Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Kasım '08

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
201
 

Sol çıkışını arıyor mu? (4)

Bu bölümdeki amacım DİSK Genel Başkanı Sayın Süleyman Çelebi’yi yanıtlamaktır. Sayın Sevimay’ın sorularına verdiği yanıtların tutarsızlığını, birlikte göreceğiz.

İşçi sendikaları acınacak durumdadır. DİSK, üyelerinin yarısından fazlasını kaybetmiş… Sol sendika denebilecek tek sendika da DİSK’tir sözde. Etkinlik ve güç işçi kesiminde de, sağ sendikaların elindedir.

DİSK yöneticileri, asıl görevlerini savsaklamışlar, siyasal parti oluşumlarına ağırlık vermişlerdir. İşçi sınıfının doğru sendikalaşmasını sağlayamayanlar; parti örgütlenmesini üstlenme cesaretini gösterebilmektedirler. Ülkemizdeki işçilerin %10’unu bile bünyelerine katma başarısını gösteremeyenler; CHP’nin %20’lik oy oranını “hezimet” olarak değerlendirme bilgiçliğini taslayabiliyorlar. Başkasının gözündeki çöpü yüz metreden görenler; kendi gözündeki merteği göremiyorlar. Bu çelişkinin ayırdında olamayan birisi, bugün DİSK’in genel başkanı konumundadır. Siyasal örgütleme çalışmalarında, halka göstereceği başarı belgesi, %10’u bile bulamayan işçi örgütlemesi midir? Gülerler adama!

DİSK Genel Başkanı, CHP’yi ve liderini eleştirmeden önce kendi asıl görevlerini yerine getirmesi gerekir. Sol siyaset, en kolay, işçi sınıfına benimsetilebilir. Solun gerçek tabanı işçi sınıfıdır çünkü. Birebir ezildiğini, sömürüldüğünü gören ve yaşayan bu sınıftır. Türkiye’de, siyasal partilerin sendikalarla doğrudan organik bağ kurması yasaktır. Sol siyasetin böyle bir zorluğu var. Bu nedenle, sol ideolojiyi işçi sınıfına benimsetmesi gerekenler, sendika yöneticileridir. İşçilerin büyük bir bölümünü sağa kaptıran sendikacıların, sol siyaseti yönlendirip yapılandırmaya kalkması saçmalıktır.

DİSK Genel Başkanı, “AKP’ye kayan taban yeniden kazanılabilir mi?” sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Elbette kazanılır. Bütün mesele doğru iletişim kurabilmekte, doğru önderlik yapmakta, neyi kaybettiğini bu insanlara doğru anlatmakta...” Peki, neden doğru iletişim kurup doğru önderlik yapmadınız bugüne dek? Neden doğruyu anlatmadınız da; işçilerin çoğunu sarı sendikalara mahkûm ettiniz?

Genel Başkanın, sendika üyelerine özgürlük ve lâikliğin değerini bile anlatamadığı anlaşılıyor. Sıranın daha oraya gelmediğini söylüyor. İşçilerin henüz savunmada olduğunu, atağa geçme noktasına gelmediğini anlatıyor. Demek ki, işçileri, savunma noktasında tutabilmeyi bile bir başarı sayıyor.

"Üretim araçlarının mülkiyet hakkının eşit paylaşımı; bu slogan değil, koskoca bir ideoloji ama acaba Türkiye'deki işçi sınıfına Marx'tan doğru gitmenin bir faydası var mı?” dedikten sonra ekliyor: “Devleti sosyal devlet olmaya mecbur etmek; sosyal hak kayıplarını önlemek, yeni sosyal haklar kazanmak ona daha mümkün görünüyor. İşte bunun yapılabilmesi için de işçilerin uluslararası dayanışmasının önemini bizim bu kardeşimize iyi anlatmamız gerekiyor.” diyor Sayın Genel Başkan.

İşçilerin uluslararası dayanışması hangi ideolojinin parçasıdır peki? Bunu savunmak “Marx’tan doğru gitmek” değil mi? Üstelik özgürlük ve lâiklik mücadelesini işçiye benimsetemeyenler; işçilerin uluslararası dayanışmasını nasıl benimsetecekler? Böyle bir dayanışmanın, günümüz koşullarında olanaksızlığı ortadayken… Yayılmacı ülkelerin işçileri, öteki ülkelerin işçilerinin sömürülmesinden pay alırken; senin işçilerinle dayanışmaya girer mi? “Öteki” dediğimiz ülkelerin işçilerinin dayanışmaya girip başarı sağlamasına bir örnek var mı? Dünyada, uluslararası işçi dayanışmasının koşulları olgunlaşmamışken; yakın gelecekte de bu olgunlaşmanın işaretleri yokken; nasıl gerçekleştireceksiniz bu dayanışmayı? Özgürlük ve lâiklik mücadelesine bile çekemediğiniz işçilere, uluslar arası dayanışmayı nasıl benimseteceksiniz?

1999 seçimlerinde %22 oy alan DSP, birinci parti olarak hükümet kurdu. Bunu büyük başarı olarak görenler; CHP’nin %20 oy oranını hezimet olarak değerlendiriyorlar. AKP’nin %47’lere tırmanmasını da CHP’ye suç olarak yüklemeye çalışıyorlar. Böyle bir değerlendirmeye sığınıp CHP’yi suçlayanlar; ya olaylardan doğru çıkarsamalara ulaşamayan cahillerdir ya da kötü niyetlilerdir. AKP’nin %47’lere tırmanmasının iki önemli nedeni vardır. Birincisi; DSP-MHP-ANAP ortaklığının beceriksiz yönetimidir. Ülkeyi, kötü yönetimleri nedeniyle, ekonomik bunalıma sürüklediler. Bu yetmezmiş gibi, halkın gözünde bittikleri dönemde seçim kararı aldılar. İkincisi; 1950’den beri ülkeyi yöneten merkez sağın bitmesidir. Yolsuzlukların odağı durumuna gelen merkez sağ; DSP-MHP-ANAP ortaklığı döneminde de yıkımın ortağı olunca, tamamen dağılmıştır. Bu iktidar döneminde, MHP de erimiştir.

MHP’nin ve merkez sağın erimesi, yeni kurulan AKP’yi çekim merkezi konumuna getirmiştir. Merkez sağın ve MHP’nin seçmeni AKP’ye akmıştır. 2007 seçimlerinde, MHP, kaybettiği oyları geri almışsa da; merkez sağ, 2002 seçimlerindeki oylarını da kaptırmıştır.

Denecektir ki, “bu dağılan oyları; hiç olmazsa DSP’nin oylarını CHP neden toparlayamamıştır?” Merkez sağın dağılan oylarının CHP’ye yönelmesi olanaksızdı. Çünkü başarısız hükümetin büyük ortağı olan DSP, sosyal demokrat olarak görülüyordu. Yani CHP ile aynı idi merkez sağ seçmenin gözünde. DSP’nin başarısızlığı sonunda, CHP’nin de başarı sağlayamayacağı düşüncesini geliştirdi kitlelerde.

Eriyen DSP oylarının CHP’ye gelmeyişinin de nedenleri var. Bu uzun bir açıklama gerektirir. Ama kısa tutmaya çalışarak açıklayayım:

DSP lideri, 12 Eylül Darbesinden sonra, CHP’den istifa etmiştir. Bunun gerekçesini “CHP’yi korumak” olarak göstermesine karşın; asıl neden bu değildir. O dönemde partisini terk eden tek liderdir kendisi. Nedeni, kendi siyasal geleceğini korumak ve aile şirketi konumunda yeni bir siyasal parti yapılandırmasını sağlamaktır. Sonraki gelişmeler de bunun kanıtıdır. DSP’nin oluşumundan sonra Sayın Ecevit, CHP’ye karşı, sözcüğün tam anlamıyla, düşmanca bir tutum sergilemiştir. CHP’de kazandığı olumlu ününü, kendi siyasal geleceğini güçlendirmede kullanmıştır. Ecevit’in bu tutumu, 1980 sonrası solun toparlanmasını engelleyen en büyük etkenlerden biridir. Bu anlamda Ecevit, 1980 sonrası sosyal demokrat kitlenin bir kesimini, başka bir kesimine düşman eden bir liderdir. Seçim propagandalarını, CHP düşmanlığı üzerine kurmuştur. Bu tutumuyla da, zamanla, başarı sağlamıştır. DSP’lilerde, bilinçli olarak, CHP düşmanlığı yaratmıştır. 1999 öncesi, CHP ile seçim hükümeti kurmaya bile yanaşmayan Ecevit, seçim sonunda MHP ile ortaklık kurmuştur. Bu da CHP düşmanlığının bir göstergesidir. Bu yüzden; eriyen DSP oylarının CHP’ye yönelmesi olanaksız bir duruma gelmiştir. CHP’nin başarı sağlamasını istemeyen DSP seçmeni, 2002 seçimlerinde, ya CHP dışındaki partileri desteklemiştir ya da sandığa gitmemiştir. Hatta solun doğasına aykırı bir tutumla; kitlesel olarak Genç Parti’yi desteklemiştir.

2007 Genel Seçimlerinde; CHP listelerinden milletvekili adayı göstermesine karşın, DSP seçmeninin büyük çoğunluğu CHP’ye oy vermemiştir. Adayları, seçilecek sıralarda olduğu için CHP seçmeninin oyu ile TBMM’ne girmişlerdir. DSP’nin güçlü olduğu illerde bile, CHP’nin DSP işbirliğinden hiçbir kazanımı olmamıştır. DSP seçmeninin çoğu, yine sandığa gitmemiştir çünkü. Sandığa gidenlerin bir bölümü, Bülent Ecevit-Fethullah Gülen yakınlığına kapılarak, AKP’ye oy vermiştir.

Bunca olumsuzluklar yaşanmasına karşın; ne DSP ne de lideri, CHP ve liderinin onda biri kadar bile eleştirilmemiştir. Güç birliği görüşmeleri sürerken bile; DSP lideri Zeki Sezer, mitinglerde CHP’yi karalamaktan geri durmamıştır. DSP’li Masum Türker; Televizyonlarda, Zeki Sezer’den daha sert anlatımlarla, adeta karalama kampanyası yürütüyordu. Üstelik DSP’nin CHP’ye %15’lik katkı sağlayacağı palavralarına sarılarak… Ve CHP’nin oylarını, bunun altında göstermeye çalışarak… Deniz Baykal böyle bir şey yapsaydı, dört taraftan saldırıya uğrardı.

DİSK Genel Başkanı, solun Türkiye potansiyelinin %40’larda olduğunu düşünüyormuş. Bundan da anlaşılıyor ki, bir toplumun sol potansiyelini belirleme ölçütlerini bilmiyor. Ya da “potansiyel” sözcüğünün anlamını bilmiyor Sayın Genel Başkan. Solun potansiyel kitlesi; işçiler, köylüler, memurlar, küçük ve orta büyüklükteki esnaflar, işsizler gibi dar gelirli kitlelerdir. Ülkemizde, bu kitlelerin oranı %40’ların çok çok üstündedir. Bu yüzden, ben, solun ülkemizdeki potansiyelinin en az %80’lerde olduğunu düşünüyorum. Bu potansiyelin yarısından fazlası kazanılmalı, solun iktidar olabilmesi için.

Not: DİSK Genel Başkanına yanıtlarım, bundan sonraki bölümde de sürecek.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İlginç ve haklı değerlendirmeleriniz var. DİSK in parti kuracağından haberim yoktu. Yazık. Dediğiniz gibi işçiyi başka sendikalara kaptıran, parti olunca nasıl oy alacak? Alınan oylar da seçim barajına takılıp heba olmayacak mı? Sadece sosyal demokratların bölünmesini daha çok parçalanmasını sağlayacak bir yaklaşım gibi görünüyor buradan bakıldığında... sağlıcakla.

Ezgi Umut 
 13.11.2008 23:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 71
Toplam yorum
: 90
Toplam mesaj
: 14
Ort. okunma sayısı
: 742
Kayıt tarihi
: 01.03.07
 
 

Emekli Öğretmenim. Anadolu Üniversitesi, AÖF, Eğitim Önlisans Programı mezunuyum. İlgi Alanım: Si..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster