Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Ağustos '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
470
 

Somali ve çilek ağacı

Somali ve çilek ağacı
 

Açlık...


Üniversite yıllarımda yağmurlu bir sonbahar sabahı. Günler öncesinden söz verdiğim bir buluşmaya gitmem gerekiyor. Babam, isteksizce evden çıkmaya hazırlandığımı görüp soruyor. ''Yağmur'' diyorum, ''Bir arkadaşıma buluşuruz diye söz vermiştim ama bu yağmurda dışarı çıkmak aslında hiç de içimden gelmiyor''

Babam gülümseyerek bana bakıyor, ''Hakikaten de insanın bu havaya bakıp da dışarı çıkmak istememesi çok doğal ancak ne var ki eminim şu anda dışarı çıkar ve arkadaşınla buluşursan aradan yıllar geçtikten sonra ne yağmurda ıslandığını ne yanından geçip giden arabanın sana sıçrattığı çamuru ne de soğuğu hatırlayacaksın. Sohbetinizin bir anı, gittiğiniz sinemadaki filmin güzel bir karesi, beraber sıcak çayınızı içerken arkada çalan parça, aklında bunlar kalacak. İnsan hafızası acıyı unutmaya, iyiyi güzeli de hatırlamaya meyillidir, hafıza acıyı bal eyler. Zaten başka türlü de yapamaz, yaşayamaz insan.'' diyor. Bugünlerde eşimle Rusya'daki evimizin bahçesinde 'Çilek Ağacı' yapıyoruz. Evet evet çilek ağacı... Önce herbiri iki buçuk metre olan dört uzun sopayı sanki bir futbol sahasındaki korner direkleriymişçesine kazdığınız yarım metrelik çukurlara dikiyorsunuz sonra da etrafını kalın, yekpare bir naylon ile kaplıyorsunuz. Daha sonra işin en zor kısmına sıra geliyor: içini toprakla doldurmak. Üçbir tarafı kapalı olduğu için her seferinde ancak merdivene çıkıp yukarıdaki açıklıktan toprağı boşaltabiliyorsunuz. Gerçekten zor ve sabır gerektiren bir iş. İnsan saatler süren bu işlem sırasında rusların ''Moskova bir günde inşa edilmedi'' sözünü sıkça hatırlıyor.

Güzel bir şey yapmak istiyorsanız bunun hemen ve zahmetsizce olmasını beklemek yerine 'iğneyle kuyu kazar gibi' çalışmak gerekiyor. Toprağı doldurduktan sonra da naylona ufak ufak kesikler atıp çileklerin köklerini buralara yerleştiriyorsunuz. İşte size çilek ağacı. Babamın sözü aklıma geliyor. O anda pek keyifli olmasa bile daha sonradan hep tatlı hatırlayacağım şeylerden bir tanesiyle uğraştığımı düşünüyorum. Kovalarla toprağı boşaltmak insanı fiziksel olarak oldukça zorluyor doğrusu, akşamları sırt ağrısı da kaçınılmaz ancak yine de zevk alıyorum çalışmaktan.

1980'lerin ortasında Finlandiya. Temmuz ayı, sıcaktan ortalık yanıp kavruluyor. Biz Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden gelmiş onlarca genç ise tarlalarda çilek topluyoruz. Aylar öncesinde korsanlarıyla, şimdilerde de bebeklerin yaşadığı 'açlıktan ölüm gerçeği' ile gündemimize giren Somali'ye insani yardım için çalışıyoruz. Ak zambaklar ülkesi Finlandiya'da sabahtan tarlalara dağılıp akşama kadar durmaksızın sepetlerimizi çileklerle dolduruyoruz. Dolup dolup boşalan sepetlerdeki çilekler önce sandıklara yerleştiriliyor ardından sandıklar da kamyonlara yükleniyor. Dolan kamyonlar Helsinki'ye doğru yola çıkıyorlar. Her gün içimizden birileri de mutlaka o kamyonlarla başkente gidiyor. Şehrin merkezinde hemen sahilde kurulan bir pazar var topladığımız çilekleri orada satıyoruz. İnsanlar paranın nereye gideceğini, bizleri, amacımızı biliyorlar. Yanımızda Afrika'dan gelmiş genç arkadaşlar da var bizler satış yaptıkça o kadar mutlu oluyorlar ki gözlerinden bunu anlamamak olası değil. Belli ki onlar da ülkeleri için bir şeyler yapmalarının mutluluğunu yaşıyorlar.

Yıllarca ne zaman Afrika'daki açlıktan bahsedilen bir haber duysam, toprağa oturmuş güneşin altında gün boyu kavrulup akşam da yatarken sırtımın ağrısından uyuyamadığım günler geceler değil de o bizlere şükranla bakan gözleri hatırlıyorum. Babamı anımsıyorum, ne kadar da haklıymış... O zamanlar Finlandiya'da hemen burnumuzun dibinde ama duvarların ardındaki Sovyetler Birliği, aslında ''Şuradan iki adım atıp sınırı bir geçsek de bakıversek ne var ne yok'' demeyi bile aklımıza getiremeyecek kadar uzaktı bizlere. En uzak coğrafyalardan dahi gençler varken Finlandiya'nın hemen yanıbaşındaki Rusya'dan hiç kimsenin olmama sebebini de anlayamayacak kadar saf ve temizdik henüz. Finlandiya, 2. Dünya Savaşı yıllarında Sovyetler Birliği ile iki kere karşı karşıya geldi. Daha dünya savaşı başlamadan Stalin, Leningrad'ın güvenliğini öne sürerek Finlandiya'dan toprak talebinde bulunmuştu ancak bu talebi kabul edilmeyince bunu gerekçe gösteren Sovyet Ordusu Finlandiya'ya girdi. Ortada asker ve silah yönünden 'orantısız güç' oluşturacak bir durum vardı. Rusların 6500 tankına karşılık finlerin ancak 30 tankı mevcuttu ve 3800 rus uçağı karşısında da yalnızca 130 uçağa sahiptiler . Bir milyon rus askerinin ele geçirmeye çalıştığı ülkelerini savunan fin ordusunun toplam mevcudu da 90 bini de kadın olmak üzere sadece 250 bin kişiydi. Sovyetler beklemedikleri bir dirençle karşılaşıp büyük kayıplar verdiler, 125 bin sovyet askeri ölmüş iki binden fazla da tank kaybetmişlerdi. Fransızlarla, almanlarla, türklerle yaptıkları savaşlarda zorlu kış koşullarını kendi lehlerine bir avantaja çeviren ruslar bu kez istediklerini elde edememişler ve finler karşısında çok zorlanmışlardı ancak yine de Sovyetler Birliği savaş sonunda başından beri istedikleri toprakların sahibi oldu. İkinci Dünya Savaşı'nda da bu kez kaybettiği toprakları geri almanın hayaliyle Almanya ile ittifak yapan finler savaş sonunda bir kez daha hüsrana uğrayacaklardı. Leningrad'ın güvenliğini sağlamak için başlayan savaşın sonunda Sovyetler Birliği bir miktar toprak kazanmıştı ama kazanılan bu topraklar için bir Sovyet generalinin söyledikleri de hiç bir zaman akıldan çıkmayacaktır. ''Bu savaşta kazandığımız toprak ancak bu toprakları kazanmak için savaşırken ölen askerlerimizi gömmeye yeter.'' Finlandiya'yı çok sevmiştim.

Babamın da dediği gibi ne ağrıyı ne de sızıyı hatırladığım için bir sonraki yıl yazın yine bir yolunu bulup Finlandiya'ya gittim. Bu kez bizlere tarihi ahşap bir kiliseyi onarma işi düşmüştü. Görev görevdir diye sorgusuz sualsiz işimi yapmaya başladığım ilk gün kilisenin odalarından birinde duvarda Lenin'in fotoğrafı ile karşılaştım. Lenin ve kilise... Rusların savaş sırasında yanlarında getirip daha sonra orada bıraktıkları bir Lenin fotoğrafı olsa gerekti ama finlerin bu fotoğrafı koymak için bula bula kiliseyi seçmiş olmaları da doğrusu çok enteresandı.

Tabi o günlerde daha ne, Rus Ortodoks Kilisesi ''Lenin ve Stalin'i cani saymazsak Rusya'nın onurlu geleceği olamaz'' açıklamasını yapmış ne de Ukrayna'da Lenin anıtını eritip kiliseye çan yapmak kararı alınmıştı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği belki sonun başlangıcındaydı ama en azından hala varlığını devam ettiriyordu. Finlerin Sibirya kökenli olduğu iddia edilir. O zamanlar Helsinki'ye yaptığım ziyaretlerde benim türk olduğumu öğrenen bir finli akşam beni arkadaşıyla tanıştırmaya götürdü. Kendilerini Kazan tatarları olarak adlandıran bir aileydi bu misafirliğe gittiğimiz kimseler. Finlandiya'da deri ticaretinin kendi tekellerinde olduğunu söylüyorlardı. Uzun süren keyifli bir sohbet yaptığımızı hatırlıyorum, talibim bie çıkmıştı, ''Evlenip Finlandiya'da yaşamayı düşünür müydüm?''. ''Sağolun, ben sanırım kendi ülkemden başka bir yerde yaşamam'' idi yanıtım. Tabi o zamanlar yirmi yıl sonra o insanların anayurdu olan Kazan'ın yakınlarında bir şehre taşınıp oraya yerleşebileceğimi hayal bile edemezdim. Finlandiya'da diğer Avrupa ülkelerinden ayrı olarak en çok dikkatimi çeken şeylerden birisi de erkeklerin baba olduklarında çocuklarının her türlü ihtiyaçlarını kendilerinin üstlenmesiydi. Biz türklerde malum annenin olan 'çocuk ve dertleri', finlerde neredeyse tamamen babaya devredilmişti. Sokaklarda adım başı çocuklarını bebek arabalarında gezdiren babalarla karşılaşıyordum. Bu durum o kadar çoktu ki sosyal refah devleti olarak anlatılan ve kadın erkek eşitliğinde hep örnek gösterilen İsveç'te bile böyle bir manzarayla karşılaşmamıştım. Çeboksar'da yaşarken sık sık yolum aynı zamanda Çuvaşistan'ın da komşusu olan Mari El Cumhuriyeti'nin başkenti Yoşkar Ola'ya düşer. İlk başlarda kış aylarına denk geldiği için dikkat etmemiş ya da dikkat ettimse bile anlayamamıştım ancak bir yaz günü şehre gittiğim zaman parklarda, nehir kenarlarında dolaşırken Finlandiya'daki manzara ile karşılaşınca sıkça tekrarlanan 'Volga kıyısısında yaşayan marilerin fin soyundan geldiği' konusunda iyiden iyiye ikna oldum.

Finlandiya'ya ilk gidişimin üstünden yirmi beş yıl geçti, Lenin'in fotoğrafının asılı olduğu kilise hala yerinde duruyor mu bilmiyorum ama Lenin'in kendi ülkesinde bıraktığı eserler epey bir süredir azalıyor, yok oluyor. Önce siyasal rejimleri ardından da ülkelerinin ismi değişti sonra sırasıyla şehirler yeni adlar aldılar kendilerine, tabi tüm bu değişimler olurken insanların çoğunluğunun hayata bakışı da baştan aşağı değişti. Yıllar geçti sadece iki şey değişmedi. Birincisi ben o zamanlarda da akşamları ellerimde çileklerin güzel kokusuyla uykulara dalıyordum şimdi de, diğeri de aradan geçen onca yıla karşın ne yazıktır ki Afrika'da çocukların hala açlıktan ölmeye devam ediyor olmaları. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1096
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster