Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Eylül '07

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
4082
 

St. Petersburg'da gezebildiğim yerler...

St. Petersburg'da gezebildiğim yerler...
 

Hava bir tuhaf buralarda. Sabah çılgın bir yağmur ve insanın iliklerine işleyen soğuk... Daha siz ne olduğunu anlayamadan birden bire açan güneş ve sıcak. Ne giyeceğinizi şaşırıyorsunuz. En nihayetinde çözümü buldum; En alta ince ve kolsuz, onun üzerine de sıcak tutacak bir şey daha... Hepsi bu.

Hava nasıl olursa olsun, burada kadınların tercihi beyaz renkli giysiler. İnce topuklu ayakkabılar, genelde beyaz ve mümkünse gösterişli kıyafetler... Bir de en küçüğünden -12 yaş civarından başlıyor- en büyüğüne kadar takma tırnaklar... Hem de ne tırnaklar. Kimisinin uç kısmında taşlar bile var. Müzeleri ve turistik yerleri bile o sivri topuklu terlik veya ayakkabılarla geziyorlar. Ayak bakım ürünleri çok iyi, sanırım onlarla onarıyorlar (!) ayaklarını.

Müze ve turistik yerler demişken... Hermitage (Bir kez yetmedi, iki kez), Neva'da bot gezisi, (Yazlık Saray) Peterhof (Pedroduvares), Avrupa Oteli, Vasilyevski Adası, Bayan Tusso'nun küçük bir müzesi, Russian Museum, Churc of the Ressurection (ıÜüOur Saviour-on-the-Spilt Blood yani Sıçramış Kanlar Kilisesi), Kazansky Katedrali, Puşkin'in Evi, Dostoyevski Müzesi, Velikiy Novgorod'a gidip, bir de üzerine Alexandre Tiyatrosu'nda Kuğu Gölü Balesi seyredebildim bu kadar gün içinde.

Bu yerler hakkında internette yeterince bilgi olduğunu düşündüğümden, sadece gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

Hermitage, Leonardo da Vinci'den Pablo Picasso'ya kadar tüm sanatçıların eserlerinin yanısıra, ıÜüfarklı çağların ve bu çağlarda yaşayan halkların sanat ve kültüründen örneklerin segilendiği inanılmaz büyük bir müze (300 salonu varmış, sayamadım). Anadolu'da yaşamış tüm medeniyetlerin belirtildiği harita... Bu medeniyetlere ait örneklerin sergilendiği salonlar ve Mısır bölümündeki "gerçek mumyayı" gördüğümde, sanatçıların tablo ve heykellerinin orijinalleri ile karşılaştığımda çok heyecanlandım. Kışlık Saray'daki ihtişam anlatılabilir gibi değil. İmkân bulunursa mutlaka görülmesi gereken sayılı müzelerden biri olduğuna inanıyorum Hermitage'ın. Üzerinde 2. Bayezid ve Timur'a ait bir resmin de bulunduğu büyük duvar halıları serisinden bazı parçaları bu müzede görmek şaşırtıcı. Babasının bir cinayete kurban gittiğini burada haber alan Dostoyevski, ilk sara nöbetini burada geçirmiş desem, bilmem ilginç bulur musunuz?

Yağmurda Neva üzerinde bot gezisi inanılmazdı. Sular yükselmişti ve biz bazı köprülerin altından geçerken "kafalarımız köprüye çarpmasın diye" nerede ise motorun tabanına yapışıyorduk. Ah! O görülesi köprüler... Deli deli yağan yağmura aldırmıyorsunuz bile çevreyi ve o köprüleri görünce.

Peterhof... I. Katarina'nın, yani I. Peter’ın (Büyük Petro’nun) eşi olmayı başarmış (!) Polonyalı kahya kadın Marta Skavronskaya’nın Yazlık Sarayı... Söylendiğine göre, Çar I. Petro, bu sarayın, Fransa ve İngiltere krallarının saraylarından daha görkemli, bahçelerinden ise daha ihtişamlı olmasını istemiş ve bunu da başarmış gördüğüm kadarıyla. Alman kuşatması (900 gün) sırasında ağır hasar alan saray, daha sonra eski fotoğraflar, tablolar ve sarayın eski durumunu bilenlerin anlattıklarıın yardımıyla restore edilmiş. Her yerde altın var. Kapılarda, tavanlarda ve hatta avizelerin kristalleri içinde bile. Bazı kapılar kaplumbağa kabuğundan. Sanki çarın gücü sergileniyor burada. Bahçeleri ise anlatılamaz... Bu bahçelerdeki meşhur fıskiyelerin en büyük özelliği, pompa veya başka bir mekanizma kullanılmadan deniz suyunun göletlerde birikip, sonra farklı yükseklikteki kanallardan akıtılması ile sağlanan doğal basınçla çalışması. Toplam 144 fıskiye ve 3 şelale var.

Bayan Tusso'nun balmumu heykellerinin küçük bir bölümünün sergilendiği müze ise insanı hayrete düşürecek ve her bir heykelin detaylarının -ciltteki küçük kırışıklıklar, tırnak, saç ve kirpiklerinin- gerçeğinden ayırdedilemez oluşunun yanısıra... Katledilen Çar Nicholas II.'nin ailesini ve özellikle hemofili hastası oğlunu meşhur Rasputin'in (aile doktoru) kucağında canlandıran görünüm hüzünlendirici. Girişte Bayan Tusso'nun balmumundan heykeli, gerçekmiş gibi, eserlerinin görkeminden emin bir şekilde oturuyor.

Russian Museum ise sadece Rus sanatçıların eserlerinin yer aldığı bir müze. İlya Repin'in ''Zaparog Kazakları'' adlı "Osmanlı padişahının mektubuna cevap yazan Rus Kazakları'nı" canlandırdığı tablo dikkat çekiciydi. Söylenene göre; Gelenek-görenek ve özgürlüklerine en az dinleri kadar bağlı Kazaklar, sultanın tebaasına girmeyi reddetmekle kalmamış, üstelik Bab-ı Âli'ye hakaret dolu bir de mektup göndermişler. İçkiden kızarmış yüzleri, sarkık bıyıkları ve kazınmış kafalarıyla, kiminin başında kalpak belinde kılıç, kiminin ağzında çubuk... Alaycı gülüşlerle mektubu yazıyorlar.

Cathedral of the Ressurection ise 1 Mart 1881'de Çar II. Alexander'ın terorist Grinevitskij tarafından uğradığı bombalı suikastın anısına dikilmiş. Binanın özellikle soğan kubbeli dış görünüşü çok güzel.

Karalya granitinden yapılmış Kazansky Katedrali'nin mumlarla daha bir gizemli görünüm kazanan mistik atmosferinde en çok dikkatimi çeken ise ikonların önünde sıraya girerek onları öpen ve sonra da huşu içinde mum yakan insanlar oldu. Bir zamanlar ülkemizde büyükelçilik de yapan ve daha sonra Napoleon'la yaptığı savaşı kazanan Feldmareşal Mihail Kutuzov da burada gömülü. Tavandaki resimlerin içinde "Son Yemek" adlı tablo ise -bana göre- içlerinde en ilgi çekici olanlarından biri... En az, Adem ile Havva'nın Cennet'ten kovuluşu, İbrahim Peygamber'in oğlunu kurban etmeye hazırlandığı sahne ve Nuh Tufanı'nı anlatan duvardaki tablolar kadar.

Velikiy Novgorod ise yüzlerce tarihi eserin olduğu bir şehir. Özel tur otobüsleri kalkıyor meydandan ve yol boyu sürekli anlatan (Rusca) rehber eşliğinde üç saat kadar sürüyor yol. Bir tür ağaç mantarından yapılan hediyelik ürünler dikkat çekici. Ama şehirdeki tarihi kiliseler ve içinde o zamanki sosyal hayatın canlandırıldığı insan-maketli tarihi ahşap evlerin dışında, en ilginç bulduğum şeylerden birisi de; bir kilisenin tepesindeki minik kuş figürü oldu. Bu kuş çok önemli... Eğer düşerse, bir felaketin habercisi oluyormuş bu düşüş. İki kere düşmüş tarih boyunca. Birincisinde Moğolların saldırısına uğramış şehir, ikincisinde de Almanların.

Vasilyevski Adası'na nerede ise suyun üzerinde uçarmışcasına yol alan deniz otobüsü ile gidiliyor. Baltık Denizi'nden de geçiyorsunuz giderken... Ki deniz demeye bin şahit ister. Kahverengimsi yeşil, dibi bataklık tuhaf bir denizimsi. Adanın en önemli özelliği St. Petersburg şehrinin ilk kuruluş yeri olan Pavel Kalesi'nin burada olması. Rehberin söylediğine göre eskiden kayıklarla İstanbul'a gidilirmiş buradan. Pek inanasım gelmedi ama... Doğru da olabilir.

Alexandre Tiyatrosu'nda Puşkin'in de bir zamanlar seyrettiğini bildiğim sahnede Kuğu Gölü Balesi'ni izlemek güzeldi. Ama tiyatronun dekoru -yine altın süsler- müthişti. Hele çarın bir zamanlar oturduğu loca görülmeye değerdi. Biz de locadan izledik baleyi... Ama çarın locasından değil.

Ve Dostoyevski'nin evi... Ünlü yazarın Karamazov Kardeşler romanını yazdığı ve müzeye dönüştürülen bu ev, insanı hüzünlendiren fotoğraflar ve kitaplarının ilk baskılarının orijinalleri, romanlarının geçtiği evlerin görüntüleri, roman yazarken aldığı notlar ve bu notların yanına çizdiği eskizler görülmeye değer. Ama -neden bilmem- beni en çok etkileyen Sibirya'ya sürgüne gönderilmesine ait fotoğraf ve resimler. Özellikle ayağına takılmış "paslı (örnek) pranga"ya inanamaz gözlerle baktım. Sardığı sigaralar, sürekli içtiği çayın semaveri halâ onu bekler gibi. Ailesi ile sadece akşam saat 6'dan sonra "akşam yemeği" süresince bir arada olan, gece boyu uyumadan (50'den fazla sigara içerek) çalışan, ömrünün büyük bölümü yoksulluk içinde geçmiş... Sara hastası... Ve Sibirya'ya sürgüne gönderildiğinde, tam kurşuna dizileceği anda öldürülmekten vazgeçilmesi ile yaşadığı travma sonucu yaşadıklarını dile getirdiği "İdiot" romanı da dahil pek çok önemli esere imzasını atmış asi yazara ait o kadar çok kişisel eşya, fotoğraf ve kitap var ki görülesi.

Puşkin Müzesi'ne gelince... Puşkin'in son yılını geçirdiği ve kirasını ödeyemediği -ölümünden sonra tüm borçları ve bu evin kirası çar tarafından ödenmiş- apartman dairesi müze haline getirilmiş.

Bu müze-evin girişinde ilk dikkat çeken şey girişte sergilenen "düello silahı". Puşkin'in eşi Natalia'ya aşık olan ıÜüGeorge Charles d'Anthès'in yazdığı ateşli aşk mektupları... Ve hatta daha da ileri giderek sırf Natalia'ya daha yakın olmak amacı ile onun kızkardeşi ile evlenmesi... Ve bunları bir arkadaşından öğrenen Puşkin'in d'Anthès'i düelloya davet etmesi sonucunda d'Anthès'in omuzundan, Puşkin'in ise karnından yaralanması... İşte bu silah sergileniyor müze girişinde... Yanısıra diğer belgelerle birlikte. Natalia'nın bu aşka karşılık verip-vermediği ise meçhul.

İki gün can çekişiyor Puşkin... Ve Ocak ayının soğuk bir gününde öldüğünde, evinin kapısında toplanan halkın ayaklanması korkusuyla polis, bir geceyarısı şairi gizlice -sadece en yakın arkadaşları eşlik eder bu son yolculuğunda- Mihaylovskoye köyünde toprağa verir. Puşkin öldüğünde henüz 38 yaşındadır.

1829'da Rus ordusuna gözlemci olarak katılıp geldiği Osmanlı topraklarını gördükten sonra yazdığı "Erzurum Yolculuğu" adlı bir yapıtı da bulunan ünlü yazar ve şairin kumarla olduğu kadar, kadınlarla da arası çok iyiymiş... Kimisinin "evlilik öncesidir" dediği, müze rehberinin ise "zaman belirtmediği" sevgili sayısı (300 dediler, inanamadım) bir hayli kabarıkmış. Aşağıdaki şiiri hangi sevgiliye yazmıştır kim bilir?

Seviyordum sizi ve bu aşk belki
İçimde sönmedi bütünüyle;
Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi;
İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi,
Kâh ürkeklik, kâh kıskançlıkla üzgün;
Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki,
Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.







Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"tepeler dolusu menekşe, ilk baharda ilk çiçekler

tepelerinde dolaşıp, kırağı düşen parmaklarımda sularını emeceğim sonsuz kaynağından.. gitme
 
ben hep kaldım zaten.. hiç git demedin ki..
beklediğin onca yıla değsin dedin hani.. ikindi vakti mavnalar geçerken karaköyden Kırım'a doğru..
 
son kalkan vapura yetişmeli miyiz?..
dillerinin dünya dillerine çevirsem. bana o dillerde.. gitme kal desen
 
yanıbaşımda ateşinle yan ve kavrul desen..
ben bütün yangınlarımı da alır kalırım.. yüreğim ateşten kora dönene dek.."

Rusya, filozofların sefaletlerini zemin yapıp destanlar yazdıkalrı ülke, sonsuz ve büyük aşkların kitaplara, zaman ve hapishanelere sığmayan öyküleri..
Rusya, masal ülkesi..
Şairlerinden romanlarından boynu bükük ama ruhu asil kahramanlarına kadar uyuyan dev.. Rusya..
Sevgiler büyük şairler romancılar ülkesi.
Ekrem Pehlivan 
 28.09.2007 22:18
Cevap :
Merhaba, Bu kadar mı güzel anlatılır... Ve böyle şiir yüklü yorumlanır bir ülke. Teşekkürler... Yüreğinize sağlık... Mutlukalın:)  29.09.2007 0:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 139
Toplam yorum
: 1165
Toplam mesaj
: 57
Ort. okunma sayısı
: 1873
Kayıt tarihi
: 12.04.07
 
 

Bana biri kendini anlat dese, susar kalırım. Her konuda çılgın bir istekle konuşan ben, işte o anda ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster