Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Ekim '21

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
268
 

SİZ

  Bir sabah ağır ve şiddetli bir ağrıyla yerde uzanmış şekilde mavi gökyüzünün altında uyandınız. Ne olduğunu ve ne hissettiğinizi bilmiyordunuz. Geri dönmek, az önceki halinize, gözü kapalı durumunuza dönmek istiyordunuz. Tarif edilmez bir hissiyat içerisindeydiniz, ama olmuyordu uyanmıştınız bir defa. Geri dönmenin, uyumanın mümkün olmadığını belledikten sonra garip bir ses duydunuz, yerdeki toprağı alıp o sesi bastırabileceğinizi düşündünüz, ama toprak birden sizi boğmaya başladı ve ağzınızın içini tuhaf bir hissiyatın kaplamasına neden oldu. Toprağın yenmeyecek bir şey olduğunu anlamıştınız. Bu böyle olmayacaktı, hemen bu sesi susturmanız gerekiyordu, ses içinizden bir şeyler götürüyordu sanki. Biraz ilerlemeye başladınız, hareketleriniz adeta bilinçsizceydi. Bir şeyler bulmayı ümit ediyordunuz fakat ne olduğunu bir türlü çıkaramıyordunuz. Sonra ilerde bir şey dikkatinizi çekti. Yerden uzanan kalınca bir cismin gövdesinden ayrılan daha ince bir şeye yapışmış size bakıyordu adeta. Birden içinizde, bu şeyin o sesi susturabileceği düşüncesi doğdu. Hemen onu çekip aldınız ve inanılmaz bir hırsla yemeye başladınız. Bir süre sonra ses yok olmuş, siz de sonunda rahatlamıştınız. Sonra birden bir düşünceye saplandınız. Bu düşünce sizi adeta şoka sokmuştu. Ne yapacağınızı bilemiyor, sadece bunu düşünüyor başka bir şeyi gözünüz görmüyordu. “Siz neredeydiniz?” Buraya nerden gelmiştiniz? Olaylar kafanızda akıp gitmeye başladı birden, son yaptığınız şeyden ilk hatırladığınız ışık huzmesine kadar düşünmeye başladınız. O şeyi yemiştiniz, ya daha önce, evet evet oraya kadar halsiz bir şekilde yürümüştünüz. Ya daha önce, ah o toprak, tadı ne tuhaftı. Ya ondan önce, kafanız sert bir taşın üstünde uzun zamandır duruyor olacak ki, gözlerinize ışık değer değmez bir uğultuyla uyanmıştınız. Ya ondan da önce, o kadar zorluyordunuz ki kendinizi, hiçbir şey hatırlayamıyordunuz. Sonsuz bir karanlığa düşmüştü göğsünüz, sanki karanlık sızıyordu tüm vücudunuza, ama yoktu işte, hiçbir şey hatırlayamıyordunuz.

  Aradan uzunca bir süre geçti. Gökteki parlak şey teninizi acıtıyordu artık. Bunun böyle devam etmeyeceğini düşündünüz ve yol almaya başladınız. Bir hayli yürüdükten sonra ilerde bir hareketlilik çarptı gözünüze. Biraz daha yaklaşınca, o hareketliliğe sebep olanların, az önce su içmek için uzandığınızda yansımada gördüğünüz şeye benzediğini fark ettiniz. Birden kafanızda bazı şeyler hareketlenmeye başladı, gözünüz açıldı. Hemen onlardan birinin yanına koştunuz, vücudundan uzanan şeyleri, vücudunuzdan uzanan şeylerle tuttunuz. Çok heyecanlıydınız, bir zaman önce içinizden akıp gelen o karanlığın ufaktan dağıldığını, yerini yavaş yavaş bir esintiye bıraktığını hissettiniz. Tuttuğunuz şeyin sahibi aynı sizin gibiydi, aynı sizdendi, sizdi. Biraz zaman önce sizi esir alan bilinmezlik sanki size bir kapı aralamıştı.    

  Aradan bir hayli zaman geçmişti. Oradan bulunan ‘insan’lar sizi aralarına kabul etmiş, size konuşmayı öğretmişti. Onlarla zaman geçiriyor, gün boyu çalışıyor, canınız istediğinde ilk yediğiniz şeyi, muzu, dallarından koparıp afiyetle yiyordunuz. Ama toprak size hep acı geliyordu. Toprak size hep acıyı hatırlatıyor, karnınızdaki gurultuyu hissettiriyor, hemen öncesinde yaşadığınız baş ağrısını beyninizin ta ortasına saplıyordu. Toprak size öncesini hatırlatıyordu. Hatırlayamadığınız önceyi hatırlatıyordu size. Bu sizi öfkelendiriyor, deliye döndürüyordu adeta. Pek çok defa diğer insanlarla bu yaşadıklarınızı konuşmuştunuz. Onlar da sizinkine benzer hikayeler anlatıyordu. Onlar da sizin gibi, ilk ışık huzmesinden öncesini kestiremiyordu. Hatta sizin durumunuz iyi bile sayılabilirdi, bazıları ışık huzmesini bile hatırlamıyordu, pek de hatırlamaya çalışmıyorlar gibiydi zaten. Onların bu halini anlamlandıramıyordunuz. Bir süre bu halleri sizi üzüntüye boğsa da vazgeçiyordunuz sonunda. Onlarla uğraşmaktan bir fayda elde edemeyeceğinizi anlıyor, sizin gibi o ilk huzmeyi hatırlayanlarla konuşuyordunuz. Fakat bu da sizi tatmin etmenin yanına bile yaklaşamıyordu çoğu zaman. Artık pes etmenin sınırına gelmiş, daha çok kendi başınıza kalmaya başlamıştınız. İşleriniz de rutinleşmeye başlamıştı. Neden ağaçları kesip bir sürü ev yapıyordunuz ki. Daha geçen gün o evlerden birinin içinde oturan bir adam yok olup gitmişti. Acı toprağın altına koyup üstünü kapatmışlardı adamcağızın. Hatta oradaki insanlara bağırıp çağırmış, toprağın acı olduğunu, o adamın orada rahat olamayacağını söyleyip durmuştunuz. Sonunda içlerinden biri size o adamın öldüğünü, artık geri gelmeyeceğini, acı çekiyor oluşunun da bir öneminin kalmadığını söyledi. Bu size o kadar ağır gelmişti ki, sizin gibi olan o adamın toprağın altına giriyor oluşu, sizin de bir gün oraya gireceğiniz anlamına geliyordu. Bu gerçek sizi yıkmıştı, günlerce en sevdiğiniz meyveyi bile yiyememiştiniz. Bir sürü soru geçiyordu aklınızdan. İşte en sonuncusu da buydu. Bu adam ölecekdiyse ne diye ev yapma zahmetine girmiştiniz. İşinizi iyi yapan birisiydiniz. Yaptığınız evleri herkes beğenirdi. Ama sonunda evlerden biri boş kalmıştı. Bunca zahmetin bu kadarcık şey için olması sizi çok üzmüştü, ev yapmayı bırakmak bile istiyordunuz artık.

  Yok olacağınızı öğrenmenizin üzerinden hayli zaman geçmişti. Hiçbir şey eskisi gibi değildi artık. Ev yapmayı da bırakmıştınız. Hayat iyice garipleşmiş, muzların tadı değişmişti. Gün boyu ormanın içinde yürüyordunuz. Güneş teninizi yakmayı bırakmıştı artık. Gece yıldızların ışığında oturmak keyif veriyordu bazen. Gözlerinizi onlardan alamıyor, bazen uzun süre dalıyordunuz. Hatta bazen onlardan birinden düşüp geldiğinizi düşünüyor, daha sonra geçen günlerde ağaçtan düştüğünüzde yaşadığınız acıyı hatırlayınca bunun imkânsız olduğunu anlıyordunuz. Gökten düşmemiştiniz, bir şekilde burada belirmiştiniz ama bu şekilde olmadığı kesindi.

 İnsanlardan uzaklaşalı uzun zaman olmuştu. Onlardan uzaklaşma fikri başlarda size mantıklı geliyordu. Bu kadar zamandır ne yapıyorlardı acaba. Birden onların yanına dönme fikri cazip gelmeye başladı size. Acaba onların yanına gittiğinizde sizi hatırlayacaklar mıydı? Ya da sizi aralarına tekrar alacaklar mıydı? Belki de görevlerinizi aksatmanız hoşlarına gitmemiş, bu sebeple de size karşı öfkeliydiler. Bu düşünceleri bir kenara bırakıp koyuldunuz o aşina olduğunuz yollara. Yollar aynıydı, eskisi gibi her şey yerli yerindeydi, meyveler dallarını toprağa doğru çekiyordu. Toprak; ilk defa meyvelerin de toprağa yaklaşması size farklı gözükmüştü. Sizin bu kadar kaçtığınız şeye meyveler hücum ediyor, beraberinde dalları, yaprakları da toprağa değdiriyordu. Ölüme mi gidiyorlardı? Ağacın özünden olan şey miydi onu ölüme yaklaştıran? Bu sorular sizi derin düşüncelere daldırdı, öyle ki yine akşam olmuş, gökteki yıldızlar bir bir yerlerine dizilmişti bile. Geri dönme hissi oluştu tekrar içinizde. Bir şey bulamayacağınızı düşündüğünüz o insanların arasına karışma fikri saçma geldi belki de. Sahi, onlar bunca zamandır ne yapıyorlardı, tekrar bu soru aklınıza geldi. Acaba hâlâ aynı uğraşların içinde ölümü normal mi buluyorlardı. Ya da merak etmiyorlar mıydı uyanmadan önce nerede olduklarını. Acaba onların arasından biri de yere değen meyveleri görüp sizin düşündüklerinizi aklına getirmiş miydi? Onları en son bıraktığınızda bu düşüncelerden hayli uzaktılar. ‘Ahmaklar’ demek geldi içinizden, ne diye çalışıp duruyorlar sanki, bilmiyorlar mı öleceklerini? Hem bir şey de elde etmiyorlardı, sadece yapıp bırakıyor, durmaksızın bir diğerine geçiyorlardı. Yaptıkları şeylerin çoğuna ihtiyaçları bile yoktu belki de. Kullanmıyorlardı çoğu zaman. Ölen adamın boş bıraktığı ev gelmişti yine aklınıza. Sahi, o eve göğün altında yatan yaşlı adam otursaydı olmaz mıydı? ‘Sanırım kimsenin aklına gelmedi’ dediniz içinizden.  En iyisi gitmemek, onların içine karışmamak diye düşündünüz önce, sonra içinizdeki meraka yenik düşüp, en azından akşamın karanlığında onları gözlemek istediniz. Sizi görmeyeceklerdi, hem belki başka birini görmüş olmak size de iyi gelirdi öyle değil mi? Devam ettiniz yolunuza, yıldızların aydınlattığı o aşina yollarda.

 

 Köye vardığınızda her şey çok sessizdi. Herkes uyumuş, hayvanlar dahi ses çıkarmıyordu artık. Gündüzleri alışık olduğunuz o karmaşadan eser yoktu. Bu haliyle daha çekici geldi size, onca insan bir araya toplanmış, yıldızların en güzel olduğu vakte aldırış etmeden evlerine çekilip dinlenmeye koyulmuştu. Sanki size bırakmışlardı tüm o parlayanları. Köyde ilerlemeye başladınız. Biraz daha köyün içine geldiğinizde birkaç kişinin oturup bir şeyler konuştuğunu fark ettiniz. Aralarından bazıları size tanıdık geliyordu, şu adam, ışık huzmesini hatırladığını söyleyen adam değil miydi? Ya yanındaki, evet, o yaşlı adamdı, demek hâlâ toprağın altına girmemişti. Ya diğerleri kimdi? Onları daha önce gördüğünü sanmıyordunuz. Bu nasıl olabilirdi ki, buralarda yabancılara rastlamak imkansızdı. Hem çok garip giyimleri vardı bunların. Daha önce böyle giysiler görmedim diye düşündünüz istemsizce. Onlara karşı bir merak oluşmuştu, kimdi bu adamlar, ne işleri vardı ki burada? Bu düşüncelerden sıyrılıp yanlarına gitmenin daha iyi olacağını düşündünüz. Onlarla konuşursanız kim olduklarını da öğrenebilirdiniz.

  Dinlemeye başladınız adamı, konuştukları da giyimi gibi garipti. Daha önce hiç duymadığınız türden şeylerden bahsediyordu. Doğayla barışık olmalıydınız. Bunu siz de düşünmüştünüz aslında, kullanmayacağınız evler için ağaç kesmek size de garip gelmiyor muydu? Ama adamın söz ettiği bundan daha farklı geldi kulağınıza. Ona göre doğa kendileri için yaratılmıştı, ondan ihtiyaçları kadar faydalanmaları normaldi. Bu sefer başka bir şeye takıldı aklınız. O adam az önce ‘yaratılmak’ mı demişti? O da ne demekti ki? Hemen bunu sordunuz adama, ilk defa duyduğunuz bu şey karşısında dehşete düşer gibiydiniz. Anlatmaya başladı adam. Dedikleri akla sığar şeyler değildi. Güya biri, ağaçları, havanları, güneşi ve yıldızları şimdiki oldukları yerlere koymuştu. Bu imkansızdı. Daha önce ağaçları yerinden oynatan birini görmemiştiniz, kaldı ki onları yerlerine koysun. Ya güneş ve yıldızlara ne demeli, hayır, aklını yitirmiş olmalı bu adam. Kim o parlak şeylere ulaşabilmiş ki şimdiye kadar, o kadar uzun boylu birini kim görmüş? İtiraz ettiniz adama, böyle bir şey nasıl olabilirdi. Yaratmak denen şey de neydi böyle. Adam size gülümsüyordu, sanki anlamıştı içine düştüğünüz dehşeti. Farkına varmıştı yaşadığınız şaşkınlığın, fark edilmeyecek gibi de değildi. Bağırıp çağırmak, oradan uzaklaşıp kaçmak geliyordu içinizden. Ama bir türlü kalkamıyordunuz hayretinizden.

  Sonra adam sordu size, ‘sen neredensin, nerden gelirsin?’ diye. Bunu siz de bilmiyordunuz ki. ‘Hiç’ dediniz, hiçbir yerden gelmedim. ‘Ben öylece uyandım, kalktığımda başım ağrıyordu ve acıkmıştım, açlığımı dindirdikten sonra bu soruyu ben de kendime sordum, ama hiçbir şey hatırlamıyordum.’ Bunun cevabını uzun zamandır düşünüyordunuz, ama bir yere varabilmiş değildiniz. Acaba bu adam biliyor muydu? Size daha önce nereden geldiğinizi soran olmamıştı. Bu adam bir şeylerin farkında olabilir, sizin bilmediklerinizden haberdar olabilirdi. Dinlemeye karar verdiniz adamı. Sustunuz, sadece anlattıklarını dinliyordunuz. Adam gece ve gündüzün değişip durmasından bahsediyordu. Güneş gece olduğunda kayboluyor, yerini yıldızlar alıyordu, gün doğarken de tam tersiydi olan. Bu sizin de şahit olduğunuz bir şeydi. İyi ama adam ne demek istiyordu? Yaratmak denen şeyle de ne ilgisi vardı bunların sanki. Bir bağlantı olduğunu sezebiliyordunuz, ama tam olarak kavrayamamıştınız henüz.

  Sonra geçip giden mevsimlerden, bahardan, o güzelim kırlardan, yerine bıraktığı yazdan, kışın habercisi olan içleri ürperten soğuktan ve solup giden renklerden bahsettiğinde birden ölüm geldi gözlerinizin önüne. Acı toprağın tadı ağzınıza vurmuştu yine, yanı başınızda seyreden ateş ısıtmıyordu içinizi. Neden ölümü hatırlatacak şeyleri getirmişti gözlerinizin önüne bu adam, derdi neydi ki? Sizi tanıdığını, ölümden nefret ettiğinizi bildiğini düşündünüz. Aklınızla oynamaya çalışıyordu. Öyle olmasaydı sizi bu duruma sokacağına yaratmanın ne olduğunu söyleyiverirdi öyle değil mi? Ama hayır, bu numarayı yutacak değildiniz, onun oyununa gelmemeye karar verdiniz, sizden kurtulmak da bu kadar kolay değildi. Onun sizden gizlediği şeyi almadan gitmeye de niyetiniz yoktu zaten. Geri adım atmadınız, söyleyiverdiniz içinizde ne varsa; “Söylesene be adam! Anlattıklarının ne ilgisi var yaratmayla, yitip giden şeyleri anlatmakla nereye varmaya çalışıyorsun? Hani bir şeyleri yerine koyuyordu ya birileri! Lafı uzatma da söyle artık.” Adam şaşırmış gibiydi sizin bu çıkışınıza, sanki beklemiyordu sizden böyle bir şey. Onun bu halini görünce size güven gelmişti, onun oyununu bozmuş gibiydiniz.

  Sonra adam size yöneldi, anlattıklarından ne anladığınızı soruyordu. Anlamıştınız işte, geçip giden günler sizi ölüme yaklaştırıyordu, o güzelim çiçekler de solup gidiyordu zaten. Ölümün herhangi bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyordu sanki. Bu belki anlaşılabilirdi, içinizi rahatlatmaya çalıştığını da düşünebilirdiniz bir noktada. Tamam ama yine aynı yere dönüyordunuz; ne alakası var yaratmayla? Aklınızdan geçenleri söylediniz adama, bu sefer memnun olmuşa benziyordu. Anlatmaya devam etti.

  Kış bitmişti, yok olup giden çiçekler, dökülen yapraklar yerine gelmiş, en sevdiğiniz meyveden tutun da envai çeşit güzellikler tekrar hayat bulmuştu. Evet, ne olmuştu. Birden donmuştunuz, adam da susmuştu öylece. Evet bunlar olan şeylerdi, daha öce karşılaşmadığınız bir şey değildi. Ama şimdi durum farklıydı. Yaratmaktan bahsediyordu bu adam. Dur bir dakika, az önce ölümden de bahsetmişti. Çiçeklerin, meyvelerin, güneşin ve ayın kaybolup tekrar hayat bulmaları sizin için anlaşılabilirdi. Ama daha önce gidip de geri gelen bir insan görmemiştiniz, kimse görmüş olamazdı böyle bir şeyi. Acının altına giren bir daha geri dönmüyor, kaybolup gidiyordu. Bunun imkânsız olduğunu, gidenin geri geldiğini görüp görmediğini sordunuz adama. Adam kendinden gayet emin bir şekilde cevap verdi; “Bunca zamandır gezip duruyorsun, az önce anlattıklarıma sen de defalarca şahit oldun, giden geri gelmemiş miydi?” Haklıydı, geri gelmişlerdi. Peki insanlar da mı geri çıkacaklardı topraktan, orada eriyip gidiyorlardı. 

 Adamın ne anlatmak istediğini daha iyi anlamaya başlamıştınız artık. Bu tuhaf bir his oluşturdu göğsünüzde. Daha önceleri birçok defa karanlıklar akıtan o yumrudan eser yoktu sanki. Oraya başka bir şey yerleşmiş, sizi tamamen esir almak üzereydi. Buna itirazınız da yoktu hani. Toprağın altına girdikten sonra geri çıkacak olma fikri size ferahlık veriyordu tuhaf bir şekilde.  

  Ama kafanızda henüz netleşmemiş şeyler vardı. Nasıl olacak da toprağın altından çıkabilecektiniz? Adam yine hiç tereddüt etmeden yanıtladı; “Buraya nasıl geldiysen öyle çıkacaksın, seni buraya gönderen için çok da zor olmasa gerek.” Evet siz de tam onu soracaktınız; “Beni buraya gönderen de kim, bu kadar güçlü biri olabilir mi? Öyle ya, o kocaman güneşi ve yıldızları, sayamayacağınız kadar çok olan ağaçları, çeşit çeşit meyveleri ve kuşları, sizi ve diğer insanları farklı farklı yerlere yerleştirmek, yani yaratmak için çok güçlü olunmalıydı. Bunların birini yapsanız dahi dünyadaki en güçlü kişi sayılabilirdiniz. Peki o sizi buraya neden göndermişti ki, neden bu kadar uzaklarda bırakmıştı sizi? Adam biraz duraksadı, özlemle bakıyordu uzaklara. Bir türlü vuslatı bulamamış bir ayrılık akıyordu gözlerinden.

   Sonra; “Kendini tanıtmak için” dedi birden. “Ve nihayetinden kendini hakkıyla tanıyanları vuslatına erdirmek için. Onu tanımaktır tek gayemiz, ona ulaşmaktır hedefimiz. Biz her yerde onu görür, onunla huzur buluruz. Yerde ve gökte, gözümüzün gördüğünde, kulağımızın işittiğinde onu arar yüreğimiz. Her yerde onu anarız, bizimle olduğunu bilir yalnız olmadığımızı hatırlarız.”

  Gözlerinizden düşen bir damla su toprağı ıslatmış, gönlünüzde filizlenen bir tohumu beslemişti. O’nu arıyordunuz artık, ona ulaşmaktı gayeniz. Topraktan korkmuyor, kokusunu içine çekiyor, sizi O’na ulaştıracağı için teşekkür ediyordunuz. Kökleri yere sağlamca bağlanmış o büyük ağacın dalındaki meyveydiniz artık, kendinizle birlikte ağacı da toprağa, O’na çekiyordunuz.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 240
Kayıt tarihi
: 02.12.19
 
 

Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ---- Medeya ve İletişim mezunu ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster