Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Eylül '07

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
383
 

Sultanahmet'te görünen mutlu bir tablo

Sultanahmet'te görünen mutlu bir tablo
 

Çoğunuzun bildiği gibi, Eminönü Belediyesi tarafından İstanbul Sultanahmet meydanında 12 yıldır, Ramazan’a özel bir program düzenleniyor.

Eski İstanbul adına cumbalı ev dekorasyonuyla donatılmış karşılıklı iki sokak görünümünde sıralanan dükkanlarda, fesli tezgahtarlar, boza, macun, kağıt helva gibi şeyler satarak güya bize geçmişi yaşatıyorlar.

İlk açıldığı yıl Çarşamba pazarı kıvamındaki bir kalabalıkta, insanların zar zor hareket ederek bir baştan bir başa sokağı arşınlamaları şeklinde cereyan eden eğlencenin, bu yıl eskiye oranla biraz daha değiştiğini ve geliştiğini gördüm.

Özellikle oturulacak mekânların çoğalması, hem kalabalığın yayılmasına, hem de insanların içinde bulundukları yerden daha çok zevk almasına sebep olmuş.

Dün akşam bir arkadaşımızla ailece yine Sultanahmet’te buluştuk. Daha önce bir iftar deneyimi yaşadığımız için bu kez evde iftarı yaparak gitmeyi tercih ettik.

Çünkü bir keresinde Sultanahmet köftecisinde iftar etmeye niyetlendiğimiz halde, masaların çok önceden dolması ve kalabalık kuyrukların oluşması yüzünden yatsıya doğru orucumuzu ancak açabilmiştik.

Sucuk ekmek ve benzeri şeylerle yaptığımız bir başka iftar da bize aradığımız hazzı vermemişti.

Oysa iftarı yapıp açlığınızı yatıştıracak kadar bir şeyler yiyerek Sultanahmet’e giderseniz, ortamın amacına uygun olarak abur cubur bir şeyler yemeye de iştahınız kalıyor.

Malum bizim eğlence anlayışlarımızdan biri de sürekli bir şeyler yeyip içmek...

Benim aklımda doğrusu sadece şöyle orta şekerli güzel bir Türk kahvesi içmek vardı.

Geçmiş yıllara göre Türk kahvesi yapıp satanların sayısı hayli artmış. Üstelik kahveler mangal ateşinde bakır cezvelerde yapılıyor. Âlet işler el övünür demişler ama, elin marifetini de yine yapılan işe katmak lazım.

Kömür ateşine ve bakır cezveye rağmen kahve –kötü değildi ama– benim beklediğim lezzetten de uzaktı.

Oturup sohbet ederken etrafta öbek öbek oturan, konuşan, sohbet eden insanlar dikkatimi çekti. Gençler, çocuklar, aileler, yaşlı teyzeler, kapalı hanımlar, açık olanlar, sigara içenler, nargile tüttürenler, kulağını âşıklar atışmasına verenler, Zeki Müren şarkılarını dinleyenler, türkülerle coşanlar, kendi gitarıyla yeni melodiler yaratanlar, iç içe, sabırlı, anlayışlı bir toplumun, hoşgörülü, mutlu bir tablosunu çiziyorlardı.

"Galiba korkulduğu gibi, mahalle baskısından bir darbe olmayacak" dedim arkadaşıma… Hep beraber bu gözle etrafı tekrar kolaçan ettik.

Bir ramazan akşamı, İstanbul’un en ihtişamlı mabedinin avlusunda kimsenin yüzünde zerre kadar bir tedirginlik yoktu.

Başında beyaz takkesi, sakalı ve cüppesiyle ağlama duvarındaki Yahudilere benzettiğimiz insanlar da umarsız bir şekilde, sadece Sultanahmet’in tadını çıkarmaya çalışıyorlardı.

Bu kardeşçe ortamın insana verdiği huzur ve güvenin yayılması için gayret sarfetmek gerekirken, hayali korkular ve düşmanlar üreterek huzurumuzun kaçmasına sebep olmak ne kötü…

Masabaşında haber üretenlerin biraz insan içine çıkıp toplumu yakından tanımaya çalışmaları gerekmez mi?

Kötü niyetli veya ruh sağlığı bozuk insanlar, toplumun her kesiminde her zaman vardır. Onları önemseyip, büyütüp ön plana çıkarmak yerine, etki alanlarını daraltmak, tedavilerini yerine getirmek, faaliyetlerini, başkalarına sirayet etmeyecek tarzda frenlemek lazımdır.

Şimdiye kadar hep, Sultanahmet’te ve benzeri yerlerde, Ramazan akşamları düzenlenen bu tür eğlencelerinin dinî, millî geleneklere bir katkısı olmadığını düşünmüşümdür. Hâlâ da aynı kanaati taşıyorum. Olay sadece bir ticarî boyuttan ibarettir.

Genel görünüm bir kasaba panayırı havasına daha yakın olmakla beraber, evden çıkmasına bile izin verilmeyen muhafazakâr kesimin kadınlarını kızlarını sokağa çekmesi, en önemlisi de bir cafede oturup çay kahve içilmeye vesile olması açısından bile, bu tür düzenlemelerin topluma bir fayda sağladığını düşünüyorum.

Bu kadar yıl kendi kendilerine kurdukları baskı yetmezmiş gibi şimdi bir de karşı baskı uygulanan öteki Türkiye’nin bu insanları, elbette birkaç gün içinde Nişantaşı cafelerinde arzı endam edecek boyutta bir sosyal statü kazanamayacaklardır.

Ancak onları hor görerek, yok sayarak değil, bu tür sosyal hayata adapte ederek kazanmak mümkündür. Amaç da bu olmalıdır. Belki bu sürenin uzunluğundan şikâyet edecekler çıkacak ama, eminim bu süre içinde bizim de öğreneceğimiz çok şeyler var.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Türkiyenin bir başka yüzü daha olduğunu kabul etmeyen, bir Ramazan akşamında Sultanahmet Meydanı'nda ne olup bittiğini görmeyen, hayatı sadece kendi yaşadığıklarından ibaret sayan insanlara, gördüklerinizi ve düşündüklerinizi kabul ettiremezsiniz. Onlar, meydanında dolaşan örtülülerin, eşarplarını çıkarıp kendilerini boğacaklarına şartlanmışlar. Neden? Çünkü onlar, herkesin kendileri gibi düşündüğünü sanıyorlar. Selamlar.

Hüseyin Atacan 
 29.09.2007 14:49
Cevap :
Hem dini olarak, hem medeni olarak görevimiz sürekli insanlara doğruyu tebliğ etmek, onları yanlışlardan çevirmeye çalışmak... Aslında bir bakıma herkes kendi doğrusunu anlatmaya çalışıyor. Sonunda bir ortak noktada buluşacağız. En azından herkes kendisinin dışındaki insanların fikrine katılmasa bile onlarla bir arada yaşamanın erdemine ulaşacak. İnsanın mücadelesi ömrünün sonuna kadar bitmez. Kolay bir iş yok. Sabırla anlatmaya devam... Katkılarınız için teşekkür ederim.  29.09.2007 15:38
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 859
Toplam yorum
: 1414
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 962
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu, ekonomik..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster