Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Eylül '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1121
 

Sır

Sır
 

"RESİM:ALINTI"


1.BÖLÜM

Bir yaz daha bitmişti işte. Hazan mevsimi kapıyı çalmıştı çoktan. Sarı yapraklar… Çıplak hale dönüşen ağaçlar… Sarının tonları… Kelebek gibi havada uçuşan altın renkli yapraklar… Hazan yaprakları… Islanmış yapraklar… Grimsi lacivertimsi bulutlar…

Kış bu sene İstanbul’a gelmemeye kararlıydı belli ki. Zaman sonbaharda durmuştu sanki bu büyülü şehirde. Küresel ısınmadan güzelim şehirde etkilenmişti işte.

Ne kadar da durgundu Boğaz. Ne kadar da sessizdi. Ne kadar da sıkıntılıydı hava. Boğaz’ın maviliği hazan rengine dönüşmüştü bu sabah.

Gün ağarmak üzereydi. Sabaha karşı gecenin yorgunluğuna yenik düşen kızın bedeni uykuya henüz dalmıştı…

Hafiften ağlıyordu gökyüzü. Yıkamak istermişçesine kızın içinde alev alan her şeyi söndürmek istercesine.

Ezan sesi ile kıpırdandı kız. Gün ışığı loş bir şekilde de olsa yüzüne düşmüştü. Oturarak uykuya daldığı koltukta kıpırdandı. Boynunu acı ile yakaladı eli. Uyuşmuştu işte boynu. Sağa sola oynattı boynunu. Gerindi doğan güne karşı. Gözleri nasıl da yanıyordu.Başına o korkunç ağrı taa akşamüzeri yerleşmişti. Elleri ile yüzünü ovuşturdu.

“Keşke yaşadıklarım bir rüyadan ibaret olsaydı. Uyanınca her şey eskisi gibi olsaydı.” diye iç geçirdi.

Kalktı yerinden pencereye doğru ilerledi. Odadaki karanlık havayı mı yoksa ruhundaki karanlığı aydınlatmak için mi sıyırdı pencerenin tülünü. Baktı dışarı.

“Ağla gökyüzü ağla. Benim gibi ağla. Benim yerime de ağla.” diye mırıldandı.
…………………

Genç adam arabasına henüz binmişti. İtina ile hazırlanmıştı. Duşunu almış. Sinek kaydı traşını olmuştu . Bir süre dolabının önünde oyalansa da. Sonunda füme renkli pantolonun üzerine aynı tonlardaki gömleğini geçirivermişti. Acele ile bağladığı bordo tonlarının hakim olduğu kravatını dikiz aynasına bakarak düzeltmişti. Ceket değil de kravatının ve gömleğinin renklerine yakın bir hırka geçirmişti üzerine. Heyecanlıydı olabildiğince. İçinde binlerce kelebekler uçuyor. Binlerce kuş şarkı söylüyordu. Dudağına yerleşen gülümseme birbirinden farklı melodilere dönüşüyordu dudağındaki ıslıkla. Kontak anahtarını yerleştirdi yerine. El frenini çekti ve gaz verdi hafiften arabaya. Aslında ne kadar da erken çıkmıştı evinden. Randevu saatine daha çok vardı. Ama adamın aklından neler geçtiğini kimseler bilemezdi ki…

………………………….

Yağmur damlaları tıp tıp vuruyordu cama. Bir süre seyretti kız. Sonra sıkıntılı bir şekilde ayrıldı pencerenin önünde. Duşa girmek için banyoya doğru ilerlerken aynadaki aksini görerek durdu.

“Berbat görünüyorum.” dedi ellerini ağlamaktan şişmiş gözaltı torbalarının üzerinde gezdirirken.

“ Neredeyse gün boyunca ve tüm gece boyunca dinmedi gözyaşlarım. Olacağı buydu işte. Zaten artık hiçbir şeyin anlamı yok benim için.” diyerek elleri ile yüzünü kapadı. Saklamak istediği neydi?Olduğundan yaşlı görünen yüzü mü? Yoksa dün hiç duymamış olmayı istediği, canını bu kadar çok yakan gerçeği mi? Ellerini yüzünden ayırdığında aynadaki çaresizliği ile karşılaştı bir kez daha…

“O kadar çok gözyaşı döktüm ki… Bir daha ağlayamam sanıyordum.”diye mırıldandı. Karşısındaki cansız beden onu duyacakmış gibi.

“Yüzüm sapsarı… Gözlerim nemli… Ruhum parçalı bulutlu… Bir sağanak, bir sağanak yüreğimde… İstanbul gibiyim bugün… Hazan mevsimi gibi… Kederli…” diyerek ayrıldı aynanın önünden.

…………………

“Hangilerinden olsun abi?” dedi çiçekçi.

“Beyaz orkide.” dedi genç adam.

“Ooo… Çiçeklerin sahibi hanım… Çok şanslı…”

Genç adam baktı çiçekçiye.

“Beyaz orkide… Çok güzelsin ve çok özelsin anlamına gelir.”

“Öyle gerçekten.” diyerek uzaklara daldı genç adam.

“Çok güzel ve o kadar özel bir insan ki…”

“Şanslısın abi… Gözlerinden aşk okunuyor…”

“Çokk.” dedi genç adam.

“Bir buket daha hazırlayın.” dedi genç adam elindeki beyaz orkideye bakarak, cebinden çıkardığı kâğıdı uzattı çiçekçiye.

“Kâğıtta yazan adrese gönderin.”

“ Nasıl bir buket olsun abi?”

“Fark etmez.Yapın işte bir buket.”

“Anladım abi .” dedi bitirimce çiçekçi yılların tecrübesini üzerinde taşıyor edası vererek kendine.
………………………….

“Sakin olmalıyım. Önce bu günün tadını çıkarmalıyım. Çünkü bu bizim son buluşmamız. Birlikte geçireceğimiz ilk Sevgililer Günümüz. Çok güzel olmalı. Geriye ondan kalan bir hatıra daha olmalı.” diye düşündü kız yanağına fondöteni yayarken. Gözaltı torbalarına epeyce uğraştırmıştı onu, ilkin kapatıcı kullanmasına karşılık.

“Günün sonunda da… Artık o benim olmayacak…Sonsuza kadar kalbime gömeceğim onu…” diyerek pudraladı yüzünü. Gözlerini rimelledi sonra. Eflatun tonlarında boyadı yüzünü. Pembe allıkla renklendirdi elmacık kemiklerini.

“Allah’tan kozmetik ürünleri var. Adama benzedim. Az önceki enkaza dönmüş halimi makyajlayarak.

Saçlarını sadece fırçalayarak kendi haline bıraktı.

Çabucak giyindi. Pembe mantosunu aldı üzerine. Pembe mantosunun üzerinde çok güzel bir yüz ve kuzguni saçlar muhteşem bir kombine oluşturuyordu.

Kapıdan çıkacakken aklına gelen şey ile geri döndü. Çizmelerini çıkarmaya üşenmişti. Ayaklarının ucuna basarak ilerledi başucunda duran konsüle doğru ve çekmecesinin içinde birkaç gün önce sevinçle bıraktığı siyah kadife kaplı kutuyu aldı ve çantasına koydu o günkünden farklı duygularla.

……………………..

Gökyüzü ağlamayı kesmişti. Sadece mızmızlanıyordu karnı acıkmış bir bebek gibi. Gökyüzü hafiften mavileşmeye başlamıştı.

Kadın arabasının gaz pedalına basıyordu randevusuna geç kalmamak için.
Genç adam varmak üzereydi Kilyos’a.

Yollar ne kadar da uzun geliyordu bugün. Oysa birkaç gün önce ne kadar da sevinçliydi bu buluşma anını düşündükçe. Ama şimdi… Şimdi gökyüzü gibi kapalıydı yüreği. Fırtınalar kopuyordu içinde. Buğulanmak üzereydi ki gözleri, engel olmayı başarmıştı ustalıkla. Öyle ya o kadar uğraştığı makyajı akıp giderse ne yapardı?

Park etti genç adam sahil yolunun kenarına arabasına. Saatine baktı. Erken gelmişti. Kapına sığamıyordu ki… İstanbul dar geliyordu bugün O’na. Bu buluşma her şeyden, herkesten önemliydi onun için. Sevdiğini görecekti. Görüşmeyeli sadece bir gün olmuştu oysa. Dün sabahtan beri ne kadar da özlemişti onu. Yirmi dört saat bir asır gibi uzun gelmişti.

Daldı gitti yeşil gözleri maviliğe bir süre. Martılar dans ediyordu Kilyos’da. Cebine gitti adamın eli. Cebindeki koyu yeşil rengindeki kadife kutuyu çıkardı. Açtı. Zümrüt yeşili idi yüzüğün taşı. Değerli bir parçaydı seçimi, belliydi. Zümrüt yeşili taşın kenarları küçük pırlanta taşlarla çevriliydi.

“Umarım beğenirsin.”diye mırıldanarak kapattı kutuyu ve cebine yerleştirdi genç adam. Sonra indi arabadan ve sahile doğru yürümeye başladı krem renkli pardösüsünün yakasını kaldırarak.

Kızın kullandığı araba yaklaşmıştı buluşma yerine. Görmüştü sevdiği adamın arabasını. Hemen arkasına park edivermişti kız. Ve başlamıştı kumlara aldırmadan sahile doğru yürümeye.

Adam beklediğinin geldiğini hissetmiş gibi dönüvermiş ve kendinden epeyce uzaktaki kadına gülümseyerek el sallamaya başlamıştı.

“Tuana…Tuannaa… Buradayım sevgilim, buradayım.”

Ayten Dirier bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yine Papatya'nın duygusal serüvenlerinden birine daha dalıyoruz...Hemen sarıverdi. Kalemin daim olsun.

Ayten Dirier 
 10.09.2009 12:01
Cevap :
Sarmasına sevindim Hocam... Teşekkür ederim. Bir aşk hikayesi.  10.09.2009 14:26
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 751
Toplam yorum
: 1756
Toplam mesaj
: 225
Ort. okunma sayısı
: 770
Kayıt tarihi
: 13.06.07
 
 

Ankara'da doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Ankara'da tamamladım. AÜİF iş idaresi b..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster