sahip.

“Piuuuuv!” demek istiyorum.  

Bir şu naifliğe bak, bir de serbest vezine güvenip sevgilinin kalçasına şaplak atan şiirle karşıma çıkana bak! Olacak iş mi canım!

Bir ‘cık cık’ çekiyor ve aruz kapısı önünden geçerken, içeriden Nedim’in şen kahkahaları çalınıyor kulağıma. Gülümsüyorum, bir sonraki salona yöneliyorum: Halk Edebiyatı.

Kapıyı aralayınca içeriden gelen bağlama ve ona eşlik eden yanık sesi ile Karacaoğlan’ı görüyorum. Hem çok yakışıklı hem de dokunsam “Dur hele kız” diyecekmişçesine canlı. Dilinde o güzel türkü.

Karac'oglan sırrın kime danışır 
Siyah zülfü mah yüzüne kıvrışır 
Ayrılanlar elbet bir gün kavuşur 

Ağlama sevdiğim gül dedi bana

Az ileride diğer ozanlar, aşıklar, atışmalar… Yıldız yıldız, çiçek çiçek Anadolu kokuyor salon. Ben ufak ufak kendime gelmeye başlıyorum.

“Gördün mü?”diyor iç sesim. “Şiirdeki ölçüyü bilmeyen sadece şiir yazdım sanır…”

“Sakın şiirdeki inceliği kavrama gücü olmayanlar saçmalamasın bari diye icat edilmiş olmasın bu ölçüler?” diyorum, beynimin gri bölgesinden bir kahkaha yükseliyor. “Hay ağzınla bin yaşa!” diyor üstüne.

Evet evet, şiir aptallıkla kirlenmesin diye icat edilmiş olmalı bu ölçüler. Batıdaki sonelerin, baladların; bizdeki koşmaların, gazellerin kısaca şiir dediğimiz her ögenin bir ölçüsü var. Olmalı da… Yoksa yağdı yağmur, çaktı şimşek oluyor ki yazık onu dinlemek zorunda kalan insanlara… Estetik zarar görüyor, sanat zarar görüyor, ben zehirleniyorum!

Hepsi serbest vezinin suçu diyecekken beynimin solundan şlap diye bir darbe alıyorum. Sağ lobu tokatlıyor. “Olur mu” diyor.“Bak serbest vezinin tanrıları var burada.”  Sonraki kapının girişinde, Nazım’ın o yumuşak sesinden, o muhteşem dizeleri duyuyorum:

Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey, 
Dünyanın en güzel sesinden 
En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey... 
Fakat artık ümit yetmiyor bana, 
Ben artık şarkı dinlemek değil, 
Şarkı söylemek istiyorum.

 

İşte buna sanatta zeka faktörü diyorum. Demek ki zeka varsa var, sanat ve bilim. 

Peki yazmasın mı insanlar şiir? Yazsınlar tabi ki! Şiir sanat piramidinin en tepesinde yer alır. Hem matematik hem de müziktir. Yazsınlar ama bunu da bilsinler! Önce halk edebiyatı ölçüsünden, ardından aruz terbiyesinden ve en son dünya edebiyatı çizgisinden geçsinler; beyinlerini besleyip, şiir toprağını zenginleştirdikten sonra şiir yazdım desinler. Hele serbest vezinle yazanlar, ilkin bin şiir yazsınlar ve lütfen tümünü karalama saysınlar. Hepsini çöpe atsınlar sonra. Ve bin birinci şiire ilk şiirim desinler. İşte o şiir belki olmuştur…

 

Önemli Notum: Şairim dediğim dostları tenzih ederim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Toplanmaz yollardan fikri hayali şairin.Gam çekmeyen canda canı olmaz asla.O bir tek aşka,hüzün ve acı çekenlere yanar.Arasa da bulamaz kendi haline bir kalbi yananını,ama yine de menekşe kokulu duygularını ve terli yıldızlar düşünü yürütür dizelerinde...Şiir konusundaki tesbitlerinize katılıyorum Emine hanım.O sanat piramidinin tepesini yurt tutmak gerek.Selam ve saygılarımla.

Abbas Oğuz 
 26.04.2016 20:38
Cevap :
Teşekkür ederim anlayışınıza. Var ve daim olasınız.  29.04.2016 12:20
 

Bu blogunuzu okuduktan sonra, sayfanızdaki şiir kategorisine girdim Emine hanım. Meraktan yani....2008 de üç tane şiiriniz var. Hele birisi Can Yücel'e yarışan bir şiir. Ondan sonra birden şiir yazmayı bırakmışsınız. Aradan 8 yıl geçmiş...Halbuki "Failatun, failatun, failun veya feulatin feulatin, feilun, veya failatun fa'ul" vezniyle yeni şiirlerinizi okumak isterdik. Gerçekten artık şiir yazmıyor musunuz? :) Saygılar, selamlar...

Erol Özışık 
 25.04.2016 18:07
Cevap :
Onlara cahiliye dönemi ürünleri diyoruz değerli hikayecim. :))) Ayşegül Hayvar Hanımcım çok güzel açıklamış, bir karalamalarımız vardır, bir de "Ben şairim" deme şeklimiz. Ben hiç şairim demedim. Elbette esinlenmelerimiz olacak, ruhsuz değiliz hiç birimiz. Elbette dökülecek kalemden yıldız tozları. Fakat yıldız tozu dediğiniz karbondur, silisyumdur, silikattır ve ham haldedir. İşlenmezse bir şeye benzemez. İşte şair yıldız tozunu işleyebilendir. Elbette basit bir çeliğe su verme işlemi bile bilgi ve beceri gerektiriyorsa, şiir işçiliği de bilgi ve beceri gerektirir. Tabi bu bana göre. Teşekkür ederim yorumunuza. Var olasınız.  26.04.2016 11:30
 

Durun ben size bir şiirimi yazayım. :) / Gözlerinin karanlığında ışıklar yanar söner / Girsem / Benim de ışıklarım sönse yansa gözlerinde / Görsem

Mehmet Sinan Gür 
 25.04.2016 13:52
Cevap :
Yüreğinize sağlık. Yorumunuza teşekkürlerimle.  26.04.2016 11:31
 

Emine Hanımcığım, şiir yazmak farklı bir şey, şair olmak farklı. Okuyunca anlaşılıyor şairler. Bir çok insan gibi zaman zaman ben de karalıyorum bir şeyler ama şair olmak çok uzak benim için de. Neylersiniz, seviyorum duyguları dökmeyi. Arkadaşlık hatırına arada bana da katlanırsınız değil mi? :) Selamlar, mutlu kalın...

Ayşegül HAYVAR 
 25.04.2016 10:39
Cevap :
Benim güzel arkadaşım, canım Ayşegül hanımcım, senden söz ettim Erol Bey'in yorumuna cevabımda. Elbette dökülecek kalemden yıldız tozları dedim. Çünkü hiç birimiz ruhsuz değiliz dedim. Şimdi, şu gün laikliği üç beş geri zekalının ağzında sakız olmuş görürken, nasıl haykırmaz şiirler örneğin... Çocuk ruhlarının cesetleri gözlerimiz önündeyken, bombalar yağarken üstümüze nasıl dillenmesin kalem... Elbette karalayacağız, elbette dökülecek içimiz... Beni anladığını adım gibi biliyorum. Ve en derin sevgilerimi yolluyorum o güzel gönlüne...  26.04.2016 11:34
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 135
Toplam yorum
: 3783
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 2968
Kayıt tarihi
: 23.07.08
 
 

Eğitim sürecinin bazı bölümleri Almanya ve İngiltere'de olmak üzere en son PAÜ'den eğitim uzmanlı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster