Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Temmuz '09

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
555
 

Son gülümseme

Son gülümseme
 

Son Gülümseyen


Ne kadar süreyle baktı bilmiyordu ama rengini algılayamadığı gözlerindeki hüznün bir ok gibi içine saplandığını, onun acısının tüm göğüs kafesini doldurduğunu, soluğunun yetmediğini duyumsadı.

Dağlara yaslanmış, çevresi yemyeşil ama içinde yeşil bir parkı bulunmayan, 22.000 nüfuslu, yalnızca üç tane daracık caddesi olan dingin kentin yokuş kaldırımlarında amaçsız yürümekten yorulmuştu, çay içmek, bir şeyler yemek için yer aradı gözleriyle.

Evet… Şu pastane iyiydi işte…

Giriş kapısının tam önündeki ilk masaya oturdu. Daha ‘’oh’’ demeden başında bitip, zaten temiz olan masayı kolunu dolandıra dolandıra yeniden sildikten sonra, getirdiği cam kül tablasını bırakan genç garson herhangi bir şey söylemeden doğrulup kaldı…

- Bir fincan çay, bir de poğaça…

Pastanenin kaldırıma bakan ve tüm cephesini kaplayan cam içeriden dışarının görünmesini sağlıyordu ama dışarıdan bakınca içerisi seçilemiyordu. Bu da insanların birbirini tanıdığı kentteki pastaneye gençlerin buluşma yeri olma özelliği kazandırıyordu ki, masalarda yüzleri birbirine yakın, fısıldaşan gençler çoğunluktaydı.

Kendi dünyasına uzak içeridekilerden kaçırdı düşüncelerini. Öyle bir tiki yoktu ama, bacaklarını küçük küçük sallamaya, acelesi varmış gibi çabucak yediği poğaçanın tabağını öteye ittirdikten sonra yaktığı sigarasının yükselen dumanının bu titreşimle kıvır kıvır süzülüşüne desenler yakıştırmaya başladı.

‘’Bir insanın kafası ancak bu kadar boş olabilir.’’ diye düşündü, gülümsedi kendi kendine.

Boşluğa alışık değildi ya, cam cephenin bir ucundan görüntüye giren adama ilişti gözü. Birbuçuk metre genişliğindeki kaldırımın yol kenarında yürüyordu. Kentin orta yerindeki sayılı kaldırımlardan birisi olduğu için kalabalıktı ama yanına yaklaştıklarında insanlar açılıyor, ona hiç çarpmıyorlardı. O ise gelen geçen herkese uzak, o kaldırımda, o kentte, hatta yaşamakta olduğu dünyada bile değil gibiydi.

İnanılmaz bir etkileşimle gözlemeye başladı adamı; diğer insanlar gibi görüntüye bir uçtan girip diğer uçtan çabucak çıkamazdı. Çünkü her bir adımı ancak dört parmaktı. O dört parmak adımı da ayağını sürüyerek atıyordu.

Başındaki artık çok az kullanılan, kenarları köşeli köylü kasketi eskiden beri onundu belki ama, üstündeki kendisine en az dört beden büyük, eskiden siyah olduğu anlaşılan ceketle, altındaki, ceketin takımı olduğu belli, kemerle iyice sıkılan beli büzgü büzgü olmuş pantolon bir başkası tarafından verilmiş olmalıydı. Ya da iyi günlerinde kendisinin satın aldığı bir giysiyse, geçen zaman adamı çok zayıflatmış, çok küçültmüş demekti. İçindeki ekoseli gömleği ütüsüz ama tertemizdi. Bol ve yerde sürünen paçalarından ayakkabıları görünmüyordu.

Sol eli pantolon cebindeydi, sağ kolu önü açık duran ceketinin eteğini arkaya doğru toplamış, belki pantolonunun arka cebine, belki de pantolonu düşmesin diye belini sıkı sıkıya sarmış olan kemerine sokulmuştu ve silah çekecekmiş gibiydi.

Açık duran cam kapının hizasına geldiğinde zorlukla atmakta olduğu adımlarını durdurdu. Görüntüyü sisleyen cam yoktu artık aralarında. Onu tüm ayrıntılarıyla görebiliyordu.

Yere bakıyordu. Zaten hep yere bakarak yürümüştü. Sırtında kamburluk vardı. Çok önemli bir şeyleri düşünürcesine çatılmışlıkla gözlerine inmişti kaşları. Dudakları büzülmüş, ileri doğru uzamıştı. Profilinden yaşını kestirmek olası değildi. Fazlaca kırışıklık yoktu ama tek başına yüzü incelenince, seyrek, beş altı günlük görünen beyazı çok sakalı atmış yaşlarında olduğu, bedeninin yıpranmışlığı ise daha çok yılların acısını taşımış bir adam olduğu izlenimi uyandırıyordu. Evet, atmışlı yaşlarında olmalıydı. Bunca hırpalanmış görünümüne karşın yanaklarındaki pembelik, suratına en yakışabilecek biçimde yerleşmiş, dikkatli bakıldığında genç bir görünüm veren, küçük, gergin dudaklarındaki kırmızılık gençliğinde bütün kadınların hazla baktığı birisi olduğunu düşündürüyordu insana.

- Kim bilir neler yaşadın da bu durumdasın… Neler düşünüyorsun kim bilir…

- Efendim?

Kendisine bir şey söylendiğini sanan garsona içinde büyüyüveren hüznün sıkıntısıyla baktı.

- Sana demedim!

Yeniden beş-altı metre ötedeki adama baktı; durmuştu, kıpırtısızdı… İnsanlar yine olabildiğince uzağından geçiyorlar ama asla ona bakmıyorlardı. Sanki kaldırımın bir parçasıydı, sıradan bir nesnesiydi. Buna içerledi birazcık; onun önemsenmeyişine… Sevinciyle, hüznüyle, acısıyla upuzun bir yaşanmışın özeti duruyordu orada ve hiç kimsenin umurunda değildi… Oysa bir zamanlar kim bilir kimler için ne kadar önemli, ne kadar değerliydi…

Onun bebekliğini, annesinin içi titreyerek emzirişini, çocukluğunu, koşuştururken düşüverince, bir yeri incindiğinde anasının, babasının iç yangınıyla kucaklayıverişini, ilk gençliğinde kendisini aynalara güzel göstermeye çalışmasını, bir kızın peşinden bu yokuşlarda ıslana ıslana koşuşturuşunu, ilk para kazanışında duyumsadığı hazzı…

Burada bitti adamın geçmişine ilişkin düşünceleri. Durakalan adam yavaş ama kararlılıkla pastanenin kapısına doğru dönmüş, aynı minik adımlarla içeri yönelmişti. Onun kendisine doğruluğu içinde anlatılması güç bir çırpınma başlatmıştı. Öylesine güçlü, öylesine tanımsız bir duygu karmaşası içindeydi ama, bu öylesine kendisiyle ilişkisizdi ki aslında… Bazen insan kendisine bile anlatamayacağı şeylerle karşılaşıyordu, işte bu da öyleydi…

İçeri girdi, kapı , masa ve içinde dizi dizi, renk renk pastaların, kurabiyelerin, tatlı tepsilerinin durduğu soğutucuların çevrelediği küçük boşluğun tam orta yerinde, gözleri yine yerde, başını kaldırmaksızın durdu.

Karnı mı açtı, canı tatlı yemek mi istemişti, parası yoktu da ne yapacağını mı düşünüyordu? Garsondan bir şey isterse, işaret edip ‘’ ben ödeyeceğim!’’ demeli miydi? Yoksa kalkıp ‘’Otur masama, birlikte bir şeyler yiyelim. ‘’ mi deseydi?

Öylesine hızlı, öylesine çok şey geçiyordu ki içinden, karar vermeye zamanı olamıyordu.

Başını kaldırdı adam, önceden kurmuş ta karar vermişçesine, doğruca gözlerinin içine baktı. Ne kadar süreyle baktı bilmiyordu ama rengini algılayamadığı gözlerindeki hüznün bir ok gibi içine saplandığını, onun acısının tüm göğüs kafesini doldurduğunu, soluğunun yetmediğini duyumsadı.

Belli belirsiz gülümsedi adam. Dudaklarıyla değil, gözleriyle, yüz çizgileriyle… Hiç kimse o mimiğe gülümseme tanısı koyamazdı ama ikisi de bunun dünyanın en içten, en duygusal, teşekkürler dolu gülümsemesi olduğunu, o anda adlandıramasalar bile, biliyordu.

Tam dudaklarını aralamış, ’’Oturur musun? ‘’ diyecekti ki garson gelip geçti aralarından, o tanımsız iletişim koptu. Garson da onu yok saymıştı; Ne bir ‘’ Buyur Amca? ‘’, ne ‘’Bir isteğin mi var? ‘’... Bu denli kısacık tümceyi bile çok görerek yeniden aralarından geçti, adam ardından ilerledi, izlendiğini sezen garson duyarsız kalamadı, döndü, yaklaşıp, yalnızca başını sağa sola sallayarak ne istediğini öğrenmeye çalıştı.

Sağ el pantolon cebinden çıktı, garsona doğru uzandı, beyaz, narin ama kupkuru parmaklar aralandı… Sıkılmaktan kırış kırış olmuş kağıt para açılamadı bile.

- Bunu bana demir para yap!

Garson aldı, yarım falan olabilir düşüncesiyle emek çeke çeke açtı, beş liranın tamam olduğunu görünce kasaya doğru gitti, beş tane demir lirayı saydı, nedenini hiç sormadan, merak bile etmeden uzattı. Suratında diğer müşterilerin rahatsız olabileceği kaygısının var ettiği bir sıkılmışlık vardı.’’ Bir an önce şu adam çıkıp gitsin ‘’ isteği… Ama adam elini uzatmadı. Belirsiz bir nedenle, başıyla ceketinin yan cebini gösterince garson içine attı liraları.

Gerilmiş kalmış, hiçbir şey anlamamıştı olanlardan. Bir elinde çay fincanı, kalakalmıştı aynı küçük adımlarla uzaklaşıp, dışarı çıkan adamın ardından.

Ya bir, ya da iki dakika geçmiş olmalıydı; bir anda başlayan ve yok oluveren duygu yoğunluğundan üzerinde kalan silkelenmişlikle yeni bir sigara daha yakmıştı ki, hızla ve gürültüyle kırmızı bir kamyonet geçti daracık caddeden. Pastanede konuşmalar duraladı, bakışlar dışarı kaydı. Hızı öyle yüksekti ki kamyoneti görebilen olmadı ama az sonra çığlık gibi yükselen fren sesinin ardından kopan bağrışmalar nedeniyle herkes kalktı, kaldırıma doğru atıldılar.

Hiç kımıldamadı… Öylece oturakaldı sandalyesinde. Olan biteni o anda dışarıdaymışçasına, her şey gözlerinin önünde olup bitivermişçesine biliyordu.

Küçücük bir kentti. Cankurtaranın gelmesi gecikmedi.

Olayı izlemekten sıkılıp pastaneye dönenlerin konuşmalarını duymak istemiyordu ama çıkmak için devinemedi…

- Yazık, garibanı nasıl da uçurmuş…

- İyi de nasıl yoldan çıkıp vurmuş ki?

- E, hızını görmedin mi?

- Kurtulsa bari…

- Nerdee! Ne de çok kanı varmış adamın yahu…

Sonra oradan, insan bedeninde ne kadar kan olduğu tartışmasına geçilmişti.

Kalkamıyordu yerinden. Kalksa bacaklarının kendisini taşıyamayacağını düşünüyordu. Her yeri titriyordu ama en çok bacakları… Suçluluğun ağırlığı taşınabilesi değildi; birlikte bir şeyler yemeliydi, bir şeyler içmeliydi… En azından, iki dakika süreyle de olsa konuşmalıydı. O külüstür, kırmızı pikap onu bırakıp geçmiş olacaktı…

Kurtulamadığını biliyordu…

Adamın yaşamındaki son gülümsemesini düşündü; göz göze gelinceye dek hiç bakışmamış olmalarına karşın düşündüğü her şeyi duyumsamıştı sanki de onun içindi, ‘’Bana duygusallıkla baktığın, beni var saydığın için çok mutlu oldum. Sağ ol !’’ der gibi...

Öyle mi düşünmüştü gerçekten?

Bunu asla bilemeyecekti.

Bir de, o kağıt paranın neden bozdurulduğunu…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 237
Toplam yorum
: 62
Toplam mesaj
: 27
Ort. okunma sayısı
: 356
Kayıt tarihi
: 22.11.06
 
 

1949 Antalya doğumlu, ANSAN üyesi Orman Yüksek Mühendisi, ressam ve öykü yazarıyım. KAKTÜS MEDYA ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster