Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Eylül '19

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
92
 

Söğüt Ağacı (14)

Aysel’in gözü yollardaydı. Her defasında bugün, gelir dediği Çetin gelmiyordu. Murat’ın “birkaç güne gelir dediği” günden on üç gün geçmesine rağmen görünürde yoktu. On üç güne birkaç gün denir miydi? Neden iki haftaya değil de birkaç güne demişti. Yedi aydır görmediği Çetin’i birkaç gün daha sabırla beklemekten başka çaresi yoktu. Birkaç gün… Murat’ın dediği birkaç güne benzemesinden korkunca, tekrar tekrar hesap yaptı. İzinden dönüp askere gidişinin üzerinden yedi ay geçmişti. Murat’tan sormayı aklına getirmiş olsaydı Çetin’in beş gün önce geldiğini öğrenmiş olurdu.

Çetin’de sabırsızdı. Bir an önce Aysel’e koşmak istese de fırsat bulamıyordu. İlk gün akşama doğru evine vardığından, dışarı çıkamamıştı. İkinci, üçüncü günde akrabaları, arkadaşları yalnız bırakmadılar. Dördüncü gün görmeye gittiğinde yolda karşılaştıklarından kurtulamadı. Beşinci gün pazardı. Abisi Selman, kardeşi Adnan Erciş’e gitmemiş olabilirlerdi. Altıncı gün öğleye doğru evden çıktı. Gidinceye kadar ezan okunur, Uykucu Ayşe namazını kılar, uykuya dalar diye düşünmüştü.

Havanın soğukluğu, kışın yaklaştığının habercisiydi. Söğüt ağacı çoktan yapraklarını sarartmış çoğunu dökmüştü. Kalan yapraklarını da çok yakında dökerdi. Aysel’de, Çetin’de havanın soğukluğunu önemsemiyordular. Onlar için önemli olan kış bastırmadan söğüt ağacının altında kaç defa daha buluşabilecekleriydi. Erciş’te kış şartları ağırdı. Kar zaman zaman geçit vermeyecek kadar yağardı. Bu kışta zorlu geçerse aşırı kar yağarsa belki de kış sonuna kadar görüşemeyeceklerdi. Zira buluştukları tek yer söğüt ağacının altıydı. Meraklı, Laf Çıkmaz, Süslü ve diğer bildiği kızlar gibi samanlıkta buluşmayı kabul etmiyordu. Kış aylarında hiç olmazdı. Her gün birkaç defa ahıra saman taşınan yerde buluşmak akıl işi değildi. Hem hayvanları kışın abiler yemliyordu.

Çetin’in tahmin ettiği gibi Uykucu Ayşe uyumuştu. Aysel yolunu gözetliyordu. Islık çalmasına bile gerek kalmadan hemen kalas köprüden söğüt ağacına koştu. Her zamanki gibi Çetin evin arka tarafından dolaşırken içinden “keşke Hasan’ın evi olmasaydı” diye geçirdi. Kalas köprüden el ele kol kola geçerlerdi.

Aşk yuvalarına yine ilk gelen Aysel yerinde duramıyordu. Söğüt ağacı dile gelse “bekleyeceğin en fazla üç dakika” derdi. Demek kolaydı da o üç dakika üç saat gibi geldi. Geldiğinde Aysel’in Çetin’e sarılışına şahitlik eden sararan yapraklar “keşke kardeşlerimiz rüzgâra kapılıp uzaklaşmasalardı, aşkınıza onlarda şahitlik etselerdi” der gibiydiler.

Aysel, bu defa aşk yuvalarını kontrol etmeyi hazırlık yapmayı düşünememişti. İstenmeyen gözlerden aşklarını gizleyen çalı çırpıların yerinde yelleler esiyordu. Ne kilimi, ne minderi vardı. Toprak ıslak söğüt ağacı yarı çıplaktı. Bu havada bahçede kimin ne işi olur düşüncesiyle belki de ilk defa havanın soğukluğuna bu kadar seviniyordu. Ne Aysel ne Çetin üşüyordular. Çünkü onlar temas halinde olan bedenlerin sıcaklığıyla ısınıyordular.

Bir süre sonra, Aysel “yokluğumda neler yaptın” deyince Çetin Aysel’e olan özlemini ve askerlik anılarını anlattı. Aysel’in de anlatacakları vardı. Murat’la aralarında geçenleri tek tek anlattı. Şimdilik Murat’a istemeye kalkışmışlardı. Murat’tan dolayı sessiz kalanlar, yarın öbür gün Murat’ın başkasıyla nişanlandığını duyanlar aralarında bir şey yokmuş düşünenler oğullarına isteyebilirlerdi. Ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Çetin Aysel’i bir hafta içinde isteteceğinin sözünü verdi.

 Bir hafta çok erkendi. Bir iki ay içinde demediğine daha o gün pişman oldu. Babası Nahırcı Musa, “askerden geleli kaç gün oldu” diyebilirdi. Henüz eli ekmek tutmuyordu. İşsizlik ayrı bir konuydu. Bir mesleğinin olmadığını Aysel bilerek sevmişti. Yaz aylarında köyde, bağda bahçede, tarlada, kış aylarında batıda inşaatlarda çalışmasına razıydı. Belki de batıya gitmesine gerek kalmadan birinin hayvanlarına bakardı. Kışın ahırda beslenen hayvanlara çoğunlukla hayvan sahipleri baksa da çoban arayanlarda vardı. Çobanlığa da razıydı. Babası da üç çocuğu çobanlıkla büyütmüştü. Buzağılı üç tane inekleri vardı. Üç buzağının dişi olması belki de bir şanstı. İleride bunlarda süt vermeye başladığında kıt kanat ta olsa geçinirlerdi. Bunları da konuştuklarına göre sözünden dönerse, Aysel’in güvenini kaybedebilirdi.

Boşa koydu dolmadı, doluya koydu almadı. Düşündükçe içinden çıkılmaz hal aldı. Düşünürken kendi kendine  “bir gün önce, bir gün sonra, ne fark eder” dedi. Konuyu yengesiyle konuşmaya karar verdi. Bu işler böyleydi. Çetin yengesiyle, yengesi kocası veya kaynanasıyla, onlarda babasıyla konuşacaktı. Askere gitmeden önce Aysel’den söz ettiğinden rahattı. Lafı eveleyip gevelemeden konuşabilirdi.

Hacer soğuk havaya aldırış etmeden sabahın erken saatlerinde samanlıktan ahıra yem taşıyordu. Buzağılara yem verecek, ahırı temizleyecekti. Ardından tandırı yakacak haftalık lavaş yapacaktı. Tandırı yakmışken Şor balık pişirecekti. Balık mevsimi bu sene de bereketli geçmişti. Geceleri balığa giden Fikri yakaladığı balıklardan bir yıl yetecek kadar tuza basmakla kalmamış epeyi para kazanmıştı.

Gözlerine uyku girmeyen Çetin’de erkenciydi. Hacer Çetin’i görünce kendi kendine “askerlik adam etmiş” dedi. “Eskiden öğlene kadar uyurdu. Gerçi izindeyken bu kadar erken kalkmıyordu. Aslında iyi oldu. Biraz çalı çırpı getirirde tandırı yakarım.”

Hacer’in mimiklerinden bir şeyler söylediği ama kime ne söylediği anlaşılmıyordu. Çetin:

-Yengem kiminle konuşuyorsun?

-Kiminle olacak, kendi kendime…

-Kendi kendine konuşana…

-Kafanı kırarım. Bana deli mi diyorsun? Askerlik Çetin’i adam etmiş diyordum. Nerdee…

-Ne yani, önceden adam değil miydim? Neyse… Seninle konuşmam lazım. Olursan derdime derman, sen olursun. Derdime derman olmazsan ben deli olurum.

-Allah korusun. Kıyamam sana. Ben şuracıkta soluklanırken anlat bakayım neymiş derdin.

Hacer soğuğa aldırış etmeden samanlığın önündeki kocaman taşın üzerine oturdu. Eliyle dizlerini ovduktan sonra ayaklarını uzattı. Normalde bir gelinin, reşit olan kayın biraderinin yanında ayaklarını uzatması ayıplanırdı. Hacer Çetin’i oğlu gibi gördüğünden sakınca görmüyordu. Aralarında çok fazla yaş farkı olmasa da elinde büyümüş sayılırdı. On sekiz yaşında gelin geldiği zaman Çetin on yaşındaydı. Konuşması gereken konuyu konuşmadan önce Çetin, çorabının içine sıkıştırdığı doğu sigarasından bir tane çıkarıp dudağına götürünce Hacer kaşlarını çattı:

-Sigaraya mı başladın? Etme be Çetin’im. Ne diye içiyorsun? Hem cebine hem sağlığına zarardır. Babana sigarayı bıraktıran abin, içtiğini duymasın.

-Sigaramı boş ver yenge, başlatan başlattı. Hanı askere gitmeden önce sana Aysel’den söz etmiştim. Annemle mi, abimle mi konuşacaksan, konuş Aysel’i bana isteyin.

Hacer ne diyeceğini bilemediğinden düşünmeye başladı. Purul’a birkaç defa gittiğinde sormuş, soruşturmuştu. Ahırlarında dört öküz, ondan fazla inekleri vardı. Her yıl kesim için dört, beş dana, sütten kesilen bir, iki inek satıyorlardı. Tavukların sayısını bilmiyordu. Günlük üç, bakraç yoğurtun, on yumurtanın müşterileri belliydi. Yetmiş dönümlük sulu tarlalarının elli dönümünde fasulye, patates,kelem gibi sebzeler yetiştiriyorlardı. Yirmi dönümü yoncaydı. Sulu’da yirmi dönüm çimen vardı. Hayvanlarına yetecek kadar yemi ayırıyor, fazlasını satıyorlardı. On beş dönümlük kavak ağaçlarından budaklarını tandırlarında yakıyorlardı. Tezeğin yüzüne bile bakmıyor kışın sobalarında kömür yakıyorlardı. Bunlar bildiğiydi. Belki de bilmediği başka varlıkları da vardı. Erciş’te bakkal açacaklarını da duymuştu. Kendi mal varlıkları Aysellere göre devede kulaktı. Topu, topu üç inek iki dönüm bahçe, bahçe içindeki üç göz ev vardı. Tandırda çevreden topladıkları çalı çırpıları yakıyorlardı. Kömür sobasından uzaktılar. Üç ineğin üç buzağının tezeği ile yetiniyordular. Edindiği bilgilere göre Aysel’i vermeyeceklerini düşündüğünden olmayacak duaya âmin demek istemiyordu. Bir şeyler söylemeden olmayacaktı. Davul dengi dengine derler, Onlar birbirinin dengi değildi. İç çekerek konuştu:

-Ah be Çetin’im! Yanlış kıza vurulmuşsun be! Bizim evimizde gaz lambası var. Onlar lüküs ışığında oturuyorlar.

Çetin Hacer yengesinin kastını anlamadı:

-Çok yakında köye elektrik gelecekmiş. Gaz lambası da lüküs de tarihe karışacak. Elektrik ışığında oturacağız.

-Biz elektrik parasını öderken kara kara düşüneceğiz. Onlar güle oynaya ödeyecekler. Sen Nahırcı Musa’nın oğlu, O Hüsam’ın Hüseyin’in kızı…

-Yenge…

-İstemesine isteyelim de bu kızı sana vermezler. Verseler bile isteyecekleri başlık parasını verebilecek miyiz? Üç göz eve zor sığıyoruz. Gelin nereye gelecek?

-Aysel bir göz odaya razıdır. Nahırcı Musa’nın oğlu olduğumu, işimin olmadığını biliyor. Gözü yükseklerde değil. Onlarda fazla zengin sayılmazlar.

-Ah be Çetin’im, kızın isteği ile olsa samanlık seyran olur. Bu işler düşündüğünüz gibi olmuyor. Zengin sayılmazlar dediklerin en az beş gömlek fazlalar. Senin bir gündelik bir yabanlık gömleğin var. Onlar her gün bir gömlek değişiyorlar. Kaç senedir düğünlerde aynı fistanı giyiyorum. Aysel düğünlerde aynı fistanı giyecek mi?

-Of be yenge… Kız mı veriyorsun, kız mı istiyorsun. Kırk dereden su getirme. İsteyelim, sonrasını düşünürüz.

Çetin kararlıydı. Yengesi konuşmazsa kendisi konuşacaktı. Annesi ona kıyamaz gider Aysel’i isterdi. Anne babanın karşısına çıkıp beni evlendirin demenin ayıp olacağını, dolaylı yollardan iletmesi gerektiğini de biliyordu. Yengesi razı olmazsa ayıptır demeden babasının karşısına dikilecekti. Bir kez daha sordu:

-Bizimkilerle konuşacak mısın?

Yengesi tekrar düşünmeye başladı. Dilinin ucuna getirdiği, söylemediği başka şey vardı. Belki de bundan dolayı da varlıklarını öne sürmüştü. Çetin’in ısrarlı tutumu karşısında daha fazla dayanamadı. Derin bir nefes aldıktan sonra ağzındaki baklayı çıkardı:

-Abinle konuşayım, gidip isteyelim ama gönlü başkasında olan kızı almaya razı mısın?

Yengesinden bunu duyduğuna inanamayan Çetin’in kaşları çatıldı. Öfkeyle “iftira etme” diyecekken sustu. Bu güne kadar çok şeyini konuştuğu yengesini karmak istemiyordu:

-Yengem Aysel’in gönlü bende, benimde gönlüm ondadır. Daha dün konuştuk. Aileni gönder istet dedi.

-Söylemek istemezdim ama ikinizi birden aldatmasın.

-İkiniz dediğin…

-Murat adında bir çocukta gönlü varmış.

-Sende mi duydun? O mesele bildiğin gibi değil.

Murat’la olan arkadaşlıklarını, askerdeyken gönderdiği mektuptan dolayı yapılan dedikoduları, Murat’ın haberi olmadan istemeye kalkıştıklarını, Aysel’le aralarında geçen son konuşmayı bir, bir anlattı.

Hacer, Fikri’yle, Fikri’de anası ve babasıyla konuşarak Aysel’i istemeye karar verdiler.

Aysel’i istemeden önce, Purul’un Hüsniye Abla’sının, ağzını aradığı Uykucu Ayşe, ne Çetin’i, ne Nahırcı Musa’yı tanıyordu. Tanımadığı biri için ne diyebilirdi? Usulen de olsa “kısmet” dedi. “Kaderde ne varsa o olur.”  Hüsniye Abla iki gün sonra tekrar Uykucu Ayşe’ye gitti. Bu defaki konuşması farklıydı. “Rızan olursa Aysel’i istemeye gelelim” dedi. Uykucu oğullarıyla konuşmak için zaman istedi. Zaman isteyişi de usulendi. Kendince oğullarıyla konuşmayacak iki gün sonra oğullarımın rızası yok haberini gönderecekti.

Daha fazla konuşma gereği duymayan Hüsniye Abla izin isteyerek kalktı. Kapıya yöneldiğinde olduğu yerde bir iki dakika bekledi. Bir şey daha söyleyecekti ama kararsızdı. Hoş olur mu diye düşünüyordu. Hoş olsa da olmasa da söylemeye karar verince  “sevenleri ayırma” dedi.

Sevenleri ayırma… Bu söz Uykucu Ayşe’nin kulağına hoş geldi. O da sevenleri ayırmak niyetinde değildi. Her ne kadar ağız aramaya gelmişse de gönüllü gelmemiş diye düşündü. Bu durumda daha fazla beklemenin gereği yoktu. Eşikten adımını atan Hüsniye Abla’ya “sevenleri ayırmayacağım” dedi. Hüsniye Abla sevindirici haberi Hacer’e vermeden önce emin olmak istedi:

-İki güne istemeye gelelim mi?

-İstemek mi? Az önce sevenleri ayırma söylemedin mi? Söylediğin gibi sevdiğinden ayırmak istemiyorum.

-Aynı şeyi söylüyoruz. Geciktirmeden istemeye gelelim. Başlarını bağlayalım.

-Kızımın gönlü Murat’ta, Murat’ın gönlü kızımda…

-Ne? Anlaşılan yanı başında neler olduğundan haberin yok. İstersen gönlünün kimde olduğunu Aysel’e sor. Senden haber bekleyeceğim.

Uykucu Ayşe duyduklarına inanamadı. Köyün kızları, kadınları Aysel’in gönlünün Murat’ta olduğunu söylerken bu Çetin denen genç nerden çıkmıştı. Çelimsiz Fatma “yakında seni abime isteyeceğiz, sevdiğine kavuşuyorsun” dediğinde “benim abinde gönlüm yok” dememişti. Uyku sersemliği ile yanlış mı duymuştu? Gerçeği kızından öğrenmekten başka çaresi yoktu. Aysel “benim gönlüm Çetin’de” diyecek miydi? Kendi kendine “ah be Laf Çıkmaz, kızımın gönlü Murat’ta yoksa ne diye köye yaydın” dedi.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 45
Toplam yorum
: 7
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 156
Kayıt tarihi
: 17.04.13
 
 

1961 Erciş doğumluyum. İlk öğrenimimi Erciş Emrah ilkokulunda tamamladım. Konya Ereğli İvriz Öğre..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster